"İnce" Düşünce!!!




-Yazıcıoğlu’nun Provakatör Ruhu-



SORHAN




Ayasofya’da bayram namazı üzerine gelişen hadiseleri gördükten ve söylenen sözleri okuduktan sonra, insanın "biraz da provokasyona gelin!" diyesi geliyor.

Çetelerle işbirliği yaparken bu kadar "ince" düşünmüyorlardı!

Gülen'le işbirliği yaparken bu kadar "ince" düşünmüyorlardı!

"Sürülmüş tarla" oldukları ortaya çıktığında bu kadar "ince" fiikirler ortaya atmamışlardı!

N'idüğü belirsiz tipler "eğitimci" diye doluştuğunda Partiye bu kadar "ince" düşünmüyorlardı!

"10 küsür senedir izinsiz ABD'de nasıl oturdu bu adam" ve "biz bu adamın peşinden nasıl gideriz!" diye "ince" fikirler sarfetmiyorlardı!

Başkanlarının cenazesi kaldırılırken, "bırakın acıları var, biraz gürültü koparabilirler, müsaade edilmeli" dendiğinde niye bu kadar "ince" düşünüldüğüne dair "ince" fikirler ortaya atmadılar!

Başkanlarının ölümü üzerine "birilerinin" niye devamlı "komplo teorisi" kurdukları, niye devamlı suçu Ergenekon ve benzeri yerlere attıkları hakkında (cinayet mahalline ilk gelen ve geldiği gibi de "katil şudur, olmazsa budur, o da olmazsa muhakkak şudur diye vaveyla koparanın “en büyük şübheli” olması tabiî iken) "ince" fikirler ortaya koymadılar!

Ama mevzu Ayasofya olunca, İbda işin içine girince "ince" düşündüler!

İnceldiği yerden kopsun o hâlde!



BBP'nin kuruluş sürecinde dahli olan, o kuruluş sürecinde -onların- “ayrıldıkları” yerden nice tehditler almış, şimdi BBP içinde olanlar tarafından da -bu tehditlere binaen- "korumalar ordusu" etrafına konulmuş biri olarak diyorum ki, sizler "Vakıf"ın paralarını nereye ve nerelere harcanacağı ile makam ve mevkiye kimlerin geleceği üzerinde kafa yorarken, ölüm tehlikesi altında Muhsin Yazıcıoğlu ile beraber, BBP kitlesine -onun tabiriyle- "DAVAMIZ OLAN İBDAYI ANLATMAYA" çalışıyorduk.

BBP'nin "kuruluş davası" İbda'dır!

Bunu bütün ALÇAKLAR, ŞEREFSİZLER, “OTORİTE-SEVERLER” iyicene bellesin!

Orada “DAMGAMIZ” vardır!

Silinmez! Silemeyeceğiniz de bayram sabahı ortaya çıktı!

Şimdi çıkmışlar, “provakatör” diyorlar!



Bunu diyen, ALÇAĞIN, ŞEREFSİZİN ÖNDE GİDENİDİR!

O hâlde en önce, 28 Şubat’da, BBP yönetiminin nasıl olup da Müslüm Gündüz hakkında “bir hafta sonra bak nasıl manşet olacaklar!” diyerek , (tam da bir hafta sonra ve BBP’ye yakın bir gazetecinin evinde!) kurulan hain komplodan haberi olduklarını açıklamaları lâzımdır!

“Provokatör”müş!

Yasin Hayal denilen MANYAĞI besleyenler, yetiştirenler, “el verenler”, yol verenler kim o hâlde?

Sedat Peker konuşşun o halde Azerbaycan “işleri” için!

“Kara para” için!



“Sincan” için…



“Finans kurumu” için yapılanlar hakkında!

BBP’nin hangi genel başkan -eski- yardımcısı, şimdi nerede, kimin avukatı?

Ona buna “provakatör” diyeceğinize önce kendinize, “SÜRÜLMÜŞ TARLANIZA” bakın; hatta “yakındır” size, gidin şimdi geçmişindeki bütün pislikleri birbir ortaya konulan Hanefi Avcı ile iki laf edin de size “SÜRENLERİ” de anlatsın!

Hanefi Avcı meselesi de bu “provakatör’cüler”e çok şey anlatmalı!

Niye konuştu Avcı?

“Hakkımda tahkikat yapıldığını, kimsenin bilmediği, üzerime de ait olmayan telefonlarımın dinlendiğini anlayınca….”

Sebeb bu…



Sizin “tarla”yı “sürenler”, emin olun ki, sizin hakkınızda da nice belge-görsel malzeme toplamışlardır ve gün geldiğinde, sizin “kullanma süreniz” dolduğunda bunları teker teker -yalan/yanlış olduğuna bakmadan- ortaya çıkarıp sizleri bir sümük mendili gibi fırlatıp atacak ve üzerine de bir sürü “komplo teorisi” kurup rezil edeceklerdir!

Avcı’nın hâli de budur!

Hatta…



MUHSİN YAZICIOĞLU’NUN ÖLÜMÜ BİLE!

Değil miydi, “yerel seçimler sonrasında AKP ile birleşme” gündemdeydi; değil miydi bunu Başbakan ile konuşmuştu; Başbakan ile Gülen’in arasının da ÖLÜMÜNE AÇIK OLDUĞU belli değil mi?

O hâlde?



Paralar vererek, “ihaleler aldırarak” hayatiyetini sürdürdüğü BBP’nin, CAN DÜŞMANININ eline geçme tehlikesi üzerine, buna “çanak tutan” Yazcıoğlu’nu bir “efsane”, bir “kahraman”, bir “demokrasi şehidi” hâline sokacak TEZGAHI NİYE KURMASINLAR?

“Tarla”da o kadar “sürücü” varken bunu tezgahlamak zor mu?



Üstelik cenaze törenin provokasyona açık kılıcı, “bağırmaları çağımaları haklıdır, acıları tazedir” denmesi bu “tezgahın” kör gözler hariç gören gözlere aşikâr olması değil mi?

Unutmayın bize “provakatör” diyen utanmaz şerefsizler, sizin ilk “provakatörünüz”, “DAVAMIZ İBDA’DIR” diyen Yazıcıoğlu’dur!

Bu “PROVAKATÖR RUHU” ile hareket eden, Ayasofya’nın BAĞIMSIZLIK SEMBOLÜ olduğunu, bayram namazını Büyük Doğu Ocakları ve Furkan Dergisi sempatizanları ile orada kılarak gösteren YİĞİT ALPEREN “PROVAKATÖRLERE” selâm olsun!

Balık baştan kokarmış ve “tuz” da kokmazmış; bütün bu Gülenistleri, BBP’nin Kuruluş Ruhuna aykırı hareket edenleri o hâlde TUZ RUHU ile temizlemek de, Muhsin Yazıcıoğlu’nu gerçekten seven onun “PROVAKATÖR RUHUNA SAHİB OLAN ALPERENLERİN” ilk vazifesi olmalı!


sorhan@furkandergisi.com


...

KÜLTÜR DAVAMIZ -kitap-






“Temel Meseleler”
Salih Mirzabeyoğlu

Azat kabul etmez bir zaptolunmuşluk hissiyle ve bunu hayatının mânâsı bilen gençlik adına Üstadım’a...

Salih Mirzabeyoğlu

Ocak 1982

(Birinci Baskı)

NECİP FAZIL’DAN

Dünya bir inkılâp bekliyor... Dünyanın beklediği bu inkılâp, üç daire hâlinde... Dış daire dünya, içindeki daire İslâm âlemi, onun da içinde Türkiye... Asıl Türkiye... Merkez Türkiye.



Işıklar içinde, bir taraftan düdükler çalınırken, ancak kaptanların anladığı mânâda gemi yavaş yavaş batıyor ve salondakiler çığlığı basıyor:

-“Batıyoruz kurtarıcımız nerede!”

İşte bunu gören cins kafa (Toynbi) diyor ki:

-“İstikbâl İslâm’ındır!”

Ama şu sefil temsil kadrosundaki İslâmın değil!..



4 asırdır Doğu ve İslâm âlemindeki fikirle aksiyonu meczedici bir mütefekkir çıkamamış ve o gün bugün, maddemiz ve ruhumuz lif lif yoluna yoluna 21. asır eşiğindeki acıklı manzara doğmuştur.



Büyük mütefekkirden kasdım, kitap ve mücerret fikirler denizinde boğulmuş bir allâme veya nazariyeci değil, en haysiyetli tecrit ile en katı teşhisi evlendirebilmiş bir ameliyecidir... Böyleleri, bazen sâf, fakat sirayet gücündeki fikirde, bazen de belli başlı hareketlerin başında zuhur eder; yahut en değerli örnek olarak ikisini de biraraya getirmiş olabilir; fakat mutlaka kitaplık çapta zuhur etmek gibi bir mükellefiyet altındadır.



“Bu kitap, Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesi eseridir.”



“Fikir çilesi haysiyetinin müstesna genci Salih Mirzabeyoğluna...”



Bize ağuşunu açmış. Takdirkârıyım!”

İBDACI “VATAN” ANLAYIŞI “BİRLİK” ZEMİNİDİR!





-“Başyücelik Devleti” İçin ”Bağımsız (Kemalist) Türkiye Cephesi”ne Hayır!-


Dr. Lâtif Denizci

I. BÖLÜM

İSLAM VE HARB ÜLKESİ

"Dâr" kelimesi lügatda, yer, mekan ve konak mânâlarına gelir. Bu kelime, belde mânâsına geldiği gibi, mecazen “kabile” mânâsında da kullanılır,

İslâm Hukukunda(1), “dâr”, “bir müslüman ve gayr-ı müslim idarecinin hakimiyeti altındaki ülke” mânâsında kullanılır. “Dâr” kavramında; ülke’nin tayin ve tesbitinde temel amil idare olup; devlet ile ülke arasındaki bir hakimiyet münasebeti sözkonusudur. Bu mânâda ülke; bir devletin faaliyet alanını meydana getirir ve orada fiili kontrol ve hakimiyeti tesis edip, dışa karşı orayı koruyan otoriteye nisbet edilir. Serahsî Hazretleri, "el-Muhit" isimli eserinde bu hususda şunları kaydeder:

«- BİR ÜLKE, ORADA KORUYUCU BİR İDARE VE HAKİMİYET KURMALARI VE KONTROLÜ ELİNDE BULUNDURMALARI SEBEBİYLE O ÜLKE HALKINA NİSBET EDİLİR.»

İdare ve hakimiyet faktörü, İslâm ülkesi ile gayr-ı müslim ülke arasında ayırtedici bir rol oynadığı gibi, müslüman memleketler için de geçerlidir. İmam-ı Debusi, şöyle der:

«- İslâm ülkesi ile gayr-ı müslim ülkeyi birbirinden ayıreden faktör, temelde idare ve hüküm ayrılığıdır. Bunun gibi, "dârulİslâm” dahilinde müslüman yöneticiler arasında muhtelif memleketler de hakimiyet ve hükümet etme ile birbirinden ayrılır. Müslüman idareciler arasında olduğu gibi, ülke onlara (gayr-ı müslim) ve bize (mümin) kuvvet ve hakimiyet hükmiyle izafe edilir.»



Hicret evvelinde HUKUKİ mânâda "dârulİslâm” diye gösterilebilecek bir ülke-dâr yoktu. Allah Resûlü Medine’ye hicret edince, ensar ve muhacirlerle İslâm toplumu teşekkül etti ve günden güne de güçlendi.

Müfessirlerin beyanı üzere, ondan sonra da namaz, oruç, zekat, ceza hukuku ve helal-haram hususlariyle alakalı hükümler vahyedildi. Medine’ye hicret, İslâm devletinin vucüd bulması için ilk merhaleyi teşkil etti.

Müslümanlar Medine’de siyasi mânâda bir “toplum” meydana getirip de gayr-ı müslimlerle aralarındaki münasebetler milletlerarası bir mahiyet kazanınca, İslâm devletinin faaliyet sahası ve hukuk nizamının tatbik alanı olarak "darülislâm" da teşekkül etmiş oldu.

İmam-ı Serahsi, Bedir harbi sıralarında Medine’nin hukuki durumu hakkında şu mütalaada bulunur:

«- O zamanlar Medine için "dârulİslâm” hükmü, ancak Allah Resûlü müslümanlarla birlikte orada olunca sözkonusuydu. Onlar Medine’den çıkınca, orada üstünlük ve hakimiyet yahudi ve münafıklara geçiyordu... O zamanlar darülislâm, Allah Resûlü ve ashabının bulunduğu yer idi. Çünkü o günlerde, müslümanlar için bundan başka “mena’a” (askerî güç) mevcut değildi.»

Hülasa; hicretten evvel "dârulİslâm” mevcut değildi; darülharb ise esasen daha öhce vardı. Ancak müslümanlara savaş izni hicretten sonra verildiğinden, müslümanların kendilerine harb açanlara münasebetlerinin bilfiil harb halini alması bu dönemden sonradır.



Yukarıda, ülkenin müslümanlara ve gayr-ı müslimlere idare ve hakimiyet bakımından nisbet edildiğini ifade etmiştik. İşte bu nisbet, dar’ın niteliğini de ortaya koymaktadır. İmam-ı Serahsi, "Dârülislâm, müslümanların hakimiyetleri altındaki yerin ismidir”; İmam Debusi de, "müslümanların idare ve hakimiyetleri altındaki yer” olarak dârülİslâm’ı tarifi ederler.

Hanifî fakihlerinden İmam-ı Kuhistanî de, "DÂRÜLİSLÂM, MÜSLÜMANLARIN İMAMININ SULTA VE HÜKMÜNÜN YÜRÜRLÜKTE OLDUĞU ÜLKE; DARÜLHARB DE, KAFİRLERİN REİSİNİN EMİR VE İDARESİNİN YÜRÜRLÜKTE OLDUĞU ÜLKE” tarifini yapar. Hanbelî fakih Hacavî, darülharbi, "Küfür hüküm ve idaresinin hakim olduğu ülke” olarak tarif eder.

Bu ve nakletmeye lüzum görmediğimiz diğer tariflerin hepsinde; "dârulİslâm” ve darülharbin, İslâm ve İslâmdışı idarelerin hakimiyet sahası ve hukuk sistemlerinin tatbik edildiği devlet ülkesini tesbit ve ifade ettiği görülmektedir; temel kıstas, "dârulİslâm” ve darülharbin tayin ve tesbitinde, OTORİTE VE HAKİMİYET OLUP, NÜFUSUN MÜSLİM VE GAYR-I MÜSLİM OLMASI AZ VEYA ÇOK ÖNEMLİ DEĞİLDİR.



Şafiî mezhebinin umumî anlayışına göre, "dârulİslâm” üç kısımdır:

1) Müslümanların meskun bulundukları yerler.

2) Müslümanların fethedip gayr-ı müslim ahalisini cizye karşılığında iskan ettikleri yerler. Bu yerlerin mülkiyetinin İslâm devletine veya sulh ile gayr-ı müslim ahaliye bırakılmış olması farketmez.

3) Başlangıçta müslümanların meskun olup, fakat daha sona gayr-ı müslimlerin istila ve hakimiyetleri altına geçen yerler.

Bunun dışında kalan yerler ise darülharb olmaktadır. Nitekim Buceyrimi, "Darülküfr’den murad, küffarın sulh ve cizye olmaksızın ve daha önce "dârulİslâm” olmadan istilaları altında bulunan ülkedir. Bunun dışında kalan yerler ise "dârulİslâm”dır” demektedir.

Halkının gayr-ı müslim olduğu ve mülkiyetin İslâm devletine veya sulh ile eski maliklerine bırakıldığı iki nevi ülkeden bahseden İmam-ı Rafiî, "BU İKİNCİ KISMIN "DÂRULİSLÂM” SAYILMASI GÖSTERİYOR Kİ, BİR ÜLKENİN "DÂRULİSLÂM” TELAKKİ EDİLMESİ İÇİN, ORADA HİÇ MÜSLÜMAN BULUNMASA DA ÜLKENİN İMAM’ININ İSTİLA VE HAKİMİYETİ ALTINDA BULUNMASI YETERLİDİR” hükmünü vermektedir.



Zikredilen tariflerden anlaşılacağı gibi, "dârulİslâm” ve darülharb tabirleri, İslâm ve küfür hakimiyetlerinin sınırlarını, bir başka ifadeyle İslâm devletinin hakimiyet ve faaliyet sahasıyla diğer devletlerin ülkesini tesbit ve ifade eder.

Bir ülkenin "dârulİslâm” kabul edilmesinde temel ölçü, idare ve icraatın İslâmî olması, yani ülkenin İslâm eseslarına göre yönetilip, İslâm hukununun tatbik edilmesidir. Buna göre, "dârulİslâm”, nüfusu ister müslüman ister gayr-ı müslim olsun, müslümanların hakimiyeti altında olan ve İslâm hukununun tatbik ve icra edildiği her ülkedir. Bundan ayrı olarak idaresi gayr-ı müslimlerin elinde bulunan, fakat İslâm devletinin hakimiyet sahasına dahil “bağlı ülkeler”le, başlangıçta "dârulİslâm” iken daha sona İslâmdışı bir devlet veya idarenin istila ve hakimiyeti altına giren, ancak İslâm hakimiyetinin izlerinin tamamen ortadan kalkmaması sebebiyle eski hükmün devam ettiği ülkeler de "dârulİslâm” sayılmaktadır.Bu son kısım hakkında çeşitli tasnifler mevcuttur.



GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE; MÜSLÜMAN HUKUKÇULAR İNDİNDE DEVLETİN ÜLKESİNİ TARİF VE TESBİTİ AÇISINDAN DÜNYA İKİ KISMA AYRILIR. DARÜLİSLÂM VE DARÜLHARB!..

Darülİslâm’da devletin siyasi, iktisadi, idari ve hukuki nizamı İslâmî esaslara göredir. Teşrii, icraî ve kazaî yetkiler, müslüman otoritenin elindedir. Darülharb de ise, bu nizam ve yetkiler ya tümüyle yoktur veya bir dereceye kadar eksilir. Bunun sınırı da hukukçular arasındaki görüş-içtihad ayrılıklarına (rahmet!) bağlı olarak farklılık arzeder.(*)

(*) Bu bölümdeki bilgiler; Dr. Ahmet Özel’in, "İslâm hukukunda ülke kavramı. DARÜLİSLAM, DARÜLHARB” isimli “İklim Yyn” tarafından Mart 1991 tarihli dördürcü baskısı yapılan eserinden alınmıştır.

II. BÖLÜM

VATAN MEFHÛMU

"Vatan"... Neresidir?.. Şairin dediği gibi, “doğduğum ve doyduğum” yer midir?.. Yoksa burada tüten maddî kıstasların yerine veya yanına “manevî” kıstaslar koyulduğunda tahayyülümüzde şekillenen yer midir?.. Elbette bizim gibi Ruhçu anlayışa sahip olanlar için “manevî” olarak “doğduğum ve doyduğum” yer, “gerçek vatan” sınırları içinde olsa da, “soysuzluk” bize uzak ve sadece “metafizik” yani hayatla ilintisiz bir ruhçu olmadığımızdan, maddî kıstasları da belli ölçüler eşliğinde inkâr edemeyiz.

“Hicret”i hatırlayalım...

Doğdukları ve doydukları Mekke’den, kimi Habeş’e kimi Medine’ye “hicret” zorunda kalan Muhâcirûn’u... Allah Resûlü’nü... Nasıl Mekke’nin hasretiyle ateşler içinde yandıklarını, gözyaşlarını akıttıklarını... Mekke putperestlerin hâkimiyeti altındayken, Medine müslümanların hâkimiyeti ellerinde tuttukları yerdi. Acılar, hasretler...

Demek ki, hem maddî hem de manevî kıstaslarla “doğduğum ve doyduğum” yer, vatan sınırları içerisinde; ama maddî kıstas manevînin önüne geçtiği ân, manevî kıstaslar uğruna, onların tekrar hakimiyeti uğruna, daha güçlü olarak geri dönmek ve vatan’da olması gerekenleri sağlamak için gidilmiş bir mekandır “hicret”...

Yaşadığımız şu asırda “Hicret” keyfiyetine malik bir toprak parçasının bile olmaması, biz müslümanların ne derece “parya” haline getirildiğinin bir delili olduğu gibi, “vatanı”, kendi içerisinden gerçekleşecek-gerçekleştirmeye mahkűm olduğumuz bir zuhűrla, manevî kıtasların hâkimiyeti altına almamızın ihtar ve dahi zorunluluğunu ihtar ve işaret ediyor. İşimiz zor ki, hem de ne zor!..

"MÜZİK”LE DE İSLÂM’A SALDIRI

Batıcıların İslâm’ı yoketmek ve müslümanları sindirmek için “her türlü vasıtayı” kullandıkları malum... Bu “vasıta”lardan birisi de, müzik. Yetmişbeş senelik tarihleri boyunca bir tane bırakın dünya çapını, bu toprakların insanının “benim” dediği bir eser yapamayan batıcı zihniyet, bu hâliyle, müziği de kendi çıkarı için kullanma cüretini gösteriyor; komedi ki, dünyada böyle bir komedi eseri yazılmamış ve sergilenmemiştir.

Kayınpederi gibi “meşin suratlı” bir parlak, tamamen argoya dayalı bir müzik eseri(!) yapmış ve “biz burdayız gitmeyiz/memleketi severiz/birşey diyen olursa/anasını .......” mısralarını(!), olmayan müzik kültürüyle terennüm ediyor.

Bizim (......) olarak geçtiğimiz yeri o da aynı şekilde geçiyor; fakat mimikleri ve çıkardığı “si...” hecesiyle neyi kastettiğini de elbette açık ediyor. Kafası Batıya ayarlı bu zihniyetin yanına, ambleminde üç hilal remzi bulunan bir partinin bağlıları gelmiş, her tarafı “TC Haritası” ile donatıp üstüne at nalı gibi büyük harflerle “Ya Sev Ya Terket” dövizini koymuşlardı. Keza, “Cumhuriyetin bilmem kaçıncı. Yıl Kutlamaları” etrafında hazırlanan müzik eserlerinde de bu mânâ yerleştirilmeye çalışılıyor ve “Ben bir aydın türk kadınıyım”, “Başka rejim istemeyiz”, “Hilafeti istemeyiz” gibi ifadelerin bulunduğu bir müzik eseri(!) boya küpü bir kokananın ağzından her Allah’ın günü TRT ekranlarında yayınlanıyordu. Yine uzun saçlı bir parlak (az öncekinin ortağı idi önceden), “Atatürkçü müzik” yaptığını söyleyerek ortalıkta salınıveriyor, “vatansever sanatçı” olarak takdim ediliyor...

Bütün bunlar Vatan kavramında sadece maddî kıstasların dikkate alınmasıyla düşülecek HATALARDIR. “Hata” dememiz elbette bizim açımızdan; yoksa kendileri açısından, Batıcı anlayış açısından doğru’dur yaptıkları...

"DİYALEKTİKLERİN ÇELMESİ“ VEYA “ANLAYIŞSIZLIK”

Oysa Ruhçu bir anlayışa sahip olan veya olması gereken müslümanların da bir kısmı "vatan" mevzuunda tıpkı Batıcılar gibi “doğduğum ve doyduğum” yer formülünü kabul ettikleri gibi, ne gariptir ki, Batıcıların “Anasını si...” dediklerine karşı, tıpkı onlar gibi tavır alıp, “bu cennet vatanımızda huzur ve hoşgörü ortamının bozulmaması için...” çaba sarfetmektedirler.

Bunlar bu tutumlarıyla ne yârdan ne de serden vazgeçemeyenler’e de dahil edilemezler; çünkü “yâr” ve “ser” tam olarak idrak edilmiş ve nihayetinde de ikisi arasında bir tercih yapılamazlığın getirdiği bir hâl değildir bu... Bunlarda, ne Batıcı ne de olması gereken İslâmî bir "vatan" kavramı idrak edilememiş ve ona göre de tavır alınamamıştır. Bu, netice itibariyle “piç” bir anlayıştır ve tezahür zemini de “piç vatan”dır. Bu hal, “diyalektiklerin çelmesine takılma”nın en basit misali olduğu gibi, en tehlikeli yönüdür de...

Ne Batı’dan ne Doğu-İslâm’dan vazgeçememenin, daha doğrusu onu anlayamamanının getirdiği bu “piç anlayış”, mücadelenin ilk ve en mühim ayaklarından birisinde “yalpalamaya” sebeb vermektedir.

Düşünülmüyor ki; bunlardan birisinin yanında tavır alınmaz ve “ikisi de sevilirse”, hâkim-konjonktürel güç kim ise onun yanında taraf tutulmuş veya tavır alınmadığından ötürü “bertaraf” olmayı baştan kabul etmiş sayılma gerçekleşecektir.

"MİLLİYETÇİLİK”
NEDİR

Umûmiyetle Ülkücü-Milliyetçi çevrelerin ve yanlarına gelen Müslüman kimi grupların, konjonktürel güçlü-sahte güç görünümünde olan mevcut Batıcı sistemin yanında “saf” tutmalarına sebeb olan "Ya Sev Ya Terket"de formüle edilmiş “piç Vatan” anlayışını yıkmak ve yerine doğru’sunu yerleştirmek gerekmektedir.

“Yıkmak” tabiri, “ileride” yapılması gereken olarak hemen algılanma kolaylığı içinde ise de, şunu belirtelim ki, İBDA Fikriyatı bunu “önceden” gerçekleştirmiştir ve okuyanlar da bunu görmektedirler zaten. O halde, yapmamız gereken, zaten “teori”de yıkılmış olanın pratikte de yıkılması için faaliyet göstermektir. İlk önce “doğru Vatan anlayışı” üzerinde durmak, peşisıra gelen “Milliyet’çilik” mefhumunu açıklığa kavuşturmak gerekiyor.

«- İslâm inkılâbında milliyet görüşü, kendisini sahte milliyetçiliklerin tersine zarf değil mazruf, kap değil muhteva, madde değil ruh, mekân değil zaman işi telakki eder.

İslâm inkılâbında milliyet görüşü, Türkü fırlak kemikler, çekik gözler, dar alınlar ve kirpi saçlar kadrosunda, yani hor ve kaba madde plânında aramaz.

İslâm inkılâbında milliyet görüşü , herşeyi ana ruh vahidine bağladıktan sonra, o ruh vahidini en iyi aksettiren yahut en iyi aksettirmeye memur olan zarf, kalıb ve madde ölçüsü olarak da (daima bu kayıt altında) kendi ırkını mecnuncasına sever.

İslâm inkılâbında milliyetçilik görüşü, müslümanlıkta mahdut o sınırlı milliyetçiliktir ki, (......) topyekûn insanlık kadrosunda ruhun kaynağını Müslümanlık olarak kabul ettikten sonra, o ruhu taşımaya, renklendirmeye, mizaçlandırmaya karşı liyakat ifadesi bakımından bütün kavimler arası yarışmada üstünlük mefkûresinden ibarettir.

Böylece İslâm inkılâbında milliyet mefkûresi, ırk, kavim, soy ifadesiyle de Peygamberine lâyık olma cehd ve müsabakasının eseridir ki, her türlü ırk ve kavim sınırını kuşatan ve aşan Müslümanlığı incitmek yerine şadedecek; ve ana ölçüye bir kere bağlandıktan sonra en ileri haklara kadar kazanıcı izinli milliyetçiliğin tâ kendisi olacaktır.»(1)

İşte bu “Millet-Milliyetçilik” anlayışı İBDA’nın kabul ettiği ve empoze etmeye çalıştığıdır. Bunun ne derece ehem olduğunu ise, MGK Kararlarıyla “tehdit derecelemesi” içine alınan Milliyetçi çevrelerin bahsettiğimiz anlayışa yakın olan kesimlerinin “acil tasfiye” edilmesi kararı ve yerine(*) “Kafatası Milliyetçiliğinin” yeşertilmeye çalışılmasında; onlarla birlikte İslam’a karşı “ortak cephe” kurmaya çalışan Doğu Perinçek’in şahsında bütünleşen “Kemalist Sol”un yapmaya kalkıştığı, -heryeri, tarihî değerlendirmeler gözönüne alındığında düzeltilmesi gereken- “Emperyalizme karşı Mustafa Kemal ve Lenin/Mustafa Kemal ve Sultan Galivey ittifağı”na yani “Sol Milliyetçiliğe”; (Gramsçi)ci ‘teori‘ gereği ortaya çıkarılan ve sözcülüğünü kavga kaçkını Sol‘un yaptığı “Yerellik“ tartışmalarına; aynı zamanda “daha Türkiyeli“ diyerek, mevcut konjontürel güç-sahte hakim Batıcı sistemin yanında “vatanın bölünmez bütünlüğü“ edebiyatı yapmaya; aynı şekilde, açılan bu “kapıdan“ rahatça giren (Gramsçi)nin müslümanlar arasındaki eşi olan Fazlurrahman‘ın “Devletsiz İslam“ ve elbette “Türk Müslümanlığı/Türkiye İslamlığı” formülüne bakılarak da görülebilir.

Sol‘undan Sağ’ına, Kemalist‘inden Müslümanına kadar bütün kesimleri içine alan ve tamamen, “Vatan‘ı kuru bir toprak parçası, Milliyetçiliği de onun üstündeki bütün ifadeleri korumak“ olarak gören ve tezahür zemini olarak da yukarıda kabaca çizmeye çalıştığımız anlayışlarda müşahhaslaşmaya başlayan görüntü, kelimenin tam mânâsıyla “PİÇ VATAN-PİÇ MİLLİYETÇİLİK“ten başka birşey değildir.

Bu, görüntü itibariyle, mevcut batıcı sistemin bütün muhalif, devrimci ve ihtilâlci hareketleri kendi etrafında toparladığı şeklinde algılansa da, esasında tam bir zaaftır; neticede, SİSTEM DÜŞMANLARINA MUHTAÇ HÂLE GELMİŞTİR VE BU KESİMLERDEN İKİ-ÜÇÜNÜN ‘TARAF‘ DEĞİŞTİRMESİYLE -ki bu da ülkemizin içinde bulunduğu iç ve dış siyasî ortamda ânlık bir hâdisedir- KENDİ İPİNİ KENDİ ÇEKMEK/HAZIRLAMAK DEMEKTİR ESASINDA.

"TERÖRİSTLER“; “VATAN HAİNLERİ“

Mevcut batıcı sistemin eşliğinde seslendirilen ve vurgusu gayet kuvvetli yapılanlar, sadece, netice itibariyle düşmanına muhtaç hale gelmekten başka bir mânâ ifade etmeyen bahsini ettiğimiz “vatan“ ve “milliyet‘çilik“ mefhumları değil, bunların tamamlayıcı aksesuarı olarak kullanılıp hayatî fonksiyona sahip bulunan "teröristler", "vatan hainleri" mefhumlarıdır.

Artık herköşe başında neredeyse bunu duyuyoruz; Çevik Bir de bunu söylüyor, Emin Çölaşan da, Bülent Ecevit de, Tayyip Erdoğün da, Fehmi Koru da, Recai Kutan da, Doğu Perinçek de, “Üstad!” Haydar Baş da... İşte “piç vatan“ etrafında kenetlenmiş ve birbirlerine “sarılmış” vaziyette bulunan -tabiatıyla!- "piç ittifak"!..

12 Eylül öncesinin fikirsiz fakat heyecanlı ortamında bu piç ittifağın seslendirdiklerinin yankısını bulmak zor değildi; neticede, karşılarında “allahsız, dinsiz gomunistler“ vardı, kimi Çin‘e kimi Arnavutluk‘a, kimi Rusya‘ya kapılanmıştı, “vatan elden gidiyordu“, “Tanrı, Türk‘ü korusun“du ve “Türk‘ün“ de “titremesi“ gerekiyordu, netekim “titrettiler de“ ve olan “kardeş kavgası” idi... Netice ise malum: Binlerce gencin, binlerce bu toprağın insanın katledilmesi...

Fakat şimdi... Tablo değişik...

"Teröristler..." "Vatan hainleri..."

Mevcut batıcı sistem, kendine karşı gelişen her muhalif veya ihtilâci hareketi bu şekilde damgalar. İster silahlı saldırı gerçekleştirmiş olsun isterse olmasın...

"VATANIMIZIN" SINIRLARI

İBDA, Yıldız remzli Üç Hilal‘li Gökmavi bayrağı ile, anlayana çok şeyler ifade etmektedir. Bunlardan bir tanesi de, bu toprakları bize emanet bırakan mübarek ceddlerimize olan Vefâ hissidir. Evet, İBDA, FİKİR VE AKSİYONDA, OSMANLI‘NIN MİRASCISI VE ONU İLERLETENİDİR.

Bu ne demektir?

Kanunî Sultan Süleyman Han ile başlayan “inhitat“ devrine kadar, İslâm Bayrağını dört kıt‘a üzerinde dalgalandıran, müslümanlara sevinç, kafirlere de korku salan; nihayetinde de, iç hainler tarafından küçücük -Doğu‘dan geldiğinde otağını kurduğu ilk yer olan- Anadolu kıt‘asına, izzet ve şereften uzak bir şekilde yaşaması için hapsedilen ve devamlı zulmedilen OSMANLI‘NIN DEVLET SINIRLARI, İBDA‘NIN DA VATAN SINIRLARIDIR. AFRİKA, ASYA, AVRUPA‘NIN YARISI, MERKEZ ÜS ANADOLU KIT‘ASI... BURALAR "BAŞYÜCELİK DEVLETİ”NİN HAKİMİYET SAHASIDIR.

İşte; “Bin sene sürecek 28 Şubat‘ların“ sebeb-i hikmeti budur!. “Ev sahibi“ tekrar ortaya çıkmış ve işgalcilerden hesab sormaya başlamıştır.

Üstadımızın “İdeolocya Örgüsü“nde yaptığı “Tarih Muhasebesi“ bölümü içinde geçen bu “sınırlar“; Osmanlı’nın keyfiyetçe tâbî tutulduğu muhasebe içinde şanlı Devletimiz‘in de sınırları olarak kaydaltına alınmıştır.

Son dönemde ortaya atılan "Sevr" meselesi, bahsimizi daha da açmamız için bir vesiledir.

Bu, birtakım yerlerce “Sevr paranoyası” olarak da görülmekte ve küçümsenmektedir; haddini aşan herşey elbette “paranoya“ olarak değerlendirilebilir. Fakat, bunu söyleyenler, “dünya küçüldü; global köy oldu, hududlar kalktı, dünya devleti gerçekleşiyor“ teranelerini seslendirenler ise, bilin ki, bunların bu şekilde “paranoya“ demeleri, kendilerinin Batı uşşaklığından ve gerçek vatan hainliğinden başka birşey değildir.

1998 Ağustos‘unda Talabani-Barzani kliklerinin Amerika‘da “barıştırılmaları ve anlaştırılmaları” ile başlayan süreç, TC‘ye büyük zayitalar verdiren PKK‘nin de tasfiyesini amaçlıyordu ve nihayetinde Suriye‘den Apo‘nun çıkartılması ve İmralı’da konuk edilmesiyle, emperyalistler “görünürde“ bir başarı kazanmışlardır.

İkinci hedef, Saddam‘ın - Irak‘ın yokedilmesi ve Kürt Devleti‘nin kurulması... Bu ise “Sevr‘in yeniden ve yeni kimlikle gelmesi“nden başka bir mânâ ifade etmez elbette. Evet, Amerika-İsrail-İngiltere şeytan üçlüsünün maksadı bu ve bu maksada TC‘nin idarecileri de (Apo‘nun çıkmasında kendilerinin bir payları olmamasına rağmen sevinç çığlıkları atmalarından da belli) ortak.

Şeytanüçlüsü emperyalist çetenin plânlarını hernekadar tatbike koymaları ve bunda da bir kısım başarılar elde etmiş olmaları aşikârsa da, netice olarak büyük bir yenilgiyle karşılacaklarını ilân etmek de bizim üzerimize düşen bir borçtur.

Çünkü, bütün hamlelerinin “ana istinad noktası” Anadolu kıt‘asıdır ve bu mübarek ve emanet toprakların üzerinde de İBDA ve önderliğinde müslümanlar vardır. Yenilgileri kesindir.

Yukarıda da ifade ettik; İBDA‘nın ve bağlıları olarak bizim, Anadolu kıt‘ası gibi küçücük bir toprak parçası üzerinde hapsedilmeye razı olur yanımız yok!. Gerek “Sevr“ ve gerek TC‘nin binbir türlü hainliğinin resmî ispatı olan ve “büyük bir zafer“ olarak takdim edilen “Lozan“, bizim gözümüzde bir hiçtir. “Sevr“ bir niyet ise, “Lozan“ bu niyetin pratiğe geçirilmesi ve İslam ümmetinin 75 senedir sömürülmesi ve kahraman ceddimizin bize emanet bıraktığı topraklarımızın emperyalizm ve onun uşakları tarafından, parçalanmasından-bölünmesinden ve işgal edilmesinden başka bir mânâ ifade etmez. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti“ de bu işgalin kurumlaşmış bir remzidir ve yıkılmaya mahkumdur; kuruluşu itibariyle “bölücüdür.“

"VATAN DIŞI”

Bizim, yani İBDA bağlılarının, yani İBDA’nın “Vatan” mefhumuna yüklediği mânâya, değme milliyetçi anlayışın yakınlaşmasını bir kenara bırakalım, tahayyül bile edemez. İnsanın yeryüzüne indirilmesiyle başlayan Hakk-Bâtıl savaşı, Allah Resûlü ile zirvesine taşınmış, şimdi de indirildiği o muhteşem ve mukaddes zirveye tekrar çıkartılma mücadelesi ile devam etmektedir.

İBDA ANLAYIŞINA GÖRE; BAŞTA ANADOLU KIT’ASI OLMAK ÜZERE, HAKİMİYETİN TESİS EDİLDİĞİ HERYERDE ZALİMLERE HAYAT HAKKI YOKTUR.

Kimse bu sözlerden "hepsini öldürecekler!" mübalağlı neticesini çıkarmasın. Biz, dünyaya adaletle hükmedeceğiz!. “Ak koyunun, kara koyundan hesabını”, şaşmaz İBDA’cı adaletimizle sağlayacağız.

Fakat şurası da bir hakikattir, İŞGAL EDİLMİŞ MÜSLÜMAN TOPRAKLARINDAKİ bütün zulüm ve vahşetin altında, ismi bizim ismimize benzeyen "işgalciler-mankurtlar” kadar, her bâtıl dinden kafirlerin payını da unutmamak gerekir.

Siyonizmin bu topraklardaki en başta gelen temsilcisi KAMHİ AİLESİ mesela... Bu ülkenin insanlarını senelerce eski-püskü/bitik teknoloji mamülleri ile sömüren, 1983 senesinde “televizyon tüpü kaçakçılığı” yaptıklarından ötürü muhakemeye çekilen fakat ne hikmetse, “adresleri bulunamadığından” mahkemeleri “zamanaşımı sebebiyle düşen”, MOSSAD’ın açıklamalarında “Tükiye’deki temsilcimiz” olarak vurgulanan, kurdukları “Alo 900” hatlarıyla müslüman evladlarını ahlâken bitik oldukları halde iyice hayvandan da aşağı hale sokmaya çalışan, milletvekili seçilerek “dokunulmazlık” zırhına bürünmeye çalışan Kamhi ailesine, değil bir müslümanın, asgarî değerlere sahib bir “insan”ın, yaptıklarının karşılığı olarak nasıl davranacağı bilinmez mi?

ALATON-GARİH AİLESİ... Birincisi "sosyal demokratları”, ikincisi “ılımlı müslümanları” kafalamaya çalışan, yani her telden fakat illa “siyonist melodisi“ çalan, Kamhilerden hiçbir farkı olmayan bu ailenin, (ki, müteveffa Ü. Garih; Kamhi’nin yıpranmasından ötürü, onun yerine geçmiş ve “Mossad’ın Türkiye’deki mümessili olmuştu) kendilerine verilecek karşılığın, onlarınkinden bir farkı var olabilir mi?!

Keza, KOÇ, SABANCI, BEZMEN, NARİN, ÇÖRTÜK, DEMİREL, BİLGİN, DOĞAN, KOMİLİ, KAVİ AİLELERİ BAŞTA OLMAK ÜZERE BELLİ BAŞLI “3000 AİLENİN“; ülkemizin iktisadî sıkıntıya düşmesine; “teşvik-kredi-ihale“ hilekârlıklarıyla ülkemizi sömürmelerine; en basit bir “nikah törenlerinde“, hem de “iflaslarını açıklamış” yani, fabrikalarını kapatmış, binlerce işçiyi beşparasız sokağa atmış bir haldeyken, 4-500 milyar lirayı bir çırpıda harcamalarına, bunun yanında, ekmeği onbin lira ucuz almak için gecenin yarısından gün ışığına kadar kuyruklarda bekleyenleri -bunun da TC‘nin DPT‘sinin yaptığı “resmî“ bildirimine göre, “ülkenin % 30‘unu temsil ettiğini“ bir düşünün- tahayyül edin ve bu insanları “eski tas eski hamam“ edebiyatıyla “işinize devam edebilirsiniz“ diyerek ödüllendirin!!!

HAYIR! ASLA! BÜTÜN BUNLARIN HESABI, VATANIN GERÇEK SAHİBİ OLAN İBDA TARAFINDAN, BU “MANKURTLARDAN” BİR BİR SORULACAKTIR.

Başyücelik Devleti‘nin hududları içerisinde müslümandan başka kimse yaşayamayacaktır, dedik. Bunun neden ve nasıl olacağını görmek isteyenler "İdeolocya Örgüsü: Başyücelik Emirleri-Vatan Dışı” bahsine bakabilirler.

«- Bu emirle beraber Tük vatanının, yalnız Müslümanlar ve Türklerle meskûn, yalnız Müslümanlar ve Türklerden ibaret bir hale gelmesi, hain ve muzlim unsurlardan baştan başa temizlenmesi için her tedbir alınacaktır.

Temizlenmesi gereken başlıca hain ve muzlim unsurlar, Dönmeler ve Yahudilerdir.

Dönmeler ve Yahudileri takiben, haklarında hiyanet tabirini kullanamayacağımız halde, din ve ruh ayrılıklarından dolayı iklimlerimizden uzaklaştırılmaları gereken Rumlar, Ermeniler ve sair ufak-tefek topluluklar gelir. (....)

Tek başına kendinden ve öz cevherinden ibaret kalacak ve her türlü fesat unsurundan temizlenecek olan Türk vatanı Büyük Doğu davasını, elmas gibi berrak bir ırk ve kavim aynasında parıldatacaktır.»(2)

Büyük Doğu Mimarı, “vatan dışı” ilkesinin uygulanmasındaki ölçüyü şu şekilde ifade etmektedir:

« - TÜRK VATANINI BÜTÜN HAİN VE MUZLİM YABANCI UNSURLARDAN TEMİZLEMEK DAVASINDA ANA ÖLÇÜ: “YA BİZDEN OL, YA BİZDEN AYRIL“DAN İBARETTİR; VE BİZDEN OLMASI İSTEĞİ PEŞİNEN REDDEDİLECEK YEGANE SINIFIN YAHUDİ OLMASI, DÖNMELERİN ESASEN BİZDEN OLDUĞU VEHMİNİ VEREREK BİZDEN OLMADIĞINI ASIRLAR BOYUNCA GÖSTERMİŞ BULUNMASINDANDIR. RUM VE ERMENİLERİN BİZDEN OLMALARI MUHAL DEĞİLDİR. BU TAKDİRDE SAMİMİYETLE SEVK DAİREMİZE GİREN HER RUM VE ERMENİ BİZDEN OLUR.»(3)

Büyük Doğu Mimarı, Dönmelerin “sınır dışı” edilmeleri esnasında bütün servetlerine el konularak -beşparasız bir vaziyette- kitle halinde hemen kapının önüne konulacağını; Yahudilerin, servetlerine malik olarak en kısa zamanda istedikleri yere gitmeleri ihtarı yapılacağını; Rumlar, Ermeniler ve sair ufak-tefek toplulukların da servetlerini yanlarına alarak ya istedikleri bir ülkeye veya “muslihane bir anlaşma yapılacak“ olan yere gideceklerini ifade eder ve şöyle devam eder:

«- SERVETLERİNİ BERABERİNDE ALACAK OLAN YABANCI UNSURLARDAN HİÇBİRİ, TÜRK VATANI İÇİNDE HERHANGİ BİR GAYR-İ MENKUL SAHİBİ KALAMAZ. BUNLARA GAYR-İ MENKULLERİNİN KIYMETİ ÖDENİR VE DEVLETİN SINIR DIŞI PARA MUAMELESİNE GÖRE BU KIYMET BELLİ BAŞLI ŞARTLAR VE ŞEKİLLER ALTINDA KENDİLERİNE TEMİN OLUNUR.»(4)

Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz ailelerin; yani ülkemizi sömüren, emperyalizm tarafından uydu-parya olarak kullanılmasına şuurlu olarak destek verenlerin kısm-i azamîsi “vatan dışı” edileceklerden olduğu gibi, bunların yanında “kimliği” Türk ve Müslüman olanlar da mevcuttur.

Bunlardan en mühimleri, "Süper Patronlar Toplantısı” olarak bilinen, kendilerini "Ulusal İşadamları Grubu” diye niteleyen, Rahmi Koç, Sakıp Sabancı, Ferit Şahenk, Bülent Eczacıbaşı, Aydın Doğan, Mehmet Emin Karamehmetler, Ömer Dinçkök ve TÜSİAD (Dönem Başkanı)ın oluşturduğu “çete”dir.

Şunu hemen belirtmek gerekir ki, her inkılâb, karşısında bulunanlardan yaptıklarının hesabını sorar; ihtilal, tarihî bir hesablaşmadır. Bu bahsettiğimiz ailelerin bütün servetleri -elbette- Beyt‘ülMal‘a kaydedilecektir; çünkü bu toprağın insanından çaldıklarıdır. Fakat, ellerini kollarını sallaya sallaya çıkmalarına elbette izin verilemeze; öncelikle, geçmişin muhakemesi yapılacaktır.

Düşünün hele; bugün “horumcular” deniliyor, “bir avuç azınlık” deniyor, “borsayı batıranlar” deniyor ve bunları yapanların kim oldukları da biliniyor ama bir türlü isimleri telaffuz edilip de gereken yapılmıyor! Hala bunların zorlamalarına tabi olunabiliyor. Etraf, tam manasıyla, riyakarlyıktan, yalancılıktan geçilmiyor; halk, “hesab soracağız!” diyen herkesin peşine düşüyor ama, onların da bu ailelerle içiçe olduğunu görünce hayal kırıklığına düşüyor. Anadolu insanı, psikolojik olarak bitiriliyor; ümileri kırdırılıyor; “hepsi birbirinin aynı!” mantığına getirtilip, tamamen teslim alınıyor. Biz; ama hakikaten ve sadece "BİZ”, bu noktada ne yapacağımızı açıkça söylüyoruz. Bunda samimi olduğumuzu; hiçbir şekilde döndürülemeyeceğimizi de bildiklerinden ötürü, mevcut yasaların şemsiyesi altında fakat onların dahi kasıtlı yorumlarıyla, başta mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere, İBDA çevresine “idam’lar, müebbet’ler” yağmur gibi yağdırılıyor.

Bu ailelerle aynı zihniyet ve faaliyette bulunan Türk ve Müslüman görünümlü olanlar da TARİHÎ HESABLAŞMANIN MUKADDER NETİCESİNE TÂBÎ TUTULACAKLARDIR! Kaçınılmazdır!. Aksine davranış, bırakın bu vatana, bu vatanın mazlum ve masum insanına; bu mübarek ve mukaddes toprakların altında yatan şehid ve gazilerden müteşekkil ceddlerimize ihânet ve hakârettir.

Vatanseverliği-Milliyetçiliği, “örs dövmekte“, “kurt remzi taşımakta“, “fırlak kemik, çekik gözlerde aramakta“ rezil bir şekilde hapsedilmekten başka birşey olmayan Anadolu kıt‘asını, -sadece ama sadece orayı- “vatan” olarak görmekte zannedenler, ta yukarıda bahsettiğimiz maddî kıtasların haricine çıkamayan, diyalektiklerin çelmesine takılan ve bu noktada da Emperyalizm, Siyonizm ve yerli işbirlikçilerinin oyununa gelenlerden başkası değillerdir ve kendilerine “Milliyetçilik“ ülküsünü aşılayan Büyük Doğu Mimarı ile İBDA Mimarı’nın “doğru ve aksiyoner Milliyetçilik“ anlayışına yönlenmelerinden başka hiçbir kurtuluşları yoktur; aksi hal, Müslüman Bilge Han‘a ulaşamadan, putperest Ten-giz‘in izinde “uluyarak“ ateşe gitmektir.

İBDA‘CI “VATAN“ ANLAYIŞI İSE “BİRLİK“ ZEMİNİDİR

İBDA anlayışında Vatan meselesi, bütün samimi ve milliyetçi (yurtsever) kesimlerin, inandıkları “izm“lerin eksik kalan yanlarını görecekleri ve üzerinde ittifak yapabilecekleri bir noktadır. Bu vatanı sevenlerin, “Birlik“ zemininin ta kendisidir.

1) İBDA’cı “vatan” anlayışı; ırkçı değildir; “kişi kavmini sevmekle kınanmaz“ ölçüsüyle hâdiselere bakar ve İslâm Bayrağını hakkıyla taşıyan kavmi sadece bu sebeble sevmenin, "Peygambere layık olma cehd ve müsabakası”nın eseri olduğuna inanır. Bu minval haricindeki “milliyetçilik“e zıddır ve “ya bizden ol ya bizden ayrıl“ ilkesini -her tonda- çalıştırma hakkına sahiptir.

2) İBDA’cı “vatan” anlayışı; yaşadığımız bu Anadolu kıt‘asını, “vatanımız“ olarak görmez. Bunun pis bir hile-oyun olduğuna inanır. Bu halin, “paryalaştırılmanın kutsanması” olduğuna inanır.

Çünkü: Anadolu kıt‘ası, “vatanımızın“ sadece küçük bir kısmıdır. Anadolu kıt‘asının, ceddimizin, İslâm‘ın dünya hâkimiyeti uğrunda, iyi-doğru-güzel emrinde, “adaletli kılıcını sallamak“ maksadıyla Asya‘dan geldiğinde “fetih otağını” kurduğu İLK YER olduğuna ve oradan asırlar boyunca dört kıt‘aya hükmettiğine, oralarını hakimiyeti altına aldığına, neticede, iç hainlerin işbirliğiyle bu toprakların emperyalistler ve siyonistler tarafından İŞGAL EDİLDİĞİNE; yani kendi öz evini bir başkasının gasbettiğine iman eder.

KÜÇÜCÜK ANADOLU KIT‘ASINA "VATANIMIZ" DEMENİN, BU HIRSIZLIK-GASB-İŞGAL AMELİYESİNİ MEŞRÛ KABUL ETMEK OLDUĞUNA ve bunun da bu topraklarda İslâm‘ın hakimiyetini tesis eden ceddlerimize hakâret ve ihânet olduğuna inanır. “İdrakleri iğdiş edilmiş” müslüman insanımızı, ceddlerimizin emanetine saygı ve vefa hissine yönelmeye çağırır. Bunu iş içinde de gösterir.

Bugün ortaya atılan "kuvva-yı milliye... müdafa-i hukuk...” gibi fikirler etrafında teşkil edilmeye çalışılan "BAĞIMSIZ TÜRKİYE CEPHESİ”nin(**) ana motorlarına baktığımızda görülen; Kemalist, hem de en koyusundan Kemalistlerin başta yeraldığı, İslamcı ve “milliyetçi-muhafazakar” diye vasıflandırılan grubların ”söylemlerine” yakın ifadeler kullanılarak, Anadolu insanının ölmüş, bitmiş Kemalizm etrafında kenetlenmeye çağrıldığıdır.

Siyonizme, İsrail’e, emperyalizme, AB’ye, ABD’ye karşı bir tavır alındığı izlenimi uyandırılmakta, bunların insanımızı yıllarca sömürdüğünden bahsedilmektedir. İnsanımız, özellikle son Filistin ve Afganistan hadiselerinden sonra, bu İsrail karşıtı mesajlara yakın durduğundan, bu grub genişlemekte gibi görünmektedir

Elbette, Kemalizmin ve Kemalistlerin, kanla, irfanla kurduğunu övünerek söylediği Cumhuriyet’in müslümanlara neler çektirdiğini (hala da çektirmeye devam ettiğini) insanımız unutmamıştır; işte en basitinden başörtüsü meselesi... Bu grubların “bağımsızlıkçı” diye baktığı ve yaydığı General Kıvrıkoğlu ile MGK Gnl Skr.’nin başörtüsü meselesinde tutumları bilinmektedir. Peki bu grub, hangi yüzle, emperyalizme, siyonizme karşı “müdafa-yı hukuk cephesi” etrafında müslüman insanımızı toplanmaya çağırmaktadır?! Şu emperyalistlerin elimizdeki devleti bizden habersiz sömürmesine bir engel olalım, bak o zaman bu başörtüsü meselesini nasıl halledeceğiz “1000 yıldır süren” zihniyetimizle; Atatürk’ün yarım bıraktığını tamamlayacağız ve sallandıracağız!!! Böyle demelerini, -esasta böyle manaya gelecek şeyleri söylüyorlar da-, açıkça böyle söylemelerini mi bekliyor bazılarımız!!!

Eskiden Fetullah vardı; ABD’nin “İslam Halifesi” olacaktı; işte bu “Kemalist grub” tarafından dışlandı... Ülkeye bile gelemiyor. Ama herkese bir “papaz” lazımdır ya, bunlar da kendilerine uygun olanını buldular: Haydar Baş!..

Meşhűr marşdaki “şanı büyük Osman Paşa” ifadesini bile “şanı büyük Kemal Paşa” olarak söyleyebilecek kadar rota saptıran bu zat, aralarında kuduz İslam düşmanı Doğu Perinçek, sabatayist-dönme Prof. Erol Manisalı ile aynı safta “bağımsız Türkiye” için seferber oldu. Hatta, parti bile kurdu; miting miting dolaşıp, gözgöre göre YALAN söyleyerek “ilk seçimde tek başımıza iktidardayız!” nutuklarına başladı. (Bunun yalan olarak nitelenmesi şundan: Şeçime en az 20 partinin katılacağı, bunların üçte birinin ise kemikleşmiş bir yapıya sahip olduğu ortada. Bütün anketlerde de en büyük partinin bile yüzde 13-15 seviyesinde kaldığı görülmekte... Yani, tek başına iktidar artık kimse olamaz; iki veya üç partili veya cephe anlayışına dayalı koalisyonlar hükümete gelebilir.)

İşin daha da enterasan tarafı; ne Perinçek’in ne de diğer Kemalistlerin, bir şeyh ve tarikat lideri olduğunu gizlemeyen Haydar Baş’a karşı bu cihetlerini söyleyerek itiraz etmemeleri, aksine gayet rahat bir biçimde gazetelerine, televizyonlarına çıkıp konuşmaları, üstüne üstlük, “söz meclisten dışarı” kabilinden bile “gericiler... mürteciler” ifadesini kullanmamaları!. Bu bile esasta bu “bağımsız Türkiye cephesi”nin ne kadar ikiyüzlü, ikiyüzlü olduğu kadar da Kemalist olduğunu ortaya koymaya yeter.

3) İBDA’cı “vatan” anlayışı; kuru milliyetçilik hissinin emperyalizm ve siyonizmin hilesi-oyunu olduğuna inanır. “Sadece toprak!“ sevdasının-kutsamasının, İslam‘ın son Devleti olan Osmanlı’yı nasıl parçaladığını, “Arap milliyetçiliği... Fars milliyetçiliği... Kürt Milliyetçiliği... Türk Milliyetçiliği“ sevdasında koşanların, nihayetinde “bir parça toprak“ sahibi olduğunu, fakat bunların da emperyalistler tarafından “cetvelle çizilmiş-paylaştırılmış”; Osmanlı topraklarını -çok lafı edilen- kavimler ve kabilelerden müteşekkil “ulus devletler“le doldurup, aralarına nifaklar sokturulduğuna, çoğunun, önceleri bir kabile’yken birden bire “devlet!“ haline getirildiğine inanır.

Ortadoğu‘daki mevcut “kabile-devlet sınırları”nın bölgenin sömürülmesine yönelik bir ameliyeden başka birşey olmadığına; “sun‘i devlet-sınır“lardan müteşekkil bir tablonun meydana getirildiğine, bunun da sebebinin İslâm‘ın/Osmanlı’nın bir daha diriltilmemecesine imhası (çünkü emperyalizmin hayat damarıdır) gayeli olduğuna inanır.

Bu sınırları ortadan kaldırmaya, “cetvelle çizilmiş kabile devlet Kuveyt“i olması gerektiği gibi kendi sınırları içine almaya kakışan Saddam-Irak‘ın on seneye yakındır Haçlı saldırılarına muhatab olmasındaki sebebin de bu olduğuna inanır.

4) Bu mânâda anlaşılması kaydıyla söylersek, bu paryalaştırılmış ve sömürülmenin şuursuz ‘rahatlığını’ yaşayan İslam Ümmetinin yeniden ayağa kalkmasının “psikolojik mihengi“, -eğer bir milliyetçilik yapılması gerekiyorsa kaydıyla yazıyoruz- "Osmanlı Vatanseverliği-Milliyetçiliği“ etrafında kenetlenmektir!

Çünkü;

İslâm Ümmeti içerisinde, hem “toprak“ hem de “ilim-kültür-sanat-fikir“ nokta-ı nazarından eğer “milliyetçilik“ yapma hakkının, -baştanberi ifade ettiğimiz “millet-vatan“ mefhumları eşliğinde düşünülmesi kaydıyla-, Osmanlı’nın ve onu savunanların olduğu açıktır. Osmanlı’nın hakimiyet toprakları yağmalanmış, gaspedilmiş, “bölünmüş”, işgal edilmiştir ve başta, kendilerine, “Türk Milliyetçileri“ diyenlerin ve dillerinden “şanlı ceddimiz“ sözlerini düşürmeyenlerin ÖNÜNDEKİ BİRİCİK VAZİFE, İŞGALCİLERİ DEF ETMEKTEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR.

Bu noktadaki “Osmanlı milliyetçiliği“ de; hem, “kuru bir kavmî sevgi“ olmaktan çıkmış ve “İslam‘ın topraklarını geri almak ve Peygamberin övgüsüne mazhar olmak“ sevdasına dönüşmüş olduğu gibi hem de, “örs dövmek, kurt remzi taşımak“ ve TC gibi “mankurtların” hakimiyetindeki bir “yapı”nın uşşaklığını yapmaktan uzak, fakat, İslâm‘a 600 sene boyunca şan ve şerefle hizmet etmiş cedlerimize de yakın-yakîn olmakla aynı mânâdır.

Bu aynı zamanda; “Osmanlı” remzinde “eriyen“ Türk kavminden başka diğer kavimleri yoksaymak ve “asimile etmek“den de uzak olmakdır. Osmanlı’nın 18. yüzyıldaki “Batılılaşma hareketlerine“ kadar hiçbir kavme baskı ve zor uygulamadığı; aksine bu tarihlerden sonra sınırlar içerisinde yaşayan Kavimlerin “milliyetçilik“ davası gütmeye başlamasıyla (ve elbette Osmanlı’nın idaresini eline alan Mustafa Reşit Paşa, Âli Paşa, Fuat Paşa, İT Fırkası gibi Batıcı şahıs ve kuruluşların da bunlara aynı şekilde -”Osmanlı milliyetçiliği” yani “Ümmet Fikri” ile değil-, Türk milliyetçiliği ile cevap vermesi de mevcuttur) birtakım hareketlenmelerin başladığını tarih okuyan herkes bilir.

İş, "Peygambere layık olma cehd ve müsabakası” minvalindeki "İslâm‘a en çok hizmet eden Kavim benimkidir“ noktasından, “İslam, kavmi şuurumuzu öldürdü“ noktasındaki milliyetçilik-Nationalizm arasındaki farkdadır. Birincisinin başımızın üstünde yeri varken, ikincisinin cehennemin en alt katındaki Zebanilerle randevusu çoktan hazırdır.

5) Yaşadığımız bu günlerde tarih yeniden yazılıyor. Ve o tarih, yüzyıl başında yokedilen devletimizin, ŞANLI VE ŞEREFLİ BAŞYÜCELİK DEVLETİ olarak geri gelmesinin hertürlü şartlarının meydana geldiğini de gösteriyor.

Bir savaşla kaybetmiştik devletimizi; neticesinde “vatanımız“, önce “Sevr“, sonra da “Lozan“ anlaşmaları ile emperyalistler tarafından, bölünmüş ve İŞGAL EDİLMİŞTİ. Şimdi gene aynı senaryo uygulanmaya konuluyor. Elde kalan, küçük ve şirin Anadolu kıt‘ası da “bölünmeye“ çalışılıyor. Bölmeye çalışanlar Kürtler değil, PKK değil, Müslümanlar değil; söyleyenlerin aksine; emperyalizm ve siyonizm taraftarları, “Ankara Hükümeti”... İşte bu noktada İBDACI VATAN ANLAYIŞININ “BİRLİK“ ZEMİNİ ZUHUR EDİYOR.

PKK lideri A. Öcalan‘ın karargahını bölgeden uzağa taşımak zorunda bırakılması, ve İmralı’da konuk edilmesi... Talabani-Barzani anlaşması... Irak‘a, Saddam‘ı kesin imha maksadlı saldırıların ön hazırlıklarının tamamlanması... TC‘nin hemen yanıbaşında gelişen bu hadiselerin yanına, Başörtüsü, İşçi ve Memurların iktisadî rahatsızlıklarını göstermek için yapacakları eylemler-grevler, ucu gözüken büyük devalüsasyon, “başörtüsü zulmünün” halkta doğurduğu tepkileri ekleyin...

Bu toprakları-Anadolu kıt‘asını seven, “milliyetçi görüşlere“ sahip olan insanların (sade vatandaşından, polisine, mitine, özel harpçisine, askerine kadar), herkesin, sevgisinin gerçek olup olmayacağını aşikar etmesi gereken günler yaklaşıyor.

Bu toprakları-Anadolu kıt‘asını seven devrimci görüşlere sahip insanların gerçekten emperyalistlere düşman olup olmadığının aşikar etmesi gereken günler yaklaşıyor.

İşte İBDA‘CI VATAN anlayışının "BİRLİK ZEMİNİ“ haline gelişi de burada yatıyor. "Emperyalizme Savaş” mı, "Sömürüye Son" mu, "Her Halkın Kendi Diliyle Eğitimi“ mi; bütün bunların hepsi İBDA FİKRİYATI-İBDACI VATAN ANLAYIŞI içinde mevcut. "Şanlı ecdadımız“ mı, "Bu vatanı böldürtmeyiz“ mi; bütün bunların hepsi İBDA FİKRİYATI-İBDACI VATAN ANLAYIŞI içinde mevcut.

Değil bu vatanı böldürtmek, bu vatanı büyüteceğiz. Öz malımızı işgalcilerin elinden alacağız. Ve İSLÂM‘IN DÜNYA HÂKİMİYETİ İÇİN BAŞYÜCELİK DEVLETİNİ KURACAĞIZ!

Ölümü seviyoruz. Bu vatanı bizden daha fazla seven olmadığını da biliyoruz. Biz şanlı ve şerefli ceddimizin karşısına “utanç“ içinde çıkmak istemeyenleriz. İşgal edilmiş, bölünmüş topraklarımızı geri alacağız. Hele hele, “bölücüler“ tarafından bize bir lütufmuş gibi sunulan elde kalan Anadolu kıt‘asını ise, hiç böldürtmeyiz.

Böldürtmemeye ve Devletimizi kurmaya ceddimize, dinimize, bu topraklar uğruna can veren şehidlerimize söz verdik. Allah‘a kasem ettik!

Türkünden, Kürdüne, Arabına, Çeçenine, Lazına, Çerkezine; İslâmcısından, Milliyetçisine, Devrimcisine; “sivil”inden “asker”ine kadar herkesi İBDACI VATAN ANLAYIŞININ-HATTININ ANTİ EMPERYALİST, ANTİ SİYONİST ŞEMSİYESİ ALTINA, A N A D O L U K U R T U L U Ş C E P H E S İ N E ÇAĞIRIYORUZ.

Kurtuluş İbda'da!

İstikbal İbda'da!..



(Not: Bu yazı, 2003 senesinde kaleme alınmış ve "Akademyayadogru" sitesinde yayınlanmıştır.)

Kaynaklar ve Notlar

1- Necip Fazıl. “İdeolocya Örgüsü. Beklediğimiz inkılâbın yönleri: Milliyet“. 1997. 9. Baskı. Syf: 237-238.

2- Necip Fazıl. “İdeolocya Örgüsü. Devlet ve idare mefkûremiz: Vatan Dışı”. 1997. 9. Baskı. Syf: 337-339.

3- Necip Fazıl. “İdeolocya Örgüsü. Devlet ve idare mefkûremiz: Vatan Dışı”. 1997. 9. Baskı. Syf: 338-339.

4- Necip Fazıl. “İdeolocya Örgüsü. Devlet ve idare mefkûremiz: Vatan Dışı”. 1997. 9. Baskı. Syf: 338.

(*) Akın Birdal suikastini gerçekleştiren ve kendisine “tasfiye hâricî” tutulan Irkçı kesimde yer bulan Uzman Çavuş Cengiz Ersever ve çetesinin ‘Şövenist-Kafatascı ve İslâm düşmanı’ olduğunu hatırlatırız.

(**) “Bağımsız Türkiye” sloganına şekil olarak değil elbette öz itibariyle karşı olduğumuzu söylüyoruz. Tersi düşünülemez; son tahlilde bizim mücadelemizde bir “bağımsılık” mücadelesidir. Umumhanede çalışan bir sermayeye “Tahire” ismi ne kadar komik duruyorsa, “Bağımsız Türkiye” sloganını yaymaya çalışan işte bu Kemalist Cephe’nin hali de böyle... Hele ki bunlara uyup da o miting senin bu miting benim dolaşanların hali trajikomik!...


http://dogustrateji.blogspot.com/

AYASOFYA HİTABESİ


Necip Fazıl kısakürek



Gençler!..

Ayasofya üzerinde çok lâf ettik! Ama lâfta bile onu tasarruf edebilmiş, mülkiyetimiz altına alabilmiş değiliz!

Bana öyle geliyor ki, yalnız mânayı anlasak, yalnız onu yerine getirebilsek, Ayasofya'nın kapıları sabır taşı gibi çatlar, kendi kendisine açılır. İsterse açılmasın; ondan sonra herşey, küçük bir tatbikat işinden ibaret kalır.

Biz kimden, neyi istiyoruz.

Yemen'den Viyana'ya Fas'tan Kafkasya'ya kadar en aşağı 10 milyon kilometre kare bir zemin üzerinde... Evet, böyle bir zemin üzerinde... Atalarımızın... Ata derken halimize bakıp başımızı doğduğumuz nur insanların... Tohum atarcasına her tarafa serptiği kubbelerden birini... 700 bin kilometre kareye indikten ve bu hâlin ismine millî kurtuluş dedikten sonra... Evet, bütün bunlardan sonra... Toprağı kaybedilmiş kubbelerden birini mi istiyoruz?

İnsana gülerler!.. Herhangi bir yıldızda bu türlü iddialara girişen milletleri sürecek bir tımarhane olsa, bizi oraya sürerler.

Âlemde, cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takınmasından daha çirkin bir tablo yoktur.

"- Cüceleşmeyeydin! Şimdi devin hakkından nasıl bahsediyorsun?"

Derler böyle insanlara ve milletlere!..

Evet, sevgili gençler; bir manzumemde söylediğim gibi, kellelerimizi tırnaklarımızla yerinden söküp iki dizkapağımıza yerleştirmenin ve sonra ikinci bir başla onu seyretmenin, kısaca ulvî nefs muhasebesine girişmenin artık günü geldiğini kabul edelim ve avaz avaz haykıralım ki, bizi, şiltesi üç kıt'ayı kaplayan devi, cüceleştirdiler. Sonra ona iki santim boy ilâve edip, Batının bat pazarı veya bit pazarı elbiselerini giydirdiler. Peşinden de:

"- İşte sana lâyık (özgürlük) ve (uygarlık) budur!"

Dediler.

Bu bakımdan Ayasofya... Bakın nedir bu bakımdan Ayasofya?

Bizi bu hâle getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, ahlâkımızı Paris'in dünya çapındaki (Şabane) kerhanesinden daha aşağıya düşüren, millî kültürümüzü çöplüğe ve millî iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekâmızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 129 yıllık cereyanın, kendi öz evimizde, yüzümüze kapadığı oda, mukaddesat odamız...

Ayasofya budur!

129 yıl boyunca, dışarıdan Batı emperyalizmasının, içeriden de onların sâdık ajanları sıfatiyle kozmopolitlerin, masonların ve nihayet hepsinin birden ana sermayesi ve gönüllü fedaisi halinde, adı Türk, küfür tip ve zümrelerinin idare ettiği bu cereyan, Ayasofya'yı müzeye çevirmekle, sağlık müzelerindeki balmumundan frengili suratlar şeklinde, Türkün öz ruhunu müzeye kaldırmış oldu.

Frenk kelimesinden gelen "frengi" ismine dikkat ediniz! Türkün mukaddesatına frengili bir surat gibi bakan bu insanlardır ki, "frengi" mefhumunun tâ kendisidirler ve ciğerlerine kadar frengilidirler... !> Şimdi buradan saffet devrimize geçelim. Şairin;


Şâyestedir denilse,
Âlem senin mezarın...

Dedikten sonra:


Hâlâ gelir zeminden
Tekbir-i zâr-ü-zârin...


Diye belirtmeğe çalıştığı; dâva ve gayesi bakımından Büyük İskender ve Sezar'ı oda hizmetçiliğine kabul etmeyecek kadar üstün hükümdar, başbuğ ve (aksiyon) adamı Fatih, İstanbul'u fethedip onun kalbi Ayasofya'da namazını edâ ettiği zaman, Cenubî Fransa'da kırılıp Viyana'da tekrar Batıyı dişleyecek olan İslâm taarruz kıskacının mihver çivisini ele geçirmişti.

Ayasofya işte bu incecik mildir, bu çividir; onu İslâm kıskacına yerleştiren Fatih Sultan Mehmed'dir; ve eğer ondan sonra kıskaç kapatılamadıysa suç kapatamıyanlardadır. Fatih'e düşen şerefse, erişilir soydan değildir. Kendisinden sonra, Kanunî Sultan Süleyman gibi, iyi ve kötü arasındaki ayırıcı çizgiden başka bir şey olmayan meccanî ihtişam kahramanı, karaların ve denizlerin yüce hakanına kadar süren muazzam (aksiyon) akışında en büyük hız payı, yine Fatih'indir. Kanunî devrinde teşekkül eden büyük ahenk tablosunun unsurları, Ebussuud gibi şeyhülislâm, Sokullu gibi sadrazam, Baki gibi şair, Sinan gibi mimar ve Barbaros gibi amiral, sadece ve sadece Fatih'in, hareket noktasına bu mili yerleştirdiği kıskaç yüzüsuyu hürmetine yetişmiş büyükler...

Târihimizde, Fatih'ten başka her hükümdarın (aksiyomu, isterse vatana eklediği toprak Fatih'inkinden bin misli fazla olsun, ulvî kemâl ve noksansızlık mânasına, tamam olmaktan uzaktır. Yalnız Fatih'dedir ki, kendi zaman ve mekânına göre, dâva hedefini, muhteşem ve muazzam bir tamamlık içinde buluyoruz.

İşte bütün bunları (sembolize) eden, remzlendiren de cihanın en güzel beldesi İstanbul ve onun kalbi Ayasofya...

Salibin ağırlığından kurtarılıp hilâlin kanatlarıyla kendisine gök kubbe yolu açılan, böylece Yirminci Asır dünyasına gerçek medeniyet ve ebediyet mimarisinin ne olduğu onunla gösterilen, Batı aklı ve Doğu ruhunu birleştiren eski Bizans eseri ve artık yeni tekbir yuvası tarihi kubbe...

Demek ki, Ayasofya, ne taş, ne çizgi, ne renk, ne cisim, ne de madde senfonisi; sadece mâna, yalnız mâna...

İstanbul'daki Süleymaniye, Edirne'deki Selimiye, bunlara karşılık da Roma'daki (Sen Piyer) ve Paris'teki (Notrdam), bizde ve onlarda daha niceleri, madde ve hattâ gayelerine bağlı mâna kıymeti olarak, Ayasofya'nın eşik taşına bile denk olamaz. Zira bunlardan herbiri, kendi gayesinin tabiî şartları içinde, tek taraflı olarak yükseltilmiş bir eser... Ayasofya ise bunların yanında bir kümes bile olsa, öyle bir nasibin sahibi ki, ne madde, ne de tek taraflı mâna ölçüsüyle ona varmak kabil... Ayasofya, bir mânanın, zıd mânaya taarruz ve onu zebun edişinin, bütün dünyada eşi olmayan âbidesi...

Fatih Sultan Mehmed, bu hikmeti sezdi; ve Ayasofya'yı, İstanbul gibi misilsiz bir mahfazanın içinde, güneş çapında bir pırlanta gibi zapt ve fethetti.

Târihimizde daha nice zapt ve fetih hareketinin kahramanı var; niçin hiçbirinin adı, hâs isim olarak Fatih değil?..

İmdi:

Biraz evvel işaret ettiğimiz gibi, (İmperyum Romanum)dan üstün bir imparatorluğun dev adamı olan Türk'ü binbir tarihî saik yüzünden çüceleştiriyorlar, 10 milyon kilometre karelik bir servet ve nimet zeminini 700 bin kilometre kare fakir bir anavatan kadrosuna kadar indiriyorlar, fakat bütün bu olanlara rağmen, Fatih'in o kadar maharetle yerine oturttuğu mili söküp atamıyorlar, çekip alamıyorlar. Zira İstanbul ve Ayasofya, muazzam nasibi icabı, anavatana bitişik ve onun içinde kalıyor; hiçbir şey yapılamayınca da, dünyada hiçbir milletin başına gelmemiş bir felâkete yol açılıyor; Ayasofya Türk'ün öz evi ve anayurdu içinde güya Türk'lerin eliyle mânasından koparılıyor, duvarlarından Allah ve Resulünün mukaddes isimleri indiriliyor, iç sıvaları kazınıp putlar meydana çıkarılıyor ve hilâlden ziyade salibin faziletlerini ilâna memur bir müze, yani içinde İslâmiyetin gömülü olduğu bir lâhid haline getiriliyor. Artık o, basit bir taş yığınıdır. Öyle bir taş yığını ki, sadece kendisinde kıyılan ulvî mânanın katillerini ilân ve ihtarla kalmıyor, üstelik her an salibin ağzından salyasını akıtıcı bir iştah telkiniyle, Türk'ün, ruhiyle beraber maddesini, maddesiyle beraber de ruhunu hıristiyanlık âlemine peşkeş çeken, "buyurun, ne duruyorsunuz; gelin ve bizi esir edin!" diyen bir hava yaşatıyor. Ayasofya'nın hilâl hâkimiyetinden uzaklaştırılmasıyla düşmana aşılanan gayret, bir ordunun harp plânlarını satmaktan beter bir tehlike ve suç belirtir. Eğer o kökünden traş edilse ve yıkılsa bir şey değil de, bu haliyle, bütün bir milleti ve tarihi her an öldürüp yine dirilten ve tekrar öldüren bir felâket...

Böylece, Batı dünyasının bize içimizden, içimizdeki ajanları vasıtasıyla yaptırdığını, ne Haçlılar yapabildi, ne Moskof, ne de Ayasofya'nın gözü dönmüş şehvetlisi Yunanlılar...

Milyonluk bir orduda, bir emirle, herkes silahını kalbine dayayıp tetiği çekse ve intihar etse, bu emrin o orduya vereceği zararı hangi düşman sağlayabilir?..

Ayasofya'nın kapatılması işte böyle olmuştur. Ve Türk tarihine, mukaddesatına, ruhuna, ihanetlerin en büyüğü şeklinde meydana gelmiştir. Türk'ü yoktan var ettiğini iddia eden bir zümre ve (klik) zihniyeti, Ayasofya ile Türk vatanını, göklerdeki aslî ve hakikî vatanıyla beraber satmıştır.

Allah diyen bu millet mutlaka kalacak; ve kalacağına göre, öteki dünyadakinden evvel, bu dünyada hesap gününü açacaktır. Ayasofya, muayyen bir idare ve zihniyetin getirdiği, ruhî, ahlâkî, içtimâi, iktisadî, idarî, siyasî felaketler eliyle Batı dünyasına takdim edilen hediye kutusu üzerindeki fiyonklu kordelâdır. Topyekûn şahsiyetlerini düşmana teslim edici böyle hediyeleri veren milletler ise, hediyeyi alanlar nazarında hakir ve zelildir. İşte Kıbrıs dâvası!.. O kadar Batılılaştığımızı, uygarlaştığımızı, özgürleştiğimizi, kendisinden olduğumuzu iddia ettiğimiz Batının bize muamelesine dikkat etmiyor muyuz? Bizim, kendimizi, kendisinden saymamız pahasına, Batılı bizi asla kendisinden saymıyor. O, ne Doğulu, ne de Batılı, bu mukallit ve bulamaç insanı asla benimsemiyor; ve ismini taşıdığı (Greko-Lâtin) medeniyetinin piçleşmiş uzvunu, sefil Yunanlıyı, şımarık çocuğu halinde her ân tatmin ve bize tercih etmekten başka bir şey düşünmüyor. Büyük İngiliz şairi Lord (Baynn)ın Türklere karşı Yunan istiklâl çarpışmalarında öldüğünü ve Yunan topraklarında yattığını bilmeyen diplomatlarımız, hâlâ selâmeti, Türk'ün öz şahsiyetinde değil, Batılıya Batılı görünmek özenişinde arıyor.

Hayır! Batılıdan, sığıntısı olmak yoluyla sağlanabilecek hiçbir himaye mevcut değildir. Biz bu kafayla gittikçe de başımıza daha neler geleceği görülecektir.

Bütün bu mânalar Ayasofya'ya bağlı... Daha neler ve neler!.. Türk İstiklâl Savaşı'nın temiz ruhuna leke düşürenler, o ruha ve onun müspet temsilcilerine rağmen, kazanılmış bir istiklâli topyekûn tersine çevirme yoluna girmişlerdir.

Belirttik ki, kendi öz mukaddesat ve târihini kendi öz yurdunda maskara edenlere, o mukaddesat ve tarihin düşmanları hürmet etmez, tiksintiyle bakar. İşte, dünyada ve dış politikada yüzümüze kapanan kapılar bunun için kapanıyor. Doğrudan doğruya bunun için olmasa da dolayısıyla bunun için... Şahsiyetsizliğin ceremesi... Bunun içindir ki, Avrupa, köküne kadar şahsiyet heykeli İkinci Abdülhamid Han'a hürmet ediyordu. Almanya imparatoru (Vilhelm) siyaseti ondan öğrendiğini söylüyor ve Prens (Bismark) tam bir Abdülhamid düşmanı olduğu halde, onu, asrın en büyük siyaset dehası diye gösteriyordu. Eğer Abdülhamid'e, Ayasofya'yı müze yapması karşılığında bütün dünya hazinelerini vereceklerini söyleseler, nefretle reddeder, imparatorluğunu elinden almakla tehdit etseler son damla kanına kadar akıtmakta tereddüt etmezdi. İnkarcı (Volter)in Allah'ın Sevgilisine ait piyesini Fransız tiyatrolarından Fransa devleti marifetiyle kaldırtan, yoksa bunun harp sebebi olacağını Fransa hükümeti'nin suratına çarpan, Ulu Hakan Abdülhamid Han'dan başka kim olabilmiştir? O Abdülhümid Han ki, bunca ordusundan yalnız bir tanesiyle birkaç gün içinde Atina kapılarında görünüvermiş ve küçücük bir Yunan şımarıklığını, onlara Ayasofya'dan bahsettirmek yerine (Akropol) önünde ordugâh kurmakla cezalandırmıştı. Şimdi o Yunanlı, baykuş gözlerini üzerimize dikmiş, birinde Ayasofya, öbüründe Rumelihisarı'nın hayali, İstiklâl Savaşı'ndaki küstahlığından beter bir nefs emniyeti içinde dikilip duruyor da, bizde, onun iki gözünü birden çıkaracak (enerji)den eser görünmüyor.

Sebep?

Çünkü Ayasofya'nın kapılarıyla beraber ruhumuzu kilitlediler. Her mâna, her hikmet, her münasebet Ayasofya'ya bağlı...

Ayasofya açılmalıdır. Türk'ün bahtıyla beraber açılmalıdır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Yunanlıya "ben yapamıyorum; sen gel de kendi hesabına aç!" demekten farksızdır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Birleşmiş Milletler'den Afrikalı yamyam devletlerine kadar aleyhimize rey verdirip kendileri müstenkif geçinen Batılılara "artık benim hayat hakkım kalmadı!" demektir.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, bu toprağın üstündeki 30 milyon ve altındaki 30 milyar Türk'ün semâları tutuşturan lanetine hedef olmaktır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Allah'a sövmeye, Kur'ana tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir suçtur.

Gençler! Bugün mü, yarın mı, bilemem!

Fakat Ayasofya açılacak!.. Türk'ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya'nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler.

Ayasofya açılacak... Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mânalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!.. Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek...

Ayasofya açılacak!... Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve herşey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak...

Allah tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeğe yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akınını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak...

Ayasofya'yı, artık önüne geçilmez bu sel açacak...

Bekleyin gençler!.. Biraz daha rahmet yağsın... Sel yakındır.

Fatih ve Onun Yeni Nesline Selam!

"Hiçbir yalan, ilelebet payidar kalamaz!"





http://www.dailymotion.com/video/xdzx04_necip-fazyl-kysakurek-ayasofya-hita_news

AYDINLIK SAVAŞÇILARI




-MORO DESTANI-
Salih Mirzabeyoğlu


BİR



"Yeni biten savaş ertesi
beraber geçen bir günün batımında

-henüz silahları çatmadan
sessizliği duyamadan orman
çocuk sarılamadan babaya
baba yiğidine kavuşamadan
kadın erini karşılamadan
yavuklular göremeden birbirini
çiçeği burnunda delikanlıların
analar sırtını sıvazlayamadan-



Kurtuluş Savaşıyla kurtardıklarımız
birlik oldu birlikte savştıklarımızla
-bedeli ihanet oldu kanımızın-
kara bir bulut gibi
kapkara düşünceyle
-kiralık düşünceleriyle-
"giydiler çıkardıkları çizmeleri"
emperyalistlerin.
-efendi olma hevesiyle
silahları bize döndü-
(gözardı olurken
çürüten, iyiyi, doğruyu, güzeli
çelik örgülü canavar çenesi.)



canavar ki engizisyon kültürlü
-dişleri çağımı dişleyen
-dişleri birbirini dişleyen
-dişleri MORO'yu dişleyen
kendi için kendi benzerine
-çağdaş uygar- Marcos'a bıraktı
çizmelerini.
(farketmez zaman ve yer
ismi ister Ferdinant Marcos
ister TATÜR olsun
köpekler birbirine benzer)



böyle başladı anlatmaya
-unutulmuş sesizliği dinlerken-
kurşunların türküsünü.

böyle başladı anlatmaya
bağımsızlık için savaşın
-bir uçtan bir uca örnek
kükreyen yüreklerin-
destansı öyküsünü.



...Ferdinant Marcos
"Mutlak Fikir" düşmanı
Ferdinant Marcos
celladı insanımın
-ülkemin hali ayna-
yüzünü gör gerçeğin:
-Bangsa Mora'da kanlı kırım
...şen kahkahalar
-Amerikan emperyalizminin
...kayıtsız bakışlar
-dökülen kanı kardeşimin
...ahmak tebessüm
işi var fahişe yüzlü devlerin
-birleşmiş milletler toplantıları
silahsızlanma konferansları
ve anlatmak barış masalları-
cücelerse kuyrukçusu devlerin.



sandılar yanlızlığımız
suskunluğumuz olacak
suskunluğumuzun bahanesi olacak
yalnızlık.
sandılar sesi soluğu çıkmaz
kolu kanadı kırık insanımın.



bilemediler dağın, taşın
açan tomurcuk, uçan kuşun
ak öfke kesileceğini...



bilemediler her inançlı
bir kıvılcım taşır
böyle günlere...

bilemediler yalnız "mutlak hakim"e
bağlılığımızı
-yalnız ona kul ona eğileceğimizi-
bilemediler oy
kadın, ihtiyar
genç, çocuk
her can bir siper olup
burç burç
direneceğimizi!..



uşaklık eskimedi eskimesine
kölelik eskimedi eskimesine
"aşkta", "bağlılıkta", "yiğitlikte"...

sürüyor; sürecek zaman sahnesinde
iyi ve kötünün başlayan savaşı
ve zafer mutlak iyinin
bu dünmya ve ötesinde



sigara dumanı... kelimeler... Hayal
tekrar canlanan canlar
diken döşeli yollar
ve imkanın ihanetinde
moroda savaşanlar.



sigara dumanı... hayal... kelimeler
hayali aşkın gerçek
gerçeğe ayna haber
ışıyor elçinin dilinden



çözüyor bilinen kördüğümü
korkunun kurduğu kördüğümü:
sabır ve savaş...
savaşla zafer
korkağa kaçıştır sabır
AKINCI'ya savaşta sabır
ve yürekler arındı mı pastan
kılıçlar arındı mı pastan
kördüğümler çözülür.
savaş ve sabır
sabır ve umut
umut ve zafer
savaşla zafer
duman... hayal... kelimeler...



düşmanın üstüne gidemiyorsan eğer
eğer "yaradandan" çok korkuyorsan ondan
kölece de olsa yaşama tutkun
aşkınsa yaradana sevginden


ve fikir dediğin eğer
kaçanın can simidi
kuş tüyünden bir yataksa
öfkeden ıraksa
sığınaksa
ve inanç dediğin
yürüyeni durdurmaksa

sen! kötü kadından beter
git kuyruk salla düşmanına
yaran, zararsızlığını göster
ve seyret elde silah döğüşeni



ülkeme utanç... ülkeme işaretler
savaşın sıcağından, sıcağına bir haber



heberde canlar
kardeşim canlar
sondan başa doğru
baştan sona doğru:



...yeni başlıyor savaş
-hem dünya akıncılarına katkı-
yeni başlıyor savaş
-bir günün doğumunda-



tohum çatladı çürümeden
kıvılcım tutuştu sönmeden
-bakış aşka döndü-
inanç eyleme döndü
mindanao adasından

-başladı ölümsüzlük sınavımız-



geç kalmışlığımız olmayacak
ne yaldızlı tasmalar; kul sistemleri

-ne doğrusu doğru
ne iyisi iyi
ne güzel güzeli
köstebek tünelleri-olmayacak
geleceğe mirasımız...

onlar yükselecekler
eylem birikimimizden



işte

çekildi

isyan

bayrağı

"gemileri yakmışız isteyerek
mümkünü yok dönüşümüzün
çizgimize gelen gelsin"
köy köy
dağ dağ
ve şehir şehir

yankı gelir
bu kutsal çağrıya.



akınlarda besteliyor,
-tellerde ses
dudaklarda söz gibi-
kula kulluğa karşı
silahlı isyanını.



bilen geldi "aşkına"
ölesiye savaşmaya
"bilen" bildi suskunluğun
kurtuluş olmadığını
bir yürek, bir bilek, bir seste
BİRleşti BİRler...



artık ne gam yeryüzünün
şeytana utanç zebanilerinden
ateş de olsa yürüyecekler.
ateş de olsa yürüyecekler
ateşe kalmamak için;
insan olma bedeli için,
iyi için, doğru için, güzel için
yeni bir dünya, yeni insan için
yüzlerinde aydınlığı kurtulmuşluğun.



"sonsuzluk kazancı çileden"
bir taze havayla ürperdi orman
açtı kucağını yüreklere,
nasırdan arınmış yüreklere,
ve gök sardı sarmaladı
hayat bağrına aldı
gelenleri.


doğru ve yanlış arasında

-insan-
hayat va gaye?!..
karanlık zıddına gebe kaldı!.
haykırmak kurşun gibi
haykırmak inançla:



ey karaya bulanmış çağ
ey marcoslar doğuran çağ
palet yürekli yaratıkların
artık çiğneyemeyecek
insan onurumuzu

çiğneyemeyecek

yabancı adam

toprağımızı
çiğneyemeyecek yabancılaşmış adam...


ey karaya bulanmış çağ
ey marcoslar doğuran çağ
-insanı gerçeğe yaban kılınmış-
tutuşturduk
buradan da
meş'alemizi
yüzün ağartmaya geldik.



çiçekler açıyor unutulmuş bahar
ilk aşka benzer ilk heyecan
ilk duyar gibi toprağın kokusunu
ilk gider gibi ilk savaşa
alevleniyor damarlarda kan
bu incecik kız gelinlik yaşta
bu desen oyun yaşında çocuk
bu ihtiyar-delikanlı.
ateş önü çatılmış tüfekler
ve ölüme hazır binler:
çiğneyemeyecek yabancı adam
toprağımızı
çiğneyemeyecek yabancılaşmış
adam.



bu ses
kan ter ve gözyaşı içinde
-en son nefese kadar-
yüzyıllardır
durmadan duraksamadan savaşanların
-öz akıncının-

(ingiltere, hollanda, ispanya
en son amerikayı
dize getiren
kuyrukçularına
baş eğmeyen)





bu ses
çağa vurulmuş mührü taşıyan
bin tufan yaşamış
bin engel aşanların
bu ses
-insanı kobay- dünyaya
kafa tutuş
hesap soruşun
bu ses o mana:
inançtan işlemez kurşun.



bu ses gönül gönül
ülke ülke
yayılsın



her cephesi bir vatan
-başağa gelişen tohum-
her cephesi bir bütün

bu ses
moro akıncısının
-aydınlık savaşçısının-



...aydınlık savşçısı
-önderin seriyyesi-
gelen bir iz pembe şafaktan
-altın nesilden-
(her biri bir gökkubbeydi
kutba güneş
çöle vaha taşıyan)



akıncı o zaman bu zamandır
-bu zamandır-
zulmün dumanı tüten yerde
akıncı o zaman bu zamandır
-bu zamandır-


"ne uzlaşma, ne teslim
ne hiçlik
yalnız mutlak fikirde birlik
yalnız mutlak fikrin iktidarı"



dehşetin soluğu er ya geç
silinir hıncın gökgürültüsünde
ışık sütunlarından kurulur hayat
bilinir "yaşanmaya değer hayat"
sönük kalır deyişler:
ufuk açan leyla
dağlar delen ferhat...
ve silinir ne varsa
unutulmuş insanlıktan.
kanım yoluna... harcına kanım



moro dağları başkaldıranlar
bu manayı yaşatanlar:
bırak haksıza boyun eğeni
sıcak odalardan seyretsin
soğuktan ciğeri delinenleri
açları, çıplakları
unutsun ipe çekilenleri
kurşunlananları...

malı azalmasın onun
teni incinmesin tek.



bırak karışmayıp seyredeni
candan geçen gelsin safımıza
kavga kaçkını
fistan giysin dolaşsın...

gizli inançsız için değil
kılıçların gölgesindeki yer.



moro dağları gibi dik
moro dağlarında başkaldıranlar
onlar, bu manayı yaşatanlar:

çölde susuz nasıl yürürse suya
öylesine bir akıştır bizimki

kararlı
inançlı
inatçı

ister bozkır olsun ister çöl
ister yemyeşil vadi
senin vatanın benim vatanım özüm



sen oradan kıracaksın zinciri
ben buradan
bir gün mutlaka kavuşacak
ellerimiz


her şey
aydınlığa çıkmak için
her şey
"mutlak bir" için...



bu yol
bu uğurda

ne yasası, ne ilkesi
ne polis, ne askeri
ne topu-tüfeği marcosun

ne zulüm ne işkencesi
durduramadı onları
ne onu oynatan eller...



onlar
-mutlak hakimin hükmüyle
hükmetmeyene itaat
etmeyenler-

onlar -zafere kadar- savaşın
sabır heykeli.

onlar hıncını savaşta bileyenler
nefsini yenen
savaştan dönmeyenler-


işte jolo
işte mindanao
işte bajlban
-adaları-



onlar -her biri- cesaretin rengini giyinmiş
onlar şehitler safında yer arayan

onlar tek kalsamda
dönmem diyenler
(dönmemek için
tek kalmayı
bekleyenler değil)

kaçkınların -seyredenin- tersine
savaş alanında gösterenler
-ölüm pahası-
dönmeyeceklerini.



moro dağları
başkaldıranlar
gerçeğe esirler
onlar gerçeği iletenler
çelik dişliler arası
dünyaya

(ki manzarası
varlıkta açlık
toklukta açlık
açlığa çözüm
çözümde can sıkıntısı
sürünenlerle sürüngenler arası
bir dünya.-)



dur demeli bu gidişe
herşey "mutlak bir" için
herşey "mutlak fikir"le

sen oradan kıracaksın zinciri
ben buradan
işte jolo
işte mindanao
işte bajlban.



bir yudum su
kısa bir durak
sürüyor kükreyen yüreklerin
öyküsü...
sürüyor hayali aşkın gerçek
gerçeğe ayna haber
elçinin dilinden

heberde canlar
kardeşim canlar...



- gelecek aydınlık ellerinde
aydınlık savşçılarının
geleceğe ışık tutuyor
bacalod grande de
dökülen kanlarımız.

yas tutanımız yok, akıncıyız
yok içimizde sızlayanımız

"oyuncak tanımadan tüfeği tanıdı
kurşunu tanıdı
gerçek dostu
düşmanı tanıdı
konuşamadan öğrendi
özgürlüğün ne olduğunu
yürümeden daha ölümü tanıdı
çocuklarımız.



öğrendiler onlar için olmadığını
insan hakları beyannamesinin
öğrendiler birleşmiş milletler
domuzlar diktatoryasını
ve tanıdılar parçalanmış göğüslerinde
annelerinin
çağdaş uygarlığın sırtlan yüzünü



filipin ordusu
amerikan uydusu
ya moskof ayısı
ya çin

işi var fahişe yüzlü devlerin.




AYDINLIK SAVAŞÇILARI, İBDA YAYINLARI (1.bölüm)

GENÇLİĞE HİTABEDİYORUM






Salih Mirzabeyoğlu

Belli başlı bir ideolocya temeli üzerine oturtulmuş, her ferdinin tek kıbleye dönük olduğu, bütün iş bölümlerinin bir saat nizamiyle çalıştığı, herkesin ve her işin maddî ve manevî hakkını tam aldığı, mükemmel ve müesses cemiyet; kısaca, fildişi kaldırımlarda, fildişi sokaklarda giden, hiç birbirine çarpmayan, herbiri birbirinin emrinde ve Allah korkusu altında, herbiri bugün ölecekmiş gibi iki büklüm ve yine herbiri hiç ölmeyecekmiş gibi dimdik insanların cemiyeti...

Sen, bu ideali gerçekleştirmeye memur, mecbur, hattâ mahkûmsun!

Büyük fikir, İslâmın saffet, asliyet ve tamamiyetinden zerre feda etmeksizin bizzat İslâmı anlama ve anahtarın kumdaki yatağı gibi ona uyma mânâsına yepyeni bir idrake kavuşmak, "İslâma muhatap anlayış" davasıdır. Bunu anlamak, öz keşifleri içinde müflis ve yeni bir din arama yolunda perişan insanlığa anlatmak; cihanı kaldıracak manivelânın dayanak noktasını Türkiye kabul etmek, oradan İslâm âlemine, oradan da topyekûn beşeriyete el atıcı muazzam bir plâna sahip olmak...

Sen, ideali aksiyona döndürmek ve aksiyonu idealleştirmek gibi zorların zoru bu içiçe işi gerçekleştirmeye memur, mecbur, hattâ mahkûmsun!

Bu dava etrafında saflarını halkalayabilmen için mutlaka iki müessire ihtiyaç var:

RUH VE ONUN EMRİNDE KOL!.. DÜĞÜM BURDA!..

Her oluşa hakim kanun olarak belirtebiliriz ki, suyun oksijen ve hidrojeni gibi, fikir ve hareket cevherlerinin birleştiği yerde gökler bir anda suyla dolar ve yeryüzü feyzle taşar.

Allah Resûlünün kötülüklere karşı mücadelede kademe kademe aletlerini işaret buyurdukları emri hatırlayınız... Birinci derecede el; yani fiil... İkinci derecede dil; yani ihtar... Üçüncü derecede kalb; yani nefsini muhafaza... En aşağı derece de üçüncü derecede gömülüp orada mahfuz kalmak...

İyiyi yapmak ve getirmek, kötüye mani olmak ve defetmek mükellefiyeti, bu iki müessiri teşkilâtlandırmak zaruretini izaha yeter!

Tarihin çöküntü sahifelerinde kendisine misâl aramanın değil, tarihe destanlık çapta yeni bir felâket örneği vermenin mevzuu şartlar içinde, takip edeceğin strateji şudur:

Davayı, estetik, diyalektik, ideolojik ve politik sahalarda beslemek ve ocaklaştırmak... Meydana gelemeyişlerin sırrını kendi "antitez"inde göstermek ve ortada ne kadar zaaf varsa davan lehinde semerelendirmek... Asla küçük ve bücür oluşlara ve erişlere yanaşmamak, sahte tesellilere miskinliğe kapılmamak... "Hepçilik"ten vazgeçmemek ve zerrece taviz vermemek... Strateji ve taktik dilinden anlamak ve taviz vermemeyi öküzlük etme sanmamak... Millet tarlasını, ünüformalı ve ünüformasız genç fidanlar ve yeni ekinler halinde donatmak... Yepyeni bir diyalektikle muazzam bir kültür ve telkin savaşına girişmek, gerektiği yerde gerekeni yapmak, sır dolu bir strateji yolundan istikbalini hazırlamak...

Sormak makamındayım ki, aynada çehresini seyreden ve zamanda gayesini işleyen BÜYÜK DOĞU, aslın gölgeye kendisinden daha yakın olması hikmetiyle her sahada muhatabından neyi ister? Büyük Doğu'nun muradı ve İslâmcı mücadelenin hayatî suali budur... Her sahada bunun cevabını ver!

BEYİN PLANLAMA ve PSİŞİK SAVAŞ






önsöz
BÖYLE ŞEYLER BİLİNİYOR.Ms.Dorothy Bırdıck Vantage Pres ,Laz.516 West 34 The Street New york,New york 10001

15 BN 533-05167-3(Copyrıght(98-2-by Dorothy Burdıck )

(gerçekte basım dışı)

Beynin manyetik dalgalarının şifrelerini çözerek, uzak bir mesafeden düşüncelerinin okunması İleri Araştırma Projeleri Ajansı'nın ve Savunma Bakanlığı'nın, uzun zamandan beri üzerinde çalıştığı bir projesi idi. Bir çok eğitim ve araştırma kuruluşları ile hükümet, fonları ile bu araştırmaya katkıda bulundu.

Yayınlanmış bilgiler göstermektedir ki, DARPA bilim adamları, beyin dalgalarının yorumu yoluyla özgün düşünce örneklerini tanımlamayı öğrendiler. Bu örnekler %90 'a kadar hassasiyetle bir kişinin ;1) şaşırmış veya tereddütlü, 2) kararlı, 3) dikkat ediyor, 4)renkleri veya örnekleri tetkik ediyor, 5)yorgunluk veya can sıkıntısı nedenıyle zihin yoğunlaşmasını kaybetmiş olduğunun anlaşıldığını gösteren örneklerdir.

Düşünce işlemleri yapay zeka vasıtasıyla bilgisayara bağlandı.Yüz milyon işlemi bir saniyede yapan, otokorelasyonla yapan Cray, problem çözme ve insan etkilerini taklit eden bilgisayarla biyo-medikal deneyler yürütebilmek için özel olarak tasarlanmıştır. Bir veri elementinin bunun hafızasına girmesi ve çıkması için yalnızca bir saniyenin 50 milyarda biri kadarlık bir zaman almaktadır.

Psikolojik mülakat teknikleri kullanma. Zeki bir insana ,o insan gerçekte bir bilgisayarla diyalog yürütürken ,onu kendisinin başka bir insanla konuştuğuna inandıracak programlara ulaştım.

Uygun biçimde proglamlanırsa bilgisayarlar önceki işlere ve tecrübelere dayanan kararlar verme, gözlenen davranışları tahmin etme, konuşma, kalıpları ve düşüncenin hususiyetlerini içeren kapasiteye sahip olurlar. Bilgisayarlar aynı zamanda

bir çok tipteki işareti şifrelere ,seslere, müziğe ve videoya çevirebilir. Makinalara "görüntü kalıbı tanıma "olarak adlandırılan karar verme işlemini öğretmek için N.B.S.A:I.L. de Russel Kirsch tarafından 20 yıl harcandı. İyi proglamlanmış bir makine ayrı renklerden oluşmuş bir görüntüye beyin dalgaları gibi bakabilir ve bunlarla ilgili bir karar verebilir.

Bilgisayar programlama ve beyın planlamanın evliliği yayınlandı.

İnsan beyninin fonksiyonlarının haritalanmasını başarmak yalnızca bilgisayarın kendisinin icadı ile başarılabilen inanılmaz ölçüde karmaşık bir iştir.Yüksek sesle söylensin veya söylenmesin "hayır"kelimesi ve evet kelimesi ile birleşen nöral hareketliliğin tanımlanabilmesi için beyindeki nöral mesajların nakli üzerine büyük bilgisayarlarla ve dalga ortalamasıyla ile yeterli çalışmaların yapıldığı bilinmektedir. Beynin konuşma merkezinin, yani konuşma ile ilgili nöral hareketliliği hazırlayan alandır. Dilin ,dişlerin ve konuşmada kullanılan kasların hareketleri bu iki kelime için çok farklıdır. Bu iki kelimeyi oluşturmak için çıkan sinir sinyallerinin kalıpları da birbirine benzemez. Kalıplar; kelimeler seslendirilme seviyelerine ulaşmadan çok önce şekillenirler, ve bunlar bir bilgisayarla ,konuşmadan önce ,okunabilir ve yorumlanabilirler. Kalıp tanıyan bilgisayarlar birbiriyle tamamen ilgisi olmayan konudaki cevabı bile okuyabilir veya eğer düşünce konuşulmayan kelimelerin içine konulmuşsa özel olarak o kişinin zihnini okuyabilir.

Konuşma , nöronlar arasında hareket eden elektrik sinyalleri yaratan bir motor hareketliliğidir. Önceki teknoloji ile okunan sinyali bin kere büyütürken çevreden karışan parazitleri hemen hemen tamamen temizleyen ,bir süper iletken kuvantum girişim cihazı (SQVID)kullanılarak bu zayıf sinyaller bir bilgisayarla okunabilirler. Aklı okumak için, dalga çözümleyicisi, bir prizmanın ışık huzmesinden renkleri ayırmasına benzer bir biçimde, beynin karmaşık titreşimleri ile ilgilenmelidir. Bu karmaşık dalganın bileşenleri, değişik frekanslara akortlanan elektronik devreler tarafından tecrit edilirler. İstatistiki ortalamalar inceleme altındaki akıllardan alınan bir çok ölçümlerden belirlenir. Bu bilgilerden onun değişik yönleri ve uygun manevraların bir listesi tespit edilebilir ve planlama yapılır. Taktiklerin, bu frekans çözümlemeleri anında bilinebilir ve insanların düşünebileceğinden daha hızlı bir şekilde ,bilgisayarlarla değerlendirilebilir.

Uzay araçları için optik ve elektronik alt sistemler ve yapay zeka 1955den beri gelişme halindedir. Uzaktan herhangi bir fiziksel temas olmadan hayvanların üzerinde kullanmak için karmaşık biyo-medikal algılayıcılar geliştirildi. Aynı donatı çevresel faktörlerin hayvanların duyu organları üzerindeki etkilerini araştırmak için kullanıldı. Laser, beyin sinyallerini toplamak ve bunu sese, renge, hatta müziğe çevirmek için bio-medikal gösterilerde kullanıldı. Mevcut laser teknolojısı ile dünya üzerindeki iki nokta arasında video ile ve uydu aracılığıyla sözel ve işitsel iletişim mümkündür.

Bir manyetik alan yayan insan başı bir hedeftir. Farz edin ki, optikle bir çok defa büyüten süper duyarlı bir algılayıcı ile uzaktan bunun üzerine toplanılma ve kilitlenilme yeteneği bulunsun. Başa yöneltilen ışının cinsine bağlı olarak kişinin emareleri ve duyguları değişebilir. Akustik ve ultrosonik radyo dalgaları ile,orta kulağın ince duvarı arasından şahdamarı ve hypothalamusa kolayca ulaşılır. Bu alana gelen uyartıcılar vücut basıncını ve vucut ısısını yükseltebilir ve azaltabilir.

Anatominin diğer kısımlarındaki duyumlar, hangi beyin sinyalinin üzerine etki ettiğine bağlı olarak ,diatermi ile neden olunan duyumların benzeridir. Kişi uyuşukluk, ağrı, zevk, adale silkmesi, kasılma,sempatik ve parasempatik sinir sisteminin uyartılmasına maruz kalabilen,bir alettir.

Biliniyor ki, düşünceler ,mikrodalgalarla sinir sistemi aracılığıyla akla pulslanabiliyor. Bunun işitme sinirleri ile yapacağı bir şey yoktur. Kendi kendilerini bu işleme maruz bırakan bilim adamları geçici hafıza kaybı ve düşünme işlemlerinde bozuklukları rapor ediyorlar. Anlaşılması güç bir haberleşme metodu olan Laser alıcının yanında bulunan kişilerce duyulmayan mesajların verilmesinde kullanılmaktadır.

Fiziksel uyartmayla birlikte aynı anda alınan sözlü mesajlara bağlı olarak bilinen bütün günlük psikolojik kalıplara karışma yolu ile, insan düşüncesini ve davranışını şekillendirmek ,değiştirmek, yönlendirmek ve kontrol etmek için psikolojik tekniklerle birleşen bu teknolojik gelişme, güçlü araçlar haline gelir. Buna ilave olarak sözlü mesajlar ,uyku sırasında veya uyanıkken şuuraltı seviyesinde verilebilir ki, şahıs bunları aldığının veya kendi rüyasının bundan etkilendiğinin farkına varamaz. Kelimeler duygusal tetiklerdir. Kişinin duygusal tetikleri analiz edildiği zaman ,o kişi, düşüncelerinin ve hareketlerinin diğer kişiler tarafından kontrol edileceği bir konuma konulmuş demektir. Bu akıl kontrolüdür.

En azından son dört yıldır, şuurlu ve şuursuz hayatımın her dakikası fen teknolojisinin debdebesini kullanan araştırıcılar tarafından istila edildi. Son zamanlarda "Bugünün şovu" programında William Colby, CIA'nın kendi istediği yolda çalıştırmak için ,Brejnev'in aklını okuyacak bir cihaz araştırdığını yazdı. Ben iddia ediyorum ki, onlar yalnızca araştırma halinde değiller,bu cihazı çalıştırdılar bile.

İnsanlar bana soruyor: "Bu sesler ne söylüyor ?"

Onlar "biz senin arkadaşın olmak istiyoruz" diyorlar.

Beyin yıkanmasındaki gibi ,sorunu karmakarışık hale getirirler ve gerçek anlaşılması güç bir hale gelir. Sahtelik(yapmacıklık)akla uygun hale gelir.

Doktrinsizleştirme teknikleri hipnozda kullanılan bazı teknikleri andırmaktadır. Aynı monoton cümleleri tekrarlayarak , bunlar hipnoz gibi uyku getirici etkiye sahiptir. "Ne yaptığınız size bağlıdır" Kendinize inanmak zorundasınız. Bu söz sizin ne istediğinizi bildiğinizden veya kendi görüşünüze güvenebileceğinizden emin olmayacağınız zamana kadar tekrarlanır.

Pavlov şartlı refleksin her uyartılma için çalışabileceğini söylemiştir. Beyin yıkamada beyin bozulması hasıl olur. Akla hasar, ilaçlar, hipnotizma ve diğer yollarla yapılır ki, gerçekten olmuş şeylerin hafızası yok edilebilir ve asla olmamış şeylerin yeni bir hafızası yerleştirilebilir. Bir şuuraltı yöntemde uyku ile karışarak sesler eski hafızaları canlandırabilir ve REM uykusunu sesli öneriler ile etkileyebilir. Bunlar titremelere kramplara bağırsak yolunda ve cidarında tahrişe ve cinsi uyarılmaya sebep vererek ,normal uyku kalıplarıyla karışırlar. Kişi ağrının rahatsızlığın, kabusların, sayılamayacak kadar çok fiziksel belirtinin, yorgunluğun ve deprasyonun tümünün farkındadır. Diğer zamanlarda bu kişi sıkıntının azalacağı konusunda büyük bir umutsuzluk içindedir. Beyin yıkamada olduğu gibi, sesler, kişiye ihtiyaç duyduğunu herhangi bir yolla hissettirerek, kişisel tatmin duygusunu yerleştirmeye çalışırlar. Mesaj fiziksel bir takviye ile birleştirilir. "Biz kendini iyi hissetmeni istiyoruz" Onlar belirsizlik konusunda uzmandırlar. Siz daima aşağı inmekte olan, yukarıdaki bir şey durumundasınız.

"Dorothy biz seninle ne yapacağımızı bilmiyoruz" Bu reddetme; isyan , ve inatçılık hallerinden sonra gelir. Buna güzel bir nükte

veya hiçte hoş olmayan sözler ve fiziksel emareler eşlik edebilir.

Başlangıçta zihni ve çevresel haller haricinde kişi, hapsedilmemesine rağmen kendisini korkunç derecede yorgun ve yıpranmış hisseder. POWS bunu otomatik işleyen birşey veya bir şaşkınlık durumu olarak tanımlar. Sesler, arzulanan cevapları kelimeler içinde ima eden, manalı sorulardır. Onlar sizi sindirmek için bu sorularla tehdit ve suçlama barajlarını karşılıklı değiştirirler. Ne kadar çok yorgunsanız o kadar çok altüst olursunuz. Onlar, sosyal durum, cinsellik, evlilik ve aile ilişkileri ve kendini hissetme'yi de içeren duygusal alanlarda da ruhu karıştırırlar. Her hangi bir incinme olacaktır, ve tüm zamanlarda, hem fiziksel ve hem de zihni yorgunluklar(bitkinlikler), onlar için çalışıyor. Kişi ne kadar duyarlı ve mantıklı ise, onlar o kadar yaralayıcı olurlar. Doktrinsizleştirmeyi yapan başbelaları, özellikle diğer tarafın argumanındaki mevcut noktaları gören kararsız düşünceli,çok zeki fakat eğitimsiz kişilerdir.

Kurban, düşüncesinin gönderildiğini hissedir. Beyin yıkayıcı, her insanın hayatta takip ettiği normal yolla müdahele bir corti covis ceral psikiyatrist olarak adlandırıldı. Böyle bir ses, kişiye tamamen yeni bir yönde gidecek, yeni bir rota gösterir veya telkin eder. Bilinen duygusal cevaplarlada ve onun farkında olduğu ve bastırılan cevaplarla ve onun farkında olduğu ve bastırılan cevaplar arasında ihtilaflar doğar. Hiç kimse kendi şuursuz aklında neler olduğunu gerçekten bilmez ve anlamaz. Beyin yıkayıcı ses böyle ihtilafları artırmak için ve bu cevapları manüple etmek için eğitilir.

Suçluluk duygusu uyandırmak için büyük gayret sarfedilir. Bir başarı veya tedbir ölçüsünü karşılamak için başarısızlıklar, suçluluk uyartıcıları olarak sıkça kullanılırlar. Normal başarısızlıkları ortaya çıkarmak ve bunun avantajını kişiyi suçluluk komplesine sokmakta kullanmak için kararlı çabalar sarfedilir. Suçun nasıl oluştuğu önemli değil, bu ses doktrinsizleştirmecesinin amaçları için gereklidir.

Beyin yıkayıcı ses sürekli olarak kişinin aklına şüphe tohumları ekmek için gayret sarfeder. Böyle saldırıya uğrayan bireyin inancının kuvvetine bakılmaksızın, zihinde şüphe bulutları oluşmaya başladığı anda, bu gerilimi başlatır. Gerilim korkuyla ilgilidir, suç da korku yaratır.

Onlar bana "Ne yapmak istersin?" diye sordular. Benim cevabım "Yaşamak istiyorum" idi. Korkunun kendisi hayatta kalmanın ve güvenlik için tatmin edilmeyen ihtiyacın açıklamasıdır. İlk reaksiyonlar sinirlilik, vesvese ve depresyondur. Bunlar zeka ile hissedilenden daha fazla, güvenlik ve kendini koruma ihtiyacı meydana getirir.

İyi ki, benim için gerçekten kontrol edilen bir çevrede bunlardan hiçbirisi olmadı ancak bütün şeylerin içinde benim mahremiyetim gitti ve ben insani ilişkilerden tecrit edildim çünkü hiç kimse bana inanamadı. Duyduğum seslerin benim şuuraltımın icat ettiği bir şeyden başka bir şey olmadığını söylediler. Kronik yorgunluğu da içine alan ve suni olarak oluşturulan baskıların bir sonucu olrarak, ben tekrarlanan telkinlerle mücadele etmek için gerekli güçten mahrum kaldım ve kendi düşüncelerimden ve inançlarımdan şüphe etmeye başladım.

Bu durumda farzedin ki bazı fikirler şuuraltı düzeyde telkin ediliyor. Ki bu fikirler süpermarket teyplerinde hırsızlığı önlemek için kullanılan olumlu telkinler gibi olmayan fakat imajı zayıflatan, güveni azaltan, hem fiziksel ve hemde zihni olarak tipik olmayan davranışlara yol açacak yıkıcı(davranışsal) fikirlerdir. Telkinler kişi için sembolik bir önem deruhte ederler. Farzedinki akla, vücuda ve sinir sistemine saldırılar bir hafta içinde yirmidört saat, yedigün boyunca süreklidir. Bu durumda kişi bir fantazi ve sahte inançlar krallığında yaşar. Beyin yıkayıcı seslerin ve Uzay Çağı Araçları Teknolojisinin ellerinde herhangi bir insan yumuşak huylu olur.

Bir hapishane kampında bir insan dinlememeye karar verebilir. Diğer mahkumlar vardır. Sizin kendi evinizdeki veya çevredeki bir lazer alıcı istasyonu olan bir kişi zorunlu olarak dinlemeye ve mümkün olduğu kadar normal hareket etmeye, işlerini yapmaya, araba kullanmaya ve rutin şeyler yapmaya mecburdur. Hapsedilme gerçektir, fakat görülmez.

Akla saldırı araçları telkini, alayı, yorulmayı, korkuyu, aldatmayı ve manipülasyonu ihtiva eder. Beyin yıkamada olduğu gibi, ses bazen alıcının kabul ettiği düşüncelerle ve ideallerle başlar. Bu sinsi işlemde gerilimden kurtulmanın tek yolu kahkaha atmak veya uyku hapları ve alkol gibi uyuşturuculardır. Alıcı kendisinin korkuya, belirsizliğe, yıldırılmaya ve gözü korkutulmaya, ve cinsel hayatta, tuvalette ve sosyal ilişkilerindeki mahremiyetinin ihlal edilmesine maruz kaldığını unutur.

Bütün bu şeyler, yönetimin psikiyatristleri ve psikologlarınca bilinen şeylerdir. Sorgulanan yönetim A.B.D yönetimidir. Naklettiğim olaylar 1978 in bir mayıs hafta sonunda başladı


DAVID MOREHOUSE'UN PSİŞİK CENKÇİ'SİNDEN ALINTILAR

St. Matin'in sayfa gerileri- GATRİ HAYAL I SAN 0-312-96413 -


sayfa 102

"...Sovyet programları, KGB yalanları, isimler, yüzler, yerler, CIA, Stanford Araştırma Enstitüsü... Bu programın 1974 den beri yaklaşık on beş senedir varolduğuna inanamam. Bu artık deneysel değildi. Mesih, onlar bunun işlediğini biliyorlar-onlar ispat ettiler ki; Standford'ta, bütün delil oradadır... İnsanın beyin dalgalarını ayırarak bulantıya, sersemliğe, baş dönmesine ve hatta ölüme neden olan ve Sovyetler Birliğinde imal edilen makinaların resimleri vardı. Uzaktan bakışın ve diğer yabancı enerji kaynaklarının mevcudiyetini keşfetmek için "enerji alarmları" nın şemaları vardı. Esas amacı diğer bir insanın beynine girmekve onu öldürmek olan "uzaktan akıl maniplatörleri" nin tanımları vardı.


sayfa 208

...Eğer onlar bu sessizliği korumak için bu kadar hazır idiyseler, kendi sırlarını kendileri için size vereceklerine inanır mısınız? Onların sizi öldürmelerinin veya yalnızca itibarınızı yok etmelerinin daha ne kadar süreceğini düşünüyorsunuz? Bu arada bu Allah'ın belası kabuslar nasıllar? "Siz büyük haber(veya zeka) makinasını işe almak istiyorsunuz..."

"...Biraz daha fazlasını mı istiyorsunuz? Karınız ve çocuklarınız nerede? Nasıl olsa onlar yaşamazlar?... Bu durumda Birleşik Devletler yönetimine bir yalancı daha ilave etmek istiyorsunuz. Evet (mahkemenin) döğüşken jürisinin oğlanları, kızları, Leydileri ve centilmenleri, bizim ellerimizde bir asıl çılgın var. Onu hiyanetten suçlu bulmanızı ve onun *** ***larını Leavenworth'da ölünceye kadar kilitlemenizi şiddetle tavsiye ederiz. Hayır daha da iyisi, ona iyi akıl değiştirici ilaçlar verelim anne ve babasının oğullarını samanların arasında bebek maması yerken seyredebilecekleri bir hastahanede tutalım. "


sayfa 258

"Bir başka itfaiyeci arzetti: Ve siz başlıkların neler yazacaklarını biliyorsunuz; değil mi? Beş kişilik aile "Kaza Üretecinde" ölür...

W. ADAM MANDELBAUM'UN PSİŞİK SAVAŞ ALANI: ASKERİ-GİZLİ KOMPLEKS'İN BİR TARİHİ

(St. Martin'in Basımı ISBN: 0-312-20955-X)


sayfa 121

1997 Şükran günü zamanlarında Birleşik Devletler Senatosu alt komitesi öncesindeki bir tanıklıktan, bir uzman tanık şahitlik yaptı" mikrodalga ışık huzmeleri bir insanın kafasına yönlendirildiğinde, sesi yalknızca onun "duyacağı" şekilde, ses dalgaları ile modüle edilebilir. (Barker'in Şahitliği 11/97, Senato Altkomitesinde) Hemen hemen kırk yıl önce, Sovyetler fareleri mikrodalga ile zayıflatıyorlardı, ve şimdi, habersiz kişilere mikrodalga huzmeleri ile düşünce aşılamak için metodlarının mevcut olduğunu belirten tanıklıkları var. Eski Sovyet Rusyalılar böyle araştırmalarda ne kadar "ileri gitmişlerdi?"