CIA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CIA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GÖLGE CIA'nın İSMAİLAĞA Tedirginliği



ABD’de “gölge CIA” olarak bilinen özel istihbarat ajansı STRATFOR’un kurucusu ve başanalisti George Friedman, beş ülkelik “Jeopolitik Yolculuk” serisinin son ayağında Türkiye’yi yazdı.


Kurban Bayramı tatili sırasında Türkiye’ye gelen Friedman’ın analizinden satır başları:
Türkiye önümüzdeki yıllarda en büyük bölgesel güçlerden biri haline gelecek. Ülkenin küresel kriz sırasında sergilediği ekonomik büyümeyi göz önünde bulundurduğunuzda bile bunu anlayabiliyorsunuz. Tahmin edilebileceği gibi bu süreç ülke içindeki siyasi tansiyonu yükseltirken, Türkiye’nin kurduğu ittifakları da değiştiriyor. Bunun iyi bir şey olup olmadığı tartışılabilir ancak Türkiye gözümüzün önünde bir dönüşüm geçiriyor.

ABD'NİN ÖTESİNDE BİR DURUM

Bu dönüşümle ilgili tartışmaların kalbinde İslam yatıyor. ABD’nin hem Afganistan hem de Irak’ta savaştığı ve İran’la gerginlik yaşadığı bir dönemde bir Müslüman ülkenin tavrındaki değişiklik alarm zillerini çaldırıyor. Ancak bu ABD’nin ötesinde bir durum. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana birçok Türk Avrupa’ya göç etti, ancak yeni ülkelerinde asimile olmadı. Özellikle 11 Eylül sonrası dönemde bu durum Batı’nın Türkiye algısını belirleyen en önemli faktörlerden biri.

ÇARŞAMBA GERÇEĞİ

İstanbul’da geçirdiğim sürede Çarşamba’yı da ziyaret ettim. Bir laikin “Suudi Arabistan” diye nitelendirdiği bu mahalle beni Türkiye’yi yönetmeye talip herhangi bir partinin karşı karşıya kalacağı en büyük sorunu düşünmeye itti. İstanbul’da hassasiyetleri ve değerleri itibarıyla Avrupalı olan birçok yer var. Ancak aynı zamanda Çarşamba gibi ya da Anadolu’daki köyler gibi kendilerine güvenleri dikkatten kaçmayacak bölgeler de var.
Laikler buralarda yaşayan insanları uzun bir zaman boyunca göz ardı etti ancak o zamanlar geçti. Bu insanları Türk toplumuna entegre etmeden Türkiye’yi yönetmek mümkün değil. Bu gruplar İslam dünyasının büyüyen bir trendinin en canlı örneği. Çarşamba İstanbul için aşırı bir örnek olabilir, ama meseleyi çok net bir biçimde ortaya koyuyor.

ABD ‘NİN TÜRKİYE’DEKİ MKDELTA PROJESİ VE GİZLİ DENEY KRONOLOJİSİ




Ortadoğu'yu kimyasal silah üretmekle suçlayan ABD, anayasasına göre yurttaşlar üzerinde gizli askeri deney yapılması yasal olduğundan bakın ne insanlık dışı deneyler gerçekleştirdi.
'Kitle imha silahları geliştirmekle' suçladığı Irak'ı işgal eden, ardından da benzer nedenlerle Suriye, İran ve Kuzey Kore'yi hedef göstermeye başlayan ABD, yıllardır kimyasal ve biyolojik silah geliştirmek uğruna yaptığı sayısız deneyde kendi yurttaşlarını kullandı. Üstelik Amerikan anayasasına göre yurttaşlar üzerinde gizli askeri deneyler yapılması yasaldı. 1977 yılından itibaren yirmi yıl süreyle yürürlükte kalan bu madde, Körfez Savaşı'ndan sonra bazı sivil örgütlerin girişimiyle böyle bir yasadan haberdar olan halkın tepkisi üzerine 1997 yılında geri çekildi. Amerikan istihbaratı ile Savunma Bakanlığı'nın çoğu zaman ortaklaşa gerçekleştirdiği bu deneylerin başlangıç tarihi, 1930'lara kadar uzanıyor. II. Dünya Savaşı'nın ardından Almanların ve Japonların bu konudaki deneyiminden de yararlanan ABD, Soğuk Savaş sırasında dünyanın en korkunç biyolojik silah deposu haline geldi.

Nazi savaş suçluları çalıştırıldı
ABD'nin 34. başkanı General Dwight D. Eisenhower 'ın Nazi savaş suçlularına çalışmalarını Amerika'da devam etmeleri karşılığında dokunulmazlık verdiği biliniyor. Almanların sayısız insan hayatı ve hayal bile edilemeyecek işkenceler karşılığında elde ettikleri bilgileri edinmek isteyen Eisenhower, Nazi toplama kamplarında gerçekleştirilen araştırmalardan ''yararlanılması'' emrini vermişti. Daça toplama kampında Yahudiler üzerinde gerçekleştirdiği korkunç deneylerle tanınan Dr Hubertus Strughold ve onun gibi 34 Nazi ''bilim adamı'' uzay tıbbı çalışmalarına Amerikan topraklarında devam edebilmeleri için Teksas, San Antonio'daki Randolph Hava Kuvvetleri Üssü'ne getirildi. Ataç Projesi kapsamında toplam 3 bin kadar Nazi savaş suçlusuna ABD ve Kanada topraklarında çalışma izni verildiği tahmin ediliyor. Tarihçiler ve bilim adamları, CIA tarafından Amerikan ve Kanada (başta MKULTRA projesi olmak üzere ABD'de yapılan bazı deneylerin bir ayağı da Kanada'da sürdürülmüştür) vatandaşları üzerinde gerçekleştirilen deneylerin çoğunun Nazi ölüm kamplarında yapılan insanlık dışı deneylerin bir devamı olduğunu ortaya koymuşlardır.

Zihin kontrol deneyleri
Soğuk Savaş'la birlikte Rusların zihnin kontrolü alanında kaydettikleri ilerlemelere karşılık CIA da zihin kontrol tekniklerine olan ilgisini ve bu konudaki araştırmalarını yoğunlaştırdı. Dehşet veren araştırmalarda, psikotropik ilaçlar kullanılarak beyin yıkama ve insan zihnini kontrol etme deneyleri yapıldı. Vietnam Savaşı sırasında sorgulanan insanları itirafa zorlamak için aynı yöntemler kullanıldı. Belki de tüm bunlar arasında en rahatsız edici olanı, belgelerin büyük bölümü sonradan CIA tarafından yok edildiği için ve ilgili kişilere ulaşılamadığı için insan kobaylar üzerinde yapılan deneylerin gerçek boyutlarının bilinmiyor olması. Zihin kontrolü deneyleri arasında en acımasız ve en geniş kapsamlı olanı 50'li yıllarda başlayıp 70'lere kadar süren ünlü MKULTRA projesiydi. Üniversitelerde, hapishanelerde, akıl hastanelerinde, yetimhanelerde ve uyuşturucu bağımlıları rehabilitasyon merkezlerinde yürütülen deneylerin yanı sıra kentlerin olası bir saldırıya karşı ne kadar dirençli olduğunu ölçmek için kalabalık yerleşim birimleri de kimyasal ve biyolojik maddelere maruz bırakıldı.

Gizli deneyler kronolojisi

ABD
1931
Dr. Cornelius Rhoads , Rockefeller Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü'nün gözetiminde insan deneklere kanser hücreleri aşıladı. Daha sonra Maryland, Utah ve Panama'da ABD Ordusu Biyolojik Silah tesislerini kurdu ve ABD Atom Enerjisi Komisyonu'na tayin edildi. Buradaki görevi sırasında Amerikan askerlerine ve hastanelerde yatan sivil hastalara radyoaktif madde verilmesini içeren bir dizi deneye başladı.

1932
Tuskegee Frengi Araştırmaları başladı. Frengi teşhisi konulmuş ancak hastalıkları kendilerine bildirilmemiş 200 siyah erkek tedavi edilmek yerine hastalığın seyrini ve belirtilerini izlemek amacıyla kobay olarak kullanıldı. Sonuçta hepsi frengiden ölen bu insanların ailelerine onların aslında tedavi edilebilecekleri asla söylenmedi.

1935
Pelagra Olayı: Milyonlarca insan 20 yıl içinde Pelagra'dan (vitaminsizlikten kaynaklanan bir hastalık) öldükten sonra ABD Kamu Sağlığı Hizmetleri Ajansı nihayet hastalığın kökenine inmek için harekete geçti. Ajansın müdürü en az 20 yıldır Pelagra'nın niasin eksikliğinden kaynaklandığını bildiklerini, ancak ölümlerin büyük kısmı yoksul siyah halk arasında gerçekleştiğinden harekete geçmediklerini itiraf etti.

1940
Chicago'daki 400 tutukluya yeni ve deneysel ilaçların etkilerinin araştırılması amacıyla sıtma mikrobu enjekte edildi. Daha sonra Nürmberg'de yargılanan Nazi doktorlar, Soykırım sırasında kendi yaptıklarını savunmak için bu Amerikan araştırmasını örnek gösterdiler.

1943
Japonya'nın tam kapsamlı biyolojik silah programına karşılık ABD de Fort Detrick askeri üssünde biyolojik silahlarla ilgili araştırmalar başlattı.

1944
1944 Amerikan Donanması gaz maskelerini ve koruyucu kıyafetleri denemek için insan kobaylar kullandı. Gaz odasına kapatılan bu denekler hardal gazı ve levisit'e maruz bırakıldı.

1945
Ataç Projesi başlatıldı. Nazi bilim adamlarını işe alan ABD Dışişleri Bakanlığı, Ordu İstihbarat ve CIA, onlara ABD'de çok gizli hükümet projelerinde çalışmaları karşılığında dokunulmazlık ve yeni kimlikler verdi. ''Program F'' , ABD Atom Enerjisi Komisyonu tarafından başlatıldı. Bu program, atom bombası üretimindeki en önemli kimyasal maddelerden biri olan 'florid' in insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştıran en geniş kapsamlı çalışmaydı. Araştırma sırasında floridin insanoğlunun bildiği en zehirli kimyasallardan biri olduğu ve merkezi sinir sistemi üzerinde büyük hasara yol açtığı anlaşıldı; ancak elde edilen bilgilerin büyük bölümü atom bombalarının yapımının engelleneceği korkusuyla ulusal güvenlik adına gizli tutuldu.

1946
Savaş gazilerine hizmet veren hastanelerdeki hastalar, tıbbi deneylerde kobay olarak kullanıldı. Kuşkuları ortadan kaldırmak için ne zaman böyle bir hastanede gerçekleştirilen bir çalışmayla ilgili rapor hazırlansa, ''deney'' sözcüğü yerine ''araştırma'' ya da ''inceleme'' sözcüklerinin kullanılması emredildi.

1947
1947 ABD Atom Enerjisi Komisyonu, insan deneklere damardan radyoaktif maddelerin verileceği deneylere başlayacağını bildiren gizli bir belge yayımladı. CIA, Amerikan istihbaratı tarafından silah (zihin kontrol, beyin yıkama aracı) olarak kullanılabilmesi için LSD araştırmalarına başladı. Hem sivil hem asker denekler haber verilerek ya da verilmeyerek bu deneylerde kullanıldı.

1950
Savunma Bakanlığı, nükleer silahların çöllerde denenmesi ve bombanın etki alanı içinde kalan insanların sağlık problemlerinin ve ölüm oranlarının gözlenmesi için planlar yapmaya başladı. Amerikan kentlerinin bir biyolojik saldırı durumunda ne ölçüde zarar göreceğini belirlemek için ABD donanmasına bağlı gemiler San Francisco kentine bakteriden oluşan bir bulut püskürttü. Çok sayıda insan zatürree benzeri belirtiler göstererek hastalandı.

1951
Savunma Bakanlığı hastalığa neden olan bakteri ve virüslerin kullanıldığı açık hava deneyleri başlattı. 1969 yılına kadar süren bu deneylerde geniş kitlelerin bu bakterilere maruz kaldığından kuşkulanılıyor.

Sentetik virüsle hastalık ürettiler
1953
ABD ordusu, kimyasal maddeleri dağıtmak konusunda ne kadar etkin olduklarını belirlemek amacıyla Fort Wayne, Minneapolis, Winnipeg, St Louis ve Leesburg, Virginia'da çinko kadmiyum sülfür gazıyla yüklü bulutlar saldı.

Ordu, Donanma ve CIA'nın ortaklaşa gerçekleştirdiği deneylerde New York ve San Francisco'da yaşayan on binlerce kişi solunum yoluyla bulaşan mikroplara maruz bırakıldı.

CIA, MKULTRA projesini başlattı. Resmi olarak 11 yıl süren bu araştırma programı, zihin kontrolünde kullanılabilecek ilaçların ve biyolojik silahların üretimi ve denenmesi için tasarlanmıştı.

1955
Geniş kitlelere biyolojik maddeleri bulaştırabilme yeteneğini ölçmek isteyen CIA, ordunun biyolojik silah cephaneliğinden alınmış bir bakteriyi Florida'daki Tampa Körfezi'ne saldı.

1956
Amerikan ordusu, sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekleri Georgia'nın Savannah ve Florida'nın Avon Park bölgelerine bıraktı. Her deneyin ardından kendilerini kamu sağlığı görevlileri olarak tanıtan ordu ajanları mikrobun kurbanlar üzerindeki etkilerini inceledi.

1960
Savunma Bakanlığı, Avrupa ve Uzakdoğu'daki halklar üzerinde LSD'yle ilgili saha denemeleri yapılması için onay verdi. MKULTRA kapsamında Avrupa'da yapılan deneyin kod adı Üçüncü Şans Projesi, Asya'dakine de Derbi Şapkası Projesi denildi.

1964
CIA ve Savunma Bakanlığı, ortaklaşa, zihin kontrol tekniklerinin araştırıldığı MKSEARCH Projesi'ni başlattı. Aynı yıl resmen sona erdirilmiş gözüken MKULTRA Projesi aslında MKSEARCH Projesi'yle birleştirilmişti. MKSEARCH Projesi, davranış ve algı bozukluklarına yol açan kimyasallar (uyuşturucular) yoluyla insan davranışlarını yönlendirme çalışmalarına verilen ad.

1965
Philadelphia'daki Holmesburg Eyalet Cezaevi'ndeki tutuklulara, ABD'nin Vietnam Savaşı'nda bitki örtüsünü ve ormanları yok etmekte kullandığı yüksek oranda zehire sahip Portakal Gazı'nın kimyasal bileşeni olan dioksin verildi. Tutukluların daha sonra kanser taramasından geçirilmeleri, Portakal Gazı'nın başından beri kanserojen bir madde olduğundan kuşkulanıldığını gösterdi.

1966
CIA, yine MKULTRA'nın devamı olan Proje MKOFTEN'ı başlattı. Bu, belli kimyasalların insanlar ve hayvanlar üzerindeki zehirleyici etkilerini araştıran bir projeydi.

ABD ordusu tarafından New York kenti metrosuna Bacillus subtilis mikrobu verildi. Ordu bilim adamlarının bakteriyle dolu ampulleri havalandırma ızgaralarına atmaları sonucu bir milyonun üzerinde insan bu zehirli havayı soludu.

1967
CIA ve Savunma Bakanlığı, yine biyolojik ve kimyasal silahları denemeyi amaçlayan MKNAOMI Projesi'ni hayata geçirdi.

1969
Savunma Bakanlığı'ndan Dr. Robert MacMahan , 5-10 yıl içerisinde, ''insanın bağışıklık sistemine saldıran ve hiçbir ilaçla tedavi edilemeyen sentetik bir virüs geliştirmek için'' Amerikan Kongresi'nden 10 milyon dolar ödenek talep etti.

1970
Ödeneğin sağlanmasının ardından CIA gözlemi altında yürütülen proje, ordunun çok gizli biyolojik silah tesisi olarak bilinen Fort Detrick'teki Gizli Operasyonlar Bölümü'nde başlatıldı. Burada, AIDS benzeri virüsleri ayrıştırmak için moleküler biyoloji teknikleri kullanıldığı yolunda spekülasyonlar giderek arttı.

ABD, DNA'larındaki genetik değişiklikler ve varyasyonlar nedeniyle hassas olan belli etnik grupları hedef almak ve yok etmek amacıyla tasarlanmış ''etnik silahları'' geliştirme çalışmalarını yoğunlaştırdı (Military Review, Kasım 1970).

1975
Fort Detrick'deki Biyolojik Silah Merkezi'nin virüs bölümüne Fredrick Kanser Araştırma Tesisleri adı verilerek Ulusal Kanser Enstitüsü'nün (NCI) denetimine verilir. ABD Donanma sı'nın burada kansere neden olan virüsleri geliştirmek amacıyla özel bir virüs kanser programı başlattığı tahmin ediliyor. Bilim adamları burada, aynı zamanda, hiçbir bağışıklığın bulunmadığı bir virüs ayrıştırdılar. Bu virüse sonradan HTLV (İnsan T- hücresi Lösemi Virüsü) adı verildi.

1977
Senato'da yapılan oturumlarda 239 yerleşim bölgesinin 1949-1969 yılları arasında biyolojik maddelerle zehirlendiği doğrulandı. San Francisco, başkent Washington, Key West, Panama Kenti, Minneapolis ve St. Louis bu bölgelerden sadece birkaçı.

1978
Salgın Önleme Merkezi (CDC) tarafından gerçekleştirilen deneysel Hepatit B aşılama çalışmaları New York, Los Angeles ve San Francisco kentlerinde başladı. Araştırma denekleri bulmak için verilen ilanlarda özellikle çok eşli eşcinsel erkekler arandığı vurgulandı.

1981
İlk AIDS vakalarının New York, Los Angeles ve San Francisco'daki eşcinsel erkekler arasından çıktığı doğrulandı. Bu vakaların ortaya çıkması AIDS'in Hepatit B aşısı yoluyla bulaştığı yönünde spekülasyonların da yayılmasına neden oldu.

1985
Öldürücü bir koyun virüsü olan VISNA HTLV'ye (İnsan T-hücresi Lösemi Virüsü) çok benzediği ortaya çıktı. Bu benzerlik, iki virüsün ortak evrimsel ilişkisine işaret etmekteydi.

1986
Ulusal Bilimler Akademisi Tutanakları'na (83: 4007-4011) göre HIV ve VISNA virüsleri, HTLV ile neredeyse aynıydı (ufak bir kısım hariç yüksek oranda benzerlik taşıyordu). Bu bilgi, HTLV ve VISNA virüslerinin, doğada hiçbir bağışıklığı bulunmayan yeni bir virüs ayrıştırmak amacıyla birleştirilmiş olabileceği spekülasyonlarını doğurdu.

Kongre'ye sunulan bir rapor, ABD hükümetinin ürettiği bu yeni virüslerin, aralarında dünyada bilinen hiçbir tedavisinin bulunmayacağı şekilde genetik mühendislik yoluyla üzerlerinde oynanmış virüslerin ve kimyasal maddelerin bulunduğu gerçeğini ortaya koydu.

1987
Savunma Bakanlığı, biyolojik silah geliştirilmesini yasaklayan uluslararası bir sözleşme bulunmasına karşın, ülke çapında 127 tesiste ve üniversitede araştırma çalışmalarını sürdürdüğünü kabul etti.

1994
Houston'daki MD Anderson Kanser Merkezi'nden Dr. Garth Nicholson, ''gen izleme'' adı verilen bir teknikle, Çöl Fırtınası Operasyonu'ndan dönen askerlerin birçoğunda, biyolojik silah yapımında kullanılan bir mikrop olan mycoplasma incognitus'un değiştirilmiş bir cinsini keşfetti. Moleküler yapısının yüzde 40'ına HIV protein tabakası katılmış olması mikrobun insan yapımı olduğunu göstermektedir.

Senatör John D. Rockefeller , Savunma Bakanlığı'nın en az 50 yıldır yüz binlerce askeri personeli deneylerde kobay olarak kullandığını ve bilinçli olarak tehlikeli maddelere maruz bıraktığını açıklayan bir rapor yayımladı. Bu maddelerin arasında, hardal gazı, sinir gazı, radyasyon ve Körfez Şavaşı sırasında kullanılan kimyasallar bulunuyor.

1995
ABD Hükümeti, insanlar üzerinde tıbbi deneyler gerçekleştirmiş Japon savaş suçlularına ve bilim adamlarına biyolojik silah araştırmalarıyla ilgili bilgi karşılığında maaş ve dokunulmazlık teklif ettiğini kabul etti.

Dr. Garth Nicolson , Körfez Şavaşı'nda kullanılan biyolojik silahların Houston, Teksas ve Boca Raton Florida'da üretildiğini ve Teksas Cezaevi'ndeki tutuklular üzerinde denendiğini gösteren kanıtları ortaya serdi.

1996
Savunma Bakanlığı, Çöl Fırtınası'na katılan askerlerin kimyasal maddelere maruz kaldığını kabul etti.

1997
Seksen sekiz Kongre üyesi, biyolojik silah kullanımı ve Körfez Savaşı Sendromu ile ilgili soruşturma açılmasını talep eden bir mektup imzaladı.

TÜRKİYE

1999
Em. Kur. Albay Baha Kadıoğlu;Türkiye l977'li yıllar içinde beyin kontrol yöntemlerinin harp şeklinde uygulandığı ve bunun korkunç kâbusunun yaşandığı bir ülke olmuştur. Bu görünmez harb gelecek yıllarda da devam edecektir. Yalnızca fiziki tedbirlerle önlenmesi mümkün görülmemektedir. Alınacak tedbirleri öğrenmek için en kısa zamanda parapsikolojik çalışmalara girmek mecburiyetindeyiz.

2000
İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu kartal cezaevi’nde başlayan “ŞOK”, Elektrik Tesiri ve Radyo Sinyal Dalgalrıyla “TELEGRAM” İşkencesine maruz kaldı.

2007
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun Beşiktaş Adliyesinde'ki davasında TELEGRAM- ZİHİN KONTROL faaliyeti 7 yıl sonra ilk defa hakim tarafıdan tutanak kaydına geçildi.

1999…2010.
Devlet eliyle devam eden TELEGRAM- Zihin Kontrol faaliyetleri DEVLET İÇİNDEKİ ÇETE tarafından hala sürmektedir.


Kendi canavarlarından korkuyorlar

ABD, önceki yıllarda 10 bin kişinin katılımıyla tarihinin en büyük terör tatbikatlarından birisini düzenledi. Tatbikatta, biyolojik ve kimyasal silahlarla düzenlenen saldırılarda neler yapılacağı gözden geçirildi. Tatbikatın ilk gününde New Jersey'e biyolojik saldırı, Connecticut kıyısındaki bir limana da kimyasal saldırı düzenlendi. 16 milyon dolara malolması beklenen ve ABD İç Güvenlik Bakanlığı'nca düzenlenen tatbikata İngiltere ve Kanada'dan da yetkililer katıldı.

ABD, denek olarak kullandığı insanlara LSD dahil birçok kimyasal verdi

Amaç beyin kontrolü
Sovyetler'in geliştirdiği düşünülen biyolojik silahları ve beyin yıkama yöntemlerini örnek alan ABD, 1947 yılında CIA'nın kurulmasıyla bir dizi zihin kontrol projesinin ilkini başlattı. ABD'ye getirilen Nazi doktorlar da bu projelerde yer alacaktı. Manhattan Projesi adı altında atom bombasını geliştiren hükümet gizli projeler konusunda büyük tecrübe kazanmıştı. Zihin kontrol deneylerinde insanların kullanıldığı bu programların kod adları, ''CHATTER, BLUEBIRD, ARTICHOKE, MKULTRA, MKSEARCH ve MKDELTA'' idi.

Neredeyse tüm ülkeyi sarmış olmasına karşın yıllarca büyük gizlilikle sürdürülen bu deneylerde olan bitenden habersiz insanların, küçük çocukların, akıl hastalarının, tutukluların kullanıldığı belirlendi. Deneyler sırasında ölümlerin meydana geldiği; birçok deneğin dengesini kaybettiği ve bazılarının intihara kalkıştıkları bugün artık kesin olarak biliniyor. CHATTER (gevezelik) Projesi, Sovyetler'in casusları, esirleri itiraf ettirmek için kullandıkları ilaçların 'başarısına' karşılık olarak geliştirilmişti. Araştırma, casusların sorguları sırasında kullanılabilecek ilaçların belirlenmesi ve denenmesi üzerine odaklanmıştı. CHATTER Projesi, 1953 yılında resmen sonlandırıldı. Çalışmalarını insan davranışlarını kontrol yönünde genişletmek isteyen CIA, teşkilatın başı Allen Dulles 'ın onayıyla 1950 yılında BLUEBIRD (bir tür muhabbet kuşu) Projesi'ne başladı. Bu programın hedefleri şöyle sıralanıyordu: 1) Personelden izinsiz bilgi sızdırılmasını önleyecek bir yöntem geliştirmek, 2) Özel sorgulama teknikleri yoluyla bireyin kontrol edilmesinin mümkün olup olmadığının araştırılması, 3) Hafıza geliştirme yöntemlerinin araştırılması, 4) CIA personelinin düşman kontrolüne geçmesini önlemek için savunma teknikleri geliştirmek. BLUEBIRD Projesi'nin kod adı, 1951 Ağustos'unda ARTICHOKE (enginar) Projesi olarak değiştirildi. Bu projenin hedefi de hipnoz ve çeşitli kimyasalların kullanımı yoluyla sorgulama tekniklerinin araştırılmasıydı. Bu program da 1956'da noktalandı. Ancak ARTICHOKE Projesi'nin durdurulmasından 3 yıl önce, yani 13 Nisan 1953'te CIA Başkan Yardımcısı Richard Helms 'in önerileri doğrultusunda MKULTRA Projesi başlatıldı. MK harflerinin Mind Kontrolle (zihin kontrolü, kontrolle kelimesi İngilizce 'control' ün Almanca karşılığı) kelimelerinin kısaltması olduğu tahmin ediliyor. MKULTRA Projesi kapsamında insan davranışlarını kontrol etmek amacıyla kullanılan yöntemler arasında radyasyon, elektroşok, hipnoz, başta LSD olmak üzere çeşitli kimyasallar, askeri araç gereçler, işkence aletleri, psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, antropoloji gibi sosyal bilimler vardı. MKULTRA'nın yurtdışı için geliştirilenine de MKDELTA adı verilmişti. MKULTRA şemsiyesi altında tanımlanan 150 kadar projeden en ünlüsü olan MONARCH Projesi, resmi olarak 1960'ların başlarında Amerikan ordusu tarafından başlatıldı. (Gayri resmi olarak çok daha önceden başladığı biliniyor.) MONARCH Projesi halen ulusal güvenlik nedenlerinden ötürü 'çok gizli' olarak sınıflandırılmış durumda. Bu korkunç deneylerin gerçekleştirildiği yerler arasında 44 üniversite, 15 bilim vakfı, 12 hastane, 3 hapishane ve ilaç şirketleri bulunuyordu. Araştırmalarda dünyaca ünlü psikiyatrlar, psikologlar ve beyin cerrahları yer alıyordu. Zihin kontrol çalışmalarında CIA ile işbirliği yapanlar arasında Amerikan Psikoloji Derneği, Amerikan Psikiyatri Deneği'nin eski başkanları, Biyolojik Psikiyatri Topluluğu ve ödüllü psikiyatrlar vardı. ABD'de zihin kontrol deneyleri sadece CIA tarafından değil ABD Ordu Haber Alma Dairesi ve Ordu Kimyasal Silahlar Ofisi tarafından da yürütüldü. Askerlere birer kâğıt imzalatarak kobay olmaları sağlandı. MKULTRA belgelerinin büyük bölümü yine programı başlatan kişi olan CIA Başkanı Richard Helms'in emriyle 1972'de yok edildiği için insanlar üzerinde zihin kontrol deneylerinin gerçek boyutu belki de asla bilinemeyecek.

Tüyler ürperten ifadeler

Biyolojik saldırı korkusuyla yaşayan ABD'de hastalalıklara karşı her türlü önlemi alınıyor. ABD'nin işgal ettiği ülkelerde ise çocuklardahil birçok kişi kullanılan silahlardan dolayı çaresiz durumda kalıyor.

MKULTRA Projesi'nin ilk olarak 1975 yılında başkanlığa bağlı Rockefeller Komisyonu tarafından gün ışığına çıkartılmasının ardından Senato'nun sağlıktan sorumlu alt komitesi, CIA'nın insanlar üzerinde yaptığı deneylerle ilgili tüyler ürperten ifadeler dinledi. Günümüze kalan belgeler ve tarihçiler, bilim adamları ve gazeteciler tarafından yapılan araştırmalar, CIA'nın MKULTRA kapsamında özellikle radyasyon ve LSD'nin kullanıldığı deneylere ağırlık verdiğini gösteriyor. Bu deneyler, CIA personeline, askerlere, casuslara, fahişelere, akıl hastalarına ve sıradan insanlara tepkilerini ölçmek için, çoğu durumda deneğin haberi olmadan LSD verilmesini içeriyordu. Bu tür deneylerde eroin, meskalin, skopolamin, marihuana, alkol ve sodyum pentatol gibi maddeler de kullanıldı. MKULTRA Projesi'nde görevli biyolojik silah uzmanı Dr. Frank Olson , 28 Kasım 1953 tarihinde, kendisinden habersiz içkisine karıştırılan LSD'nin etkisi altındayken Manhattan'da bir otelin 13. katından atladı. Ailesi Dr. Olson'un gerçek ölüm nedenini 22 yıl sonra MKULTRA ile ilgili bilgiler ilk ortaya çıkmaya başladığında öğrendi. Harold Blauer adında bir profesyonel tenis oyuncusunun da gizli bir meskalin deneyi sırasında öldüğü sonradan ortaya çıktı. ABD Donanması'ndan emekli Wayne Ritchie , 1957'de katıldığı bir Noel partisinde kendisine gizlice LSD vermekle suçladığı CIA aleyhine geçen yıl 12 milyon dolarlık bir tazminat davası açtı.

Biyolojik silah çalışmaları sürüyor

Başkan George W. Bush , kitle imha silahları üreterek uluslararası sözleşmeleri ihlal etmekle suçladığı Irak'a harekât emri verdiği sıralarda ABD'nin, İngiliz ordusunun da yardımıyla yeni nesil biyolojik ve kimyasal silahlar geliştirme çalışmalarını sürdürdüğü iddia ediliyor. Bundan üç yıl önce İngiliz The Guardian gazetesine demeç veren ABD'li mikrobiyoloji profesörü Mark Wheelis ile İngiliz uluslararası savunma profesörü Malcolm Dando , ABD'nin biyolojik misket bombaları, antraks ve kalabalık insan gruplarının söz konusu olduğu durumlarda kullanılacak öldürücü olmayan silahlar üzerinde çalıştığını iddia etmişlerdi.

CIA'NIN ABD DIŞINDAKİ PROJELERİ

Yurtdışında 'üçüncü şans'
CIA projeleri arasında yurtdışında da gerçekleştirilenler vardı. Özellikle yurtdışı için tasarlanan MKDELTA programı Avrupa ve Asya ayağı olarak ayrılmış ve bunlara Üçüncü Şans ve Derbi Şapkası projeleri adı verilmişti. Ancak bu konuda belgeye ulaşılamamıştır. Senato'da yapılan oturumlarda da bu projeler hakkında bilgi sahibi olan tanığa rastlanmadı. Ancak Kanada'da MKULTRA kapsamında çok çeşitli deneyler yürütüldüğünü kanıtlayan belgeler bulunuyor. Bunlardan en iyi bilineni Dr. Ewen Cameron tarafından 1950-1965 yılları arasında Montreal'deki Allen Memorial Enstitüsü'ndeki hastalara elektroşok ve deneysel ilaçlar verilmesini kapsayan deneylerdir. 1992 yılında bu deneyler ortaya çıktığında Dr. Cameron da hastalarının çoğu da ölmüştü.

ABD'Lİ PSİKİYATRİST ROSS'UN ARAŞTIRMASI:

'Mançuryalı Aday' gerçekti
Kişilik bölünmesi konusunda uzman olan ABD'li psikiyatr Colin A. Ross , günümüze kalan belgeler üzerinde yaptığı uzun süreli araştırmalardan sonra kaleme aldığı ''Bluebird: Psikiyatrlar Tarafından Kasıtlı Olarak Yaratılan Bölünmüş Kişilik'' adlı kitabında şöyle yazıyor: ''BLUEBIRD Projesi'nde CIA, kasıtlı olarak kişilik bölünmesi yarattığı deneklerini gizli operasyonlarda kullanmaya çalışmıştır. Belgelerin incelenmesi sonucu bu inanılmaz deneylerde, 11 yaşındaki çocukların beyinlerine elektrodlar yerleştirildiği, 7-11 yaşları arasındaki çocuklara haftalarca, her gün, günde 150 mg LSD verildiği ve elektroşok yoluyla deneklerin hafızalarının silindiği, hayvanların beyinlerine elektrod yerleştirerek kimyasal ya da biyolojik saldırılarda kullanma çalışmaları yapıldığı biliniyor. 'Mançuryalı Aday' (orijinali 1962 yılında çekilen ve beyin yıkama yöntemlerini konu alan bir film) kurgu değil gerçektir ve CIA tarafından 1950'lerde BLUEBIRD ve ARTICHOKE zihin kontrol programlarında yaratılmıştır.''

Tarih Sayfası - 1 ; CIA ‘den Devşirilen Hücre Tipi Politika! 12 Eylül ve İBDA






F Tipi beyin yıkar


F Tipi cezaevleri ile ilgili tartışma ve eylemler sürerken, "hücre sistemi" uygulamasının, ABD'li ünlü psikiyatrist Dr. Edgar Schein'in kaleme aldığı, "Beyin Yıkama Özel Varyantları" adlı kitapta yer alan programla paralel olduğu ortaya çıktı.

ABD'li psikiyatrist Edgar Schein'in 1960'lı yılların başında hazırladığı "Beyin Yıkama Özel Varyantları" adli projesinde ortaya koyduğu, devletlerin hücre tipi hapishanelerde uygulayacakları temel program ve cezaevlerinde mahkumların nasıl yaşatılması gerektiğini düzenleyen 24 maddelik program, Türkiye'de yaşanan F Tipi Cezaevleri tartışmasında devletin öne sürdüğü argümanlar ile paralellik gösteriyor. Hücrelerin yaratıcısı olarak anılan Dr. Schein'in geliştirdiği programda, mahkumların izole edilen bölümlere yerleştirilmesi gereğinin altı çizilirken, bununla mahkumlar arası ilişkilerin bir şekilde kopacağı ya da ciddi bir şekilde zayıflatılacağı belirtiliyor.

Mahkumlar arasındaki grup olma normlarının parçalanması ve dağıtılması gereğine dikkat çekilen programda, mahkumların toplumsal düzenlerinden vazgeçtikleri ve tamamen izole oldukları bir grup düşüncesinin yaratılması gereği vurgulanıyor. Mahkumlar arasındaki her türlü dayanışma desteğinin yok edilmesinin altının çizildiği programda, mahkumların cezaevi koşullarını, yakınlarına ve arkadaşlarına yazmalarının engellenmesi gerektiği kaydediliyor.

Yeni Gündem 01.09.2000


'HÜCRE TIPI ÖLDÜRÜR'

Cezaevlerinin içinde ve disinda son zamanlarda olaylar çikmasina neden olan F Tipi cezaevlerinin, yetkililerin görüslerinin aksine mahkumun ruh yapisini daha agresif yaptigi ve sosyal davranis bozukluklarina yol açtigi belirtiliyor. Türk Tabibleri Birligi tarafindan yayimlanan 'Toplum ve Hekim' dergisinin 1997 Kasim sayisinda yayimlanan bir raporda, hücre tipi cezaevinin mahkumlarda heyecan, anlama ve karar verme bozuklugu, çocukluga giden bir davranis ve sosyal iliski bozukluklarina yol açtigi ifade ediliyor. Konuyla ilgili raporda, hayvanlar üzerinde yapilan deneylere yer verilirken su noktalar göze çarpiyor:

"Erişkin dönemlerde izole edilen farelerde sosyal davranis bozukluklari gözlenmistir. Akranlarindan ayrilan hamsterlarda ise kilo artisi, çevre ve karsi cinse ilgi kaybi görülmüstür. Benzer sekillerde akranlarindan ayrilan maymunlarda da bir çesit depresyon gelistigi izlenmistir."

Öte yandan, Bakanlik tarafindan hazirlanan Cezaevi El Kitabi'ndan da örneklerin verildigi raporda, Adalet Bakanligi'nin hücre tipi cezaevini onayladigi görüsüne yer veriliyor. El kitabinda şu satirlar ise dikkat çekici:

"Teröristler birbirleriyle haberlesmemelidir. Çünkü terörist haberlesmedigi zaman sudan çikmis balik gibi ölür. Baska bir ifade ile teröristi ruhen ve fikir bakimindan besleyen kaynaklar veya kanallar kesilip kurutulunca, onun devrimci, yani yikici yani ölür."


TARİH 12 EYLÜL, DUVARLARİN ARDINI ANLATTILAR

- 12 Eylül döneminde girdigi cezaevinde 1.5 yil hücrede kalan Memik Horoz, hücreden çiktiktan sonra arkadaslarini taniyamaz hale geldiklerini belirterek, "Yüzünden taniyamiyorsun. Bir tek sesi kulaginda kaliyor. Sesini duyunca, 'Aa sen o degil misin?' diyorduk" dedi. IHD Istanbul Subesi tarafindan düzenlenen "Duvarlarin arkasinda insan haklari" konulu forum dün Tarik Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde yapildi. Toplantiya çok sayida tutuklu yakini, insan haklari savunuculari, dernek temsilcileri, uzman ve yazar ile uzun süre cezaevlerinde hücrede kalan magdurlar katildi. Tutuklu yakinlari isiklari söndürülen salona ellerinde Ulucanlar Katliami'nda yasamini yitiren tutuklularin fotograflariyla girerek mumlar yakti.

Hücre magdurlari Daha sonra söz alan ve 1981 ile 1991 yillari arasinda çesitli cezaevlerinde tutuklu kalan ve bu süre içinde toplam üç yil hücrede yatan Memik Horoz, yasadiklarini söyle anlatti: "Cezaevinde her seyi iskence aleti haline getirmislerdi. Sagmalcilar'da 1.5 yil hücrede kaldim. Benim gibi çok sayida arkadas böyle kaldi. Hücredeyken arkadaslarimizi tipini, yüzünü unutmustuk. Sadece bazen biribirimize seslenerek, kimin kim oldugunu unutmamaya çalisiyorduk. Bir buçuk yil sonra bizi havalandirmaya çikardilar. Kimse biribirini tanimiyor. Birbirimize bakiyoruz, çikaramiyoruz. Daha sonra bazilari aralarinda konusuyor. Sesini duyuyoruz. Aa sen o degil misin diyorduk. O sekilde birbirimizi taniyorduk."


05 Mayis 2000
KARTAL CEZAEVI'NDE BULUNAN IBDA-C DAVASINDA TUTUKLULARIN DURUMLARI ILE ILGILI GÖZLEM RAPORU
GIRIS
Mazlumder Istanbul Subesine basvuruda bulunarak Kartal Cezaevinde tutuklu bulunan eslerinin halen "hak ihlallerine ugradiklari" gerekçesiyle yaptiklari açlik grevinden dolayi, magdur olduklarini ifade eden bir grup basvurucunun yardim talebi üzerine durumu yerinde tespit etmek amaciyla anilan cezaevine gidilmis, bahsi geçen tutuklularla görüsülmüs,tespitler yapilmis sonuçta bu rapor hazirlanmistir.
I- SIKAYETLER •
II- Açlik Grevinin Baslamasi 28.04.2000 tarihi itibariyle halen sayisi kesin olarak belirlenememekle beraber 30 civarinda tutuklunun açlik grevinde oldugu belirtilmistir. Sayinin kesin olarak belirlenememesinin sebebi, açlik grevini gerçeklestiren tutuklularla hiç kimsenin görüsme imkaninin olmamasidir. Açlik grevinin gerçeklestirenlerden ikisinin kismi felç geçirdigi ve revirde tedavi altina alindigi beyan edilmektedir. Açlik grevinin sebebi olarak asagida belirtilen hak ihlalleri gösterilmis, bu hak ihlallerinin giderilmesi yönünde taleplerin yazili olarak cezaevi idaresine ve savciliga bildirildigi ancak, hiçbir iyilestirmenin yapilmadigi vurgulanarak son çare olarak süresiz açlik grevine gidildigi ifade edilmistir. Görüsme gerçeklestirdigimiz tutuklular açlik grevinin baslangicinda durumu yazmis olduklari dilekçeler ile Adalet Bakanligi, Içisleri Bakanligi ve Saglik Bakanligina bildirdiklerini ve öz itibariyle insan onuruna yakisir bir sekilde yasamlarini sürdürmeyi talep ettiklerini belirtmislerdir. • Hücreler Tutuklular Metris Cezaevinden buraya sevk edildiklerinde 10-15 gün süresince 4-5 m2 lik hücrelerde tek baslarina kalmislardir.

Bu büyüklükteki hücrelerin çok sagliksiz oldugu , mazgallarin kapi altlarinda oldugu ve burada insan onuruna yakismayan bir sekilde tutulduklarini, Salih Mirzebeyoglu , Sadettin Ustaosmanoglu ve Ali Osman Zor ismindeki tutuklularin hala tek kisilik hücrelerde kaldiklari , hiçbir sekilde bir insan sesini duyamadiklari ve kimseye de seslerini duyuramadiklari bir ortamda kaldiklarini beyan etmislerdir. •

Güvenlik ve Aramalar Cezaevinin iç kisminda da asker bulundugu yasalara aykiri olan bu durumun rahatsizlik verdigi dile getirilen diger bir husustur. Çok hassas elektronik cihazlardan geçildigi halde hem blok girisinde hem de kogus girisinde arama yapildigi , Kartal Cezaevine ilk geldiklerinde de arama sirasinda tamamen çiplak hale getirildiklerini beyan etmislerdir. Ayrica siklikla koguslarda arama yapildigi, bu aramalar esnasinda 3 kisilik odalari 30 kisilik asker grubunun aradigi , birçok hak ihlallerinin ve onur kirici davranislarin oldugunu belirtmislerdir.

Söyle ki; aramalar esnasinda tutuklularin disari çikarildigi , bütün çöplerin , yiyeceklerin , içeceklerin , temiz ve kirli giysilerin ve diger bütün esyalarin bir araya kogusun ortasina döküldügü ve kogusun rezalet bir duruma geldigi belirtilmistir. Bütün bunlar olurken tutuklulara hakaret edildigi ve psikoloji rahatsizlik olusturacak davranislarda bulunuldugu özellikle, kabe resmi, Kur'an'i Kerim, seccadeleri ve tesbihlerinin çöplerinin arasina atildigi, böylelikle tahrik edilmek istenildiklerini bildirmislerdir. Bu aramalardan sonra gerekli temizlik ve düzenleme tutuklular tarafindan yapildiktan hemen sonra tekrar arama yapilarak ayni islemlerin tekrarlandigini belirtmislerdir. • Fiziki Durum , Havalandirma ve Saglik Tutuklular, bulunduklari bölümlerin yagmur aldigini, islak yataklarda yatmak zorunda kaldiklarini, havalandirma bölümünün tellerle kapli olmasindan dolayi kogus ile havalandirma arasinda bir fark göremediklerini , bu nedenle havalandirma ile ilgili haklarini kullanamadiklarini, kitap okuma imkanlarinin olmadigini, spor imkani taninmadigini ve iç organlarinda bozulma sikayetlerinin her geçen gün arttigini dile getirmislerdir. Bu durumun tutuklulari umutsuzluga yönelttigi özellikle belirtilmistir.

Hemen hemen bütün mahkumlar ve tutuklularin durusmalara giderken ellerinin önden kelepçelendigini ancak kendilerinin ellerinin arkadan kelepçelendigini , bu nedenle ciddi derecede omuz agrilari çektiklerini ve bu onur kirici bir uygulama olmasi dolayisiyla bu uygulamanin sona ermesini istediklerini bayan etmislerdir. •

Ziyaretçi ve Avukat Görüsleri En yogun belirtilen sikayetlerden birisi de ziyaretçiler ve yakinlarla görüs durumudur. Özellikle tutuklu yakinlarinin da dile getirdigi bir sorun bu. Tutuklularin es ve yakinlari bazen aksama kadar beklediklerini ve bu bekleme sonrasinda kendilerine bugün görüs yok denilebildigini belirtiyorlar. Bazen de saatlerce bekleyip , çok yogun ve onur kirici sekilde aramalardan geçtikten sonra sadece birkaç dakika görüsebildiklerini, çocuk görüsünün ise önceleri hiç olmadigini simdi ise bazen çok kisa görüsebildiklerini beyan etmislerdir. Avukat görüsü ile ilgili yasanan problem ise; Avukat ile görüsler için ayrilan kabin sayisi kisitli oldugundan avukatlar ile yetersiz sürede görüsebildiklerini beyan etmislerdir.
III- TALEPLER : Tek kisilik hücrelerde kalan arkadaslarinin bu tek kisilik hücrelerden çikarilmasi ve tutuklularin birbirleri ile görüsme imkanina kavusmasi • Cezaevi iç kisimdaki askerin çikmasi • Ziyaretlerin kesintisiz ve tam gün olmasi ile çocuk görüsünün saglanmasi • Kitap okuma ve spor gibi sosyal ve kültürel etkinlik yapilabilmesi • Avukat görüsünde olusan sikintilarin giderilmesi • Aramalarda yogunlasan hakaret ve tehdit içeren sözler söylenmemesi ve bu aramalar sirasinda koguslarin kirletilmemesi ve yiyeceklerin ortaya dökülmemesi • Ibadet için kullanilan ve özellikle dini açidan özellik arz eden Kabe resmi , seccade ve benzeri esyalarina hakaret edilmemesi ve bu esyalara zarar verilmemesi
IV- III- IDARENIN TUTUMU: Raporumuza konu olan basvuru ve bunun neticesinde IBDA-C'li tutuklularin ifade ettikleri sikayet ve talepler ve açlik grevi ile ilgili olarak Kartal Cezaevi idaresinin görüsünü de almak istedik. Zira bu tarz çalismalarimizda taraflarin görüsünü almak ve bunu da raporumuza ilave etmek seklinde bir usul kullanmaktayiz. Bundan yola çikarak Kartal Cezaevi 1. Müdürü Recep Gögüs 'ü arayarak tarafimiza yapilan basvuruyu ve bu basvuru sonunda bize ulastirilan sikayetler ve açlik grevi ile ilgili bilgileri kendisine söyledik ve görüsünü almak istedigimizi belirttik. Ancak Recep Gögüs kendisinin "göreve yeni basladigini, bu nedenle bilgi sahibi olmadigini bahsettigimiz konular ile ilgili olarak bize bir açiklama yapamayacagini" belirtmistir. Kendisine bu konuda Kartal Cezaevi idaresinden bilgi almak istedigimizi ve bu konuda kimden bilgi alabilecegimizi sordugumuzda Kartal Cumhuriyet Bassavcisi'ndan bilgi alabilecegimizi belirtmistir. Bunun üzerine Bassavci Hüseyin Poyrazoglu'na ulasmaya çalistik. Ancak kendisini defaatle aramalarimiz ve görüsmek için yaptigimiz müracaatlar maalesef sonuçsuz kalmistir. Bu nedenle raporumuzda idarenin görüsünü sunamamaktayiz.
V- IV- KANAATIMIZ: Görüsmüs oldugumuz tutuklu ve tutuklu yakinlarinin bizlere beyan ettikleri bilgileri yukarida sunmus bulunmaktayiz. Bizler Kartal Cezaevi ziyaretimiz sirasinda Avukat görüsü konusundaki sikintilari bizzat yasadik. Avukat görüs kabinlerinin sinirli sayida olmasi; görüsme sirasi beklemek ve kisa süreli görüsme yapmak neticelerini dogurmaktadir. Tutuklu yakinlarinin da görüsme için uzun süre bekledikleri ve sira ile alindiklarindan bekleyisler uzadigi ve görüs süresinin de buna bagli olarak kisa sürebildigini müsahede ettik. Gözlemledigimiz diger bir husus ise tutuklu yakinlarinin açlik grevinde bulunan yakinlarinin sagliklarindan ve hayatlarindan duyduklari endise olmustur. Birçok tutuklu yakini yetkililere sözlü ve yazili ulastiklarini ancak hiç kimsenin bu açlik grevini bitirmek için çaba sarf etmedigini söylemislerdir. Yakinlarin duyduklari bu endise ve kaygi açlik grevinin bugün itibariyle 47. güne ulastiginin beyan edilmesi ile had safhaya ulasmistir. Açlik grevini gerçeklestirdigi beyan edilen kisilerin tamami tutukludur. Baska bir deyisle suçlulugu sabit oluncaya kadar tedbiren hürriyeti kisitlanan kisilerdir. Suçu sabit olmayan kisilere yönelik hak ihlallerinin olmamasi gerektigi gibi her halde ister tutuklu ister mahkum olsun herkesin insan onuruna yarasir bir sekilde yasamlarini sürdürme haklari teminat altina alinmistir. Biz her kim olursa olsun her mahpusun insan onuruna yakisir bir sekilde yasam sürmesini istiyoruz. Bu nedenle Adalet Bakanligi ve diger ilgili kurumlarin Kartal Cezaevindeki söz konusu bu durum ile ilgili gereken incelemeleri yaparak aciliyetle hukuka aykiriliklarin tespit edilerek giderilmesi ve açlik grevinin sona erdirilmesi için gereken girisimlerin yapilmasini talep ediyoruz. Av. Gülden SÖNMEZ Av. Gönül KÜÇÜK



7. Die »Luxuszellen«

»Seht her!« schreit das Massenblatt Sabah am 24. Juni auf Seite 1: »Luxushotel im Gefängnis: Wandteppiche, Handys, 30-Kanal-Fernseher, Kühlschrank, parfümierte Klimaanlage« und zeigt Fotos der Mafiazellen im Gefängnis von Kartal. Die Öffentlichkeit soll glauben, dass Kartal das Paradies ist. Die Propaganda soll konditionieren: Die Knäste sind außer Kontrolle, die harte Hand muss durchgreifen und: reformieren. Kartal ist ein Reformknast. 1986 gebaut, war er ein sogenannter »E-Typ«: Sondergefängnis, höchste Sicherheitsstufe. Nach dem Umbau lautet die Chiffre »F-Typ«: Isolations- und Einzelzellen-»Reform«. Der Istanbuler IHD-Menschenrechtsverein legte im Frühjahr 2000 eine Studie über Kartal vor: Einzelzellen, 24-Stunden Einschluss, Klo auf der Zelle, Essen durch ein Loch in der Stahltür, kein Tageslicht, keine Sichtmöglichkeit nach draußen, kein Kontakt zu Mitgefangenen, Hofgang unter Stacheldraht, Verwandtenbesuch eine halbe Stunde pro Woche, Verbot von Lebensmittelpaketen (1999 bezifferte das Justizministerium die Tagesration eines Gefangenen: Frühstück, Mittag- und Abendessen, auf 165.000 Türkische Lira, ein Brot kostet 40.000 TL, eine Suppe 250.000 TL). Ali Osman Zor nach sechsmonatiger Totalisolation in Kartal zu seinem Anwalt: »Deine Geschmacksnerven, das Riechen, Hören, Fühlen und Sehen verflüchtigen sich. Über nichts mehr kann man lachen und weint über die kleinste Angelegenheit. Die Isolation nimmt einer Person jedes Gefühl der persönlichen Sicherheit... du fühlst dich, als könntest du in jedem Moment getötet werden. Das Ziel ist diese alles durchdringende Angst zu verstärken, Selbstmordgedanken zu erzeugen, schlussendlich deine Psyche völlig zu brechen.« Die Mafia-Gefangenen in Kartal wickeln ihre Kommunikation mit der Anstaltsleitung über Zimmerboys und Handys ab. Die Gefangenen der islamistischen IBDA-C (»Kämpfer des großen islamischen Osten«) - eine frühe Abspaltung der Hizbullah-Organisation, die sich der staatlichen Funktionalisierung als Todesschwadron gegen Kurden und die PKK verweigerte - sind dagegen in der Totalisolation. Sie sind die Testratten für das »Labor« Kartal, wie nach dem Selbstmordversuch des IBDA-C-Führers Salih Mirzabeyoglu sein Verteidiger erklärte: »Seit fünf Monaten war er ununterbrochen eingeschlossen. Zuletzt berichtete er über Stimmen im Kopf, über Halluzinationen und ein permanentes Rauschen. Er vermutet, um die Wirkung der Isolation zu potenzieren, wurden seinem Essen möglicherweise Chemikalien oder Drogen zugesetzt.« (Yeni Gündem, 30.6.2000) Auch die Gefangenen der 2. Friedensdelegation der PKK sind in Kartal. Ihr Weg für den Frieden aus dem europäischen Exil in die Türkei endete in den neuen »Europa-Zellen« (Justizminister Turk). Kartal-F-Typ, das ist die türkische Chiffre für Stammheim, den Toten Trakt in Köln-Ossendorf, Frankenthal, Moabit oder Celle. Die US-amerikanische Menschenrechtsorganisation Human Rights Watch kritisierte in einem Memorandum das Isolationsregime in Kartal. Die keinesfalls links einzuordnende Organisation verwies dabei auf eine Stellungnahme der Europäischen Kommission für Menschenrechte von 1975: »Isolation kann die Psyche und Physis nachhaltig und tiefgreifend beeinträchtigen. Festgestellt werden kann u.a. chronische Apathie, emotionale Instabilität, Verminderung der mentalen Fähigkeiten, Schlaflosigkeit, Konzentrationsstörungen.« Die damaligen Kläger waren im 7. Stock von Stammheim isoliert. Ihre Namen: Gudrun Ensslin, Andreas Baader und Jan Carl Raspe - Gefangene aus der RAF

MİRZABEYOĞLU'NA SALDIRAN ZİHİN KONTROL POLİSLERİ KİM?




Mirzabeyoğlu'nun saldırı altındayken söylediği önemli bir söz de şu: "İnsanların nasıl itirafçı yapıldıklarını anladım." Türkiyedeki birtakım itirafçıların niçin ve nasıl itirafçı olduklarını araştıracak bilim adamları çıkar ve itirafçılar da itirafçı olma sürecinde yaşadıklarını doğru anlatma cesaretini gösterirlerse, bu uygulamanın Türkiye'deki boyutları aydınlığa kavuşabilir.

Mütefekkir SALİH MİRZABEYOĞLU “TELEGRAM-Zihin Kontrolü” isimli kitabında, Devlet eliyle kendisine nasıl “TELEGRAM işkencesi” faaliyetlerinde bulunulduğunu;"Kemalizmin ideolojisini ya yazarsın, yada... Cinsi ikna çabasını" vesikalandırırken, şuan yazmaya devam ettiği “ÖLÜM ODASI B-YEDİ” isimli eserini de şöyle takdim ediyor; “HUKUKU UYGULAMA DURUMUNDA OLANLARIN HUKUK DIŞI DAVRANIŞLARININ DESTANI”.

Başka ülkelerde yaşayıp da benzer bir saldırıya maruz kalan insanların anlattıklarının özeti aşağıda, aradaki benzerliklere dikkat edin.

1-) George Farquhar: "İstihbarat ajanları tarafından 'uzaktan beyin kontrolü' deneyinde kullanılırken yaşadıklarım"

İsmim George Farquar. o6.07.l955 Edinburg, İskoçya doğumluyum.

l984'ten beri "Beyin Kontrol Polisi" ismini verdiğim istihbarat ajanları tarafından UZAKTAN MONİTÖRLE TAKİP EDİLDİĞİME İNANIYORUM.

MİKRODALGA RADYASYON SALDIRILARI ve BEYİN KONTROLÜ DENEYLERİ 1997'DE ben Kanada2da iken başladı, Avrupa'da devam etti. Ayrıca l994'ten beri polisin takip, taciz ve gözaltıları ile "siyah helikopter" tacizleriyle karşı karşıyayım.

1988 yılında "Uzaktan Beyin Kontrolü Projesi"ni ifşa etmeye ve bununla mücadeleye karar verdim. "PROJECT FREEDOM/ÖZGÜRLÜK PROJESİ" İSİMLİ WEB SİTESİNİ KURDUM. O zamandan beri aile bireylerim de polis tacizlerine ve psikotronik saldırılara maruz kalmaktalar.

l9 Ocak l999'da Londra, Avam kamarası'nda bu durum "İNSAN HAKLARININ TÜYLER ÜRPERTİCİ BİR VAHŞİLİKLE İHLALİ" olarak değerlendirilip protesto edildi.

Şimdi yaşadıklarımla ilgili çok karışık ve garip bir hikayenin anahatlarını okuyacaksınız. Yaşadıklarım bundan ibaret ve bu kadar yüzeysel değildir. Çok daha derin ve çok daha vahim şeyler yaşadım.

1982'de ailemin yaşadığı Avustralya'ya göç ettim. Orada sahip olduğum arazinin parasını ödeyebilmek için bazı suçlar işledimden l992 yılının başında tutuklandım. Kefaletle serbest kaldıktan sonra yargılanmamak için Avustralya'yı terketmeye karar verdim ve iki hafta sonra yerleşmek üzere İngiltere'ye gittim. İngiltere'ye gelince ailem beni aradı ve havaalanına gitmek üzere evden ayrılmamdan iki saat sonra polisin beni yeniden tutuklamak üzere eve geldiğini söyledi. O zaman bunun, kılpayı bir kaçış olduğunu sanmıştım. Ama şimdi biliyorum ki, POLİS BENİM ÜLKEYİ TERKETME NİYETİMİ BİLİYORDU VE KAÇIŞIMA BİLEREK GÖZYUMDU. VE O ZAMANDAN BERİ, BENİM BÜTÜN HAREKETLERİMİ İZLİYOR , NEREYE GİTTİĞİMİ VE NE YAPTIĞIMI BİLİYOR.

"SİYAH HELİKOPTER" TACİZİ: 5 Yıl önce, Mart l994'te İkoçya'nın Parth şehrinde basit bir sahtekarlık suçundan 7 aylık bir ceza için hapse girdim. Bundan (mart l994) aşağı yukarı 3 hafta önce, 24 saat kesintisiz polis takibi altında olduğumu farkettim. Bu takipte, anti-terör operasyonlarında kullanılan "siyah" bir helikopter de vardı.Bu helikopterr sürekli olarak tepepemde dolaşarak beni taciz ediyordu. BASİT BİR SAHTEKARLIK SUÇU İÇİN NEDEN BİR ANTİ TERÖR ARACI OLAN BU HELİKOPTERİ KULLANIYORLARDI?... Son araştırmaların ışığında ortaya çıktı ki; bu siyah helikopterler sadece "anti-terör" taktik araçları değildir Bunlar içlerinde "Uzaktan Beyin Kontrol Pojesi"nde kullanılan cihazlarla da donatılmışlardır.

Bir iki hafta süren bu tacizlerden sonra onların eline düşmektense kaçmaya karar verdim. 24 saat izlendiğim için bu çok zor bir işti. Kardeşim Alex'le birlikte gece sık ormanlık alana gelebilmiştik. Ormana ulaşmadan önce, beni takipte kullandıkları ve üzerinde hiçbir yazı ve işaret bulunmayan büyük minibüs (van) farkettim. Aynı araç kaçış yolumuz boyunca bir kaç yerde önümüze çıktı. Bu tepesinde iki tane uydu diski olan beyaz bir arabaydı. İçine bakmak için iyice yaklaştım, kabinde siyah önlük gibi birşeyler giymiş olan 2 adam oturuyordu, bana dik dik baktılar. Bu adamların benim takibimle ilgili olduklarını biliyordum ama ne yaptıklarını bilmiyordum. Son araştırmalat gösterdi ki; BU ARAÇ, UZAKTAN BEYİN KONTROLÜ TEKNOLOJİSİYLE DONATILMIŞ CİHAZLARIN BULUNDUĞU ÇOK ÖZEL BİR ARAÇTI.

Orman içindeki birkaç saatlik yürüyüşümüzden sonra, iyice yorgun düştük... Hava kararmıştı ve çalılar yürüyüşümüzü engelliyordu. Tam bu sırada bir düzineden fazla polis bizi kuşattı. Ellerindeki fenerleri üzerimize tutarak 30 mete kadar yakınımıza geldiler ve ıslıkla birbirlerine işaret vererek fenerler söndürdüler. Beni hemen tutuklayacaklarını umuyordum ama öyle olmadı. Gün ışıdığında şaşkınlıkla gördüm ki; ortada bir tek polis bile kalmamıştı. Bu hadiseden bir hafta sonra tutuklandım. Beni niçin hemen oracıkta tutuklamamışlardı?

POLİS TACİZLERİ: Bu bir hafta boyunca, birlikte yaşadığımız anne ve babamın daireine polis tarafından evde olmadığımız satlerde zorla girildi. Etraf dağıtıldı aile fotoğraflarımız ortalığa saçıldı ama bildiğim kadarıyla hiçbir şey alınmadı. Niçin bunu yapıyorlardı? Basit bir sahtekarlık suçunun üzerine niçin bu kadar öldüresiye düşüyorlardı?

Bunun sebebini 4 yıl sonra anlayabildim...

Sonunda Parth şehrinde tutulandım. Garip olan şu ki benimle aynı anda kız arkadaşımı da tutklamışlardı... Halbuki o buradan 300 km uzakta Manchester şehrinde yaşıyordu, benim işlediğim suçla hiçbir ilgisi yoktu ve ben onu 4 haftadır hiç görmemiştim. Bütün bunları polis de en az benim kadar biliyordu. Ama yine de onu hemen, okumakta olduğu Manchester Üniversitesi'nde tam da final sınavı sırasında tutukladılar ve benimle işbirliği yapmakla itham edip hapse attılar. Daha sonra serbest bırakıldı ve beraat etti. Birbirimizi çok seviyorduk. Son kez hapisanedeki bir mazgal deliğinden birbirimizi görebildik.

Tutuklanmadan önce üç ceza avukatı ile beş defa görüştüm. Gayem, ortada haklı bir sebep yokken polisin beni niçin bu kadar ağır şekilde taciz ettiğini öğrenmekti.

Edinburgh'lu George Moore isimli bir avukat -ki kendisi sonra benim davamı üzerine aldı-, 30 yıllık savunma avukatlığı boyunca hiçkisenin polis tarafından bu kadar ağır taciz edildiğini görmediğini söyledi.

MEDYANIN YANLIŞ BİLGİLENDİRMESİ: Mahkemem bittikten sonra medya, he zaman yatığı gibi, benim davam ile ilgili "gerçeler"i halka aktardı. Ama yapmadığı bir şey vardı; tutulanmamdan önceki bir kaç hafta boyunca polisin bana reva gördüğü ağır tacizleri anlatmak... "Resmi" polis açıklamasına göre ben, "güya" gizli bir bilgi üzerine aniden yakalanmıştım. Polisin neyi saklamaya çalıştığını 4 yıl sonra anlayabildim.

HAPİSTEN ÇIKTIKTAN SONRA: Bu hapihane tecrübemin son olmasına dair yemin ettim. Fakat dışarıda pek çok şiddetli ve olağandışı hadiselerle karşılaştım...

Bu hadiseler benim şunu tam olarak anlamamı sağladı: Biz insanlar eskiden inandığım gibi sadece vücut, beyin ve duygulardan ibaret değildik ÇOK BOYUTLU RUHİ VARLIKLARDIK.

İkinci olarak; zihnim yeni keşfettiğim bilgilere açıldıkça, herbirimizin bir parçası olduğumuz şu FİZİK DÜNYANIN, DRAMATİK BİR DEĞİŞİMDEN GEÇMEKTE OLDUĞUNU ANLADIM. BU DEĞİŞİMİN İÇİNDE UZUN ZAMANDANDIR SAKLANMAKTA OLAN GERÇEKLERİN SU YÜZÜNE ÇIKMASI DA VAR. bU GERÇEK ŞU: iNSAN IRKI "ELİT BİR DÜNYA HÜKÜMETİ" TARAFINDAN, KONROL EDİLEBİLİR HİYERARŞİK BİR YAPILANMAYA DOĞRU MANÜPLE EDİLİYOR. (..) BU YAPILANMA "GÜÇ"ÜN ÇOĞUNLUĞUNU BİR AZINLĞIN TEKELİNE VERMEYİ HEDEFLİYOR. Bu konudaki uygulama insanların çoğunluğundan gizleniyor.

Hapishane tecrübem bunları anlamamda çok yardımcı oldu. Çünkü hapishanedekiler, oynanan oyunların ve döndürülen dolapların çoğunun farkındalar.

Orada birinci elden öğrendiğim gerçeklerden biri de şu: Polis psikiyatrisleri, ilaç bağımlısı veya psikopat "potansiyel" kaatillere -ki bunların bazılarının elinde ateşli silahlar da var- hiçbir müdahalede bulunmuyorlar. Onların serbestçe dışarıda dolaşmalarına gözyumuyorlar. Bu "potansiyel" kişiler talep ettikleri halde tedavileri reddediliyor.. son araştırmaların ışığında gördüm ki; bu kişiler bilerek tedavi edilmiyor ve ileride bu proje kapsamında, bunların içlerinde bulunan katliam isteği "uzaktan Beyin Kotrolü" yoluyla manüple edilp kullanılacak YENİ DÜNYA DÜZENİ'NİN KURULUŞUNDA BUNLARDAN DA İSTİFADE EDİLECEK.BU YENİ DÜNYA DÜZENİ, 2005 YILINDAN ÖNCE DÜNYADA TEK BİR MERKEZİ HÜKÜMET VE BUNA BAĞLI ORDU, BANKACILIK SİSTEMİ, ELEKTRONİK İSTİLA VE MİKROÇİPLENMİŞ BİR İNSANLIK OLUŞTURMAYI HEDEFLİYOR

Vardığım bu sonuçtan sonra, hapisten çıkınca, hem kendimi hem de başkalarını daha derinden tanımak ve anlayabilmek için dünyayı dolaşma isteğim doğdu. Ayrıca açık görüşlü ve anlayışı kuvvetli birilerini bulup, üzerimizde oynanan bu oyunu deşifre etmek istiyordum. Ama cezamın bitimine iki gün kala bir sürprizle karşılaştım: İnterpol beni istiyordu!..

Başgardiyan beni odasına çağırarak İnterpol'den bir faks geldiğini ve Avustralya'daki suçlarım sebebiyle tahliye edilmeyip iade edilmemi istediklerini ama kendisinin bu yazıyı dikkate almayacağını söyledi. Bu bilgi doğrultusunda, tahliye edildiğim gün yeniden tutuklanacağım belli olmuştu... Ama öyle olmadı...

Bu da polisin bana oynadığı ve tahammül etmek zorunda kalacağım pis oyunun bir parçası idi...

1994 Eylülünde hapisten çıktım ama polisin 24 saat kesintisiz takip ve tacizi sürüyordu. Nereye gitsem bundan kurtulmak imkansızdı... Yutrdışında bile takip ve taciz sürüyordu.

İNTERPOL TAKİBİ VE HELİKOPTER TACİZLERİ: 1995 Mart'ında, hapishanede başladığım, meditasyon, ruhi gelişme ve yoga bilgilerimi arttırmak üzere Hindistan, Nepal ve Sri Lanka'ya seyehat ettim. Bu seyahat boyunca polis ve helikopter tacizleri devam etti. Demek ki, İnterpol'de işin içindeydi.

18 ay sonra Hindistan'dan ayrılıp Tayland, Laos, Kamboçya, Vietnam, Çin ve Japonya'yı dolaştım. 2 Yıl 4 ay süren bu seyahat boyunca İnterpol peşimi bırakmadı; takip ve tacizler devam etti. Polis helikopterinin tacizi özellikle ben meditasyon için inzivaya çekildiğim zamanlarda yoğunlaşıyordu.

Asya'dayken herbirinde 4 ay olmak üzere 4 ülkenin 7 meditasyon bölgesinde pratik yaptım. Kaldığım her meditasyon yerinde polis helikopterleri beni taciz etti. BU TACİZLERDE ÇOK AÇIK ORTAK BİR YÖN VARDI: HER MEDİTASYONA ÇEKİLİŞİMİN İKİNCİ GÜNÜ TACİZE BAŞLIYORLARDI. Helikopter, önce meditasyon binası veya manastırın çevresinde yarım ila bir saat arası daireler çizerek uçuyordu. Sonra tam benim bulunduğum bölmenin üzerine 3-5 dakika kadar oldukça alçalıyordu. O kadar alçalıyordu ki sanki çatıya inekcekmiş gibi oluyordu. Sonra tekrar yükseliyor ve bir kaç saat boyunca bulunduğum binanın üzerinde daireler çizerek uçuyordu. Bunu aynı düzen içinde süreki olarak ve günaşırı tekrar ediyorlardı.

Şüphesiz "Büyük ağabey" beni gözetliyordu. Ama "Büyük Ağabey" bunu niçin yapıyordu, işte bunu -o zamanlar- gerçekten bilmiyordum.

Japonya'dan Kanada'ya gidip 6 ay Vacouver'de kaldım Bu süre boyunca fazla bir şey yaşamadım, sadece 1 haftalık meditasyon çalışmam boyunca aynen Asya'daki gibi helikopter tacizi oldu, o kadar.

Bu yaşadıklarımı gören bir düzine şahit var. Helikopter tacizi dışında, polis takibi eskiye nazaran azalmıştı. Bunun da bir sebebi olmalıydı. Kısa süre sonra onu da öğrenecektim.

UZAKTAN BEYİN KONTROLÜ DENEYLERİ KANADA'DA BAŞLADI: 1997'de Temmuz-Aralık arası Vancouver'de yaşadığım süre boyunca HER AKŞAM ŞU SAYACAĞIM PSİKOLOJİK VE FİZYOLOJİK BELİRTİLER ZİNCİRİNİ KESİNTİSİZ YAŞADIM:

SİNİRLİLİK VE TÜM VÜCUDU TAHRİŞ EDEBİLEN FİZİKSEL DUYARLILIK... AÇIK SEÇİK DÜŞÜNMEDE ZORLUK, BAŞAĞRILARI, BAŞIMDA YÜKSEK DİŞ GICIRTSI SESİ, KISA SÜRELİ HAFIZA KAYBI, DÜZENSİZ DÜŞÜNCE KALIPLARI, UYUŞUKLUK, MİDE BULANTISI VE UYKUSUZLUK...

Eylül-Ekim aylarında Avustralya'daki ailem 3 haftalığına neni ziyarete geldi. Onlar gidinceye kadar bu üç hafta boyunca şu belirtileri gittikçe artan yoğunlukla yaşadım yaşadım:

SON DERECE NEGATİF VE HOŞ OLMAYAN DUYGULAR, SANKİ VÜCUTTA BİR BÖCEK GEZİNİYORMUŞ HİSSİ, SİNİR BUHRANLARI, KONSANTRASYON GÜÇLÜĞÜ, DİKKAT SÜRESİNDE KISALMA, SON DERECE DÜZENSİZ VE TAMAMEN KİŞİLİK DIŞI DÜŞÜNCE, DUYGU VE DAVRANIŞ KALIPLARI, AKLİ MELEKELERDE BÜYÜK ÖLÇÜDE PARÇALANMA, KENDİLİĞİNDEN OLUŞAN HAFIZA KAYIPLARI.

bu beleitiler, sadece öğleden sonra geç saatlerde veya akşamın ilk saatlerinde ortaya çıkıyordu. Gün boyunca normal, rahat ve sırtüstü yatıp keyif çatan halim sürüyordu. Ailem geri dönünce şu sonuca vardım: Ben galiba deliriyorum... Çünkü günün belli saatlerinde ipe sapa gelmez şeyler yaptığımın farkındaydım...

Son araştırmalarımın ışığında görünen o ki: Kanada'da kaldığım sürece MİKRODALGA RADYASYON BOMBARDIMANINA TUTULMUŞTUM VE ZİHİSEL VE DUYGUSAL OLARAK UZAKTAN "MİKRO DALGA BEYİN KOTROLÜ SİLAHLARI" TARAFINDAN YÖNETİLMİŞTİM. Bu saldırıların ABD Milli Güvenlik Ajansı (NSA)'nın KINNECOME GRUBU (Fort Meade'de) tarafından yapıldığına inanıyorum. Bu grup (Kinecome) Amerikan halkına karşı da bu tür saldırılar yapmakla tanınıyor.

1997 Yılının Aralık ayında Avrupa'da seyehatime devam ettim. Gayem Kanada'ya dönmeden önce mümkün olduğu kadar çok ülkeyi görmekti. 9 Nisan 1998'de Amsterdam'a ulaştım. Kısa sürede gördüm ki, tekrar polis takibine alınmıştım.. Bu defa normal, gizli ve video kameralarla görüntülerim alınıyordu. Bu seferki taciz ve takip 4 yıl öncekine nazaran daha yoğun ve şiddetli idi. Çok açık bir güç gösterisi yapıyorlardı. Peki bunu niçin yapıyorlardı? Bilemiyordum. Kısa süre sonra bunun sebebini de öğrenecektim.

AVRUPA2DA MARUZ KALDIĞIM MİKRO DALGA İLE UZAKTAN BEYİN KONROLÜ DENEYLERİ: Burada Kanada'dakilere benzer fiziki ve psikolojik belirtilerle tekrar karşılaştım. Ancak farklı şeyler de vardı:

UZAKTAN KONUŞAN BİRİNİN SESİNİN DUYULMASI, FAKAT KONUŞAN KİŞİNİN UZAKLIĞI VE ETRAFINDAKİ GÜRÜLTÜLER SEBEBİYLE KONUŞMASININ ANLAŞILAMAZ OLMASI... bU KONUŞMAYI KULAKLARIMLA DEĞİL KAFAMIN İÇİNDE DUYUYORDUM... sEYEHAT BOYUNCA KARŞILAŞTIĞIM KİŞİLERLE KONUŞURKEN, SÖYLEMEK İSTEDİKLERİMİN TAM TERSİ ŞEYLER SÖYLÜYORDUM. mESELA BİR KONU İLE İLGİLİ OLARAK ŞİDDETLE "EVET" DEMEK İSTERKEN, "HAYIR" DİYORDUM...

Bir keresinde Güney Afrikalı turist arkadaşlarla YENİ DÜNYA DÜZENİ İÇİN TEK BİR MERKEZİ DÜNYA HÜKÜMETİ planları hakkında konuşurken içlerinden biri aniden ve kendinden çok emin bir şekilde; "POLİSİN, SENİN NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ, O DÜŞÜNCE SENDE OLUŞMADAN ÖNCE BİLDİĞİNİ BİLİYOR MUYDUN?" dedi. Şaşkın bir şekilde, az önce söylediğini tekrarlamasını istedim. Tekrarladı. Sonra yüzünde şaşırmış bir ifade ile, "BUNU BİLDİĞİMİ BİLE BİLMİYORDUM" dedi. Bu söyledikleriyle ne demek istediğini sordum. "Bilmiyorum" dedi.

Bu kadar yoğun bir şekilde kontrol altında tutlmam , bende zamanla çeşitli ama çok şiddetli duygusal tepkilerin oluşmasına yol açtı. Bu tepkiler; korkuya karşı, kayıtsızlıkla saldırganlık arasında gidip geliyor ama hepsi de çok kısa zaman dilmleri içinde oluyordu.

Amsterdam'da kaldığım süre içinde, bu ve benzeri pek çok garip psikolojik ve duygusal düzensizlikler yaşamama rağmen, bu garip olayların ne dercede önemli olduğunun asla şuurunda değildim. Ne zaman kişilğime uymayan bu garip hadiselerin sebebini araştırmaya kalksam, SANKİ BEYNİM BİRDEN BİRE BOŞALIYOR VE OLUP BİTENİ HATIRLAYAMIYORDUM. bU ANİ HAFIZA KAYIPLARI AİLEM BENİ kANADA'DA ZİYARET EDERKEN DE ORTAYA ÇIKMIŞTI. hEM DE TAM BU GARİP HADİSELERİN SEBEBİNİ BULMAYA ÇALIŞIRKEN...

Çok uzun bir zaman sonra, 13 Nisan 1998 akşamı, bu garip hadiselerin ve karakter değişimi ve dengesizliklerin sebebini öğrendim. Ertesi gün Amsterdam'dan ayrılacaktım. Amsterdam'daki son gecem hayatımı ebediyyen değiştirdi.

"THE STİNG", POLİS BANA "UZAKTAN BEYİN KONTROLÜ" KOBAYI OLDUĞUMU AÇIKLIYOR: Yoğun ve kesintisiz polis takibi altında çok zor olmasına rağmen, sessiz caddelerde saatlerce yürüyerek rahatlamaya çalıştım. Sonunda kaldığım pansiyonun yakınında sessiz sakin bir kafeye geldim. İçeriye girerek bir kahve alıp oturdum. Bir kaç dakika sonra, ANİDEN POLİSTEN TELEPATİK OLARAK GÖNDERİLEN MESAJLAR ALMAYA BAŞLADIM. BU MESAJ BOMBARDMANININ MAHİYETİ VE SIRASI ŞÖYLEYDİ:

POLİS O ANDA BENİM BEYNİMİ OKUYORDU. bUNU YÜKSK TEKNOLOJİ ÜRÜNÜ BİLGİSAYARLAR VASITASIYLA YAPIYORDU. dUYGULARIMI DA OKUYORLARDI. AMSTERDAM'A GELİRKEN OTOBÜSTE TANIŞTIĞIM ADAM ASLINDA ONLARIN AJANIYDI. O, "UZAKTAN BEYİN KONTROLÜ" PROJESİNİN BİLGİSAYAR PRORAMLAMACILARINDAN BİRİYDİ...

BU AJAN KARŞIMA BİR TURİST OLARAK ÇIKMIŞ VE TESADÜF(1)E BAKIN Kİ, KARDEŞİM ALEX'LE AYNI İSMİ TAŞIYORDU..

Bu ajan bana, kendisinin Bilgisayar pogramcısı olduğunu kesin olarak empoze etti: YARDIMCILARIYLA BİRLİKTE DÜNYADA TEK OLAN ÇOK ÖZEL BİR PROGRAM ÜZERİNDE ÇALIŞIYORLARDI; BU PROGRAM DÜNYANIN HER YERİNDEN BİLGİSAYARLAR VASITASIYLA KULLANILABİLİYORDU. ARTIK TAMAMLANMA SAFHASINA GELİNMİŞTİ. ŞİMDİ ANLIYORUM Kİ; BU AJANIN BAHSETTİĞİ PROGRAM GERÇEKTE BİZZAT BENDİM VE BENİM BEYNİMİN ONLAR TARAFINDAN YÖNETİLİP YÖNLENDİRİLMESİ

DEMEKTİ. VE "PROGRAMIN" TAMAMLANMASI DEMEK, AZ ÖNCE ALMAYA BAŞLADIĞIM "MESAJLARIN TELEPATİK OLARAK TRANSFERİ"YDİ...

BU TELEPATİK TRANSFER YALNIZCA SÖZLERİ NAKLETMİYOR AYNI ZANAMDA BEYNİMİN EKRANINA GÖRÜNTÜLER DE NAKLEDİYORDU...

Bu veriler bana sunulurken, ben onları çok net olarak algılıyabiliyordum.

Bu hal bende tam bir şok etkisi doğurdu. Hayatımın bir daha eskisi gibi olmayacağını anlamıştım. şimdi cevabını bulmam gerkrn üç soru vardı: Bunu nasıl yapıyorlardı? Niçin Yapıyorlardı? Niçin beni seçmişlerdi?

Çok derin araştırmalardan sonra bazı şeyler kafamda yerine oturmaya başlamıştı.

FARKETTİĞİM HUSUSLARDAN BAZILARI: 4 Yıl boyunca bir çok ülkede kesintisiz olarak sürdürülen polis ve helikopter takip ve tacizlerinin gayesi benim nerede olduğum ve ne yaptığımla ilgili değildi. Onlar benim bu takip ve tacizler karşısındaki psikolojik ve duygusal reaksiyonlarımı elektronik olarak kaydediyorlardı.

Kanada2ya vardığım günden bu yana bende ortaya çıkan son derece düzensiz psikolojik davranış kalıpları önceden inandığım gibi benden kaynaklanmıyordu. Bunun sorumlusu Beyin Kontrol Polisi'nin bilgisayar tekniklerini kullanarak yaptığı saldırı idi.

Avrupa'da Amsterdam'a varmadan önce tanıştığım bir sürü insan, aslında İNGİLİZ İSTİHBARAT TEŞKİLATININ AJANLARI İDİ. Bu ajanlar bana MCP (Beyin Kotrol Polisi) ile ilgili önemli bir suç işletmek için talimat almışlardı. Mesela Kanada'da beni "deli" haline getirmişlerdi. Ama polis hiyerarşisinin geleceğe dönük olarak planladığı bu "oyun", benim durumu farketmeye başlamamla bozulmuştu.

MCP, son olarak yaşadığım gibi ses ve görüntü kalıplarını kulak ve gözü atlayarak doğrudan doğruya beyine göndermek sueretiyle bir insan diğerine nakledebiliyordu.

MCP, karşılaştığım herhangi bir insandaki düşünce ve davranış kalıplarını da uzaktan ayarlayabiliyordu.(Yuarıda anlattığım Güney Afrikalı arkadaşa yaptıkları gibi).

Avrupa'da bulunduğum süre içinde, MCP beni bazı saldırgan insanlarla karşılaştırdı ve onları bana sataşacak şekilde yönlendirdi.

Arık bütün benliğimle MCP tarafından "uzaktan beyin kontrolü Projesi"nin bir kobayı olarak kullanıldığımı anlamıştım. Ertesi gün Amsterdam'dan ayrılma planınımı değiştirdim. Yeni verilerin ışığında durumu değerlendirmek üzere orada bir süre daha kalmaya karar verdim. Yeni ortaya çıkan bilgiler hayatımın en travmatik dönemini çözmüştü. MCP beni bir uçurumun kenarına kadar getirmişti. Ama bu yeni bilgiler bana çok büyük bir güç ve cesaret kazandırdı. Ayrıca kendimi, isanlığı ve yaratılışı bir bütün olarak daha derinden kavramaya başlamamı sağladı.

Takip tacizleri ve mikrodalga şokları sürüyordu...

İYİLEŞMEYE DOĞRU: MCP'nin bana telepatik mesajlar göndermeye başlamasından 1 hafta sonra, bütün yaşadıklarımı günlük halinde belgelemeye başlayacak kadar güçlenmiştim. Not almayı hala sürdürüyorum.

2 Hafta sonra takip ve tacizler azalmaya başladı. Fakat helikopter takaip ve tacizi gün aşırı olarak aynen sürüyordu. Rahatlamamın en büyük sebebi mikrodalga radyasyon saldırılarının kesilmesiydi.

Gittikçe gücüm yerine geliyordu. Normalleşiyordum. BU MCP'nin ne olduğunu, hangi kurumların bu işin içinde olduklarını, kullandıkları teknolojinin mahiyetini, bu teknolojiyi kullanarak insanlara niçin saldırdıklarını ve bu saldırılar karşısında nasıl bir savunma mekanizması oluşturulabileceğini bulmaya yemin ettim.

Kendimi bu bilgiler araştırmaya, insanlara MCP'nin varlığını ispata, onların saldırılarından korunma yollarını bulmaya adadım...

Bunun için seyahati bırakmak, yerleşik bir düzen tutturmak gerekiyordu.

13 Nisan'dan 3 hafta sonra, MCP, beni uyurken bir takım programlanmış rüya senaryolarına maruz bıraktı. Bu rüyalar oldukça berraktı ve hepsinde geçmişimin yeniden düzenlenmesiyle ilgili olumsuzluklar taşıyordu. Her düzenlenmiş rüyadan uyanışımda çok büyük korku ve suçluluk duygusuna kapılıyordum. Bu rüyaların bana ait olmadıklarını biliyorum. Çünkü benim geçmişime dair gördüğüm rüya sayısı çok azdı ve hapsi de müspet unsurlar taşıyordu. Geceler boyu bana ilka edilen bu olumsuz rüyalar MCP tarafından tasarlanıyordu.

Kısa sürede MCP'nin gayesinin bende korku ve suçluluk duygusu hasıl etmek olduğunu anladım ve bunu günlüğüme yazdım. Ondan sonra bu rüyalar sona erdi.

Aradan çok geçmedi, bir sabah erken bir saatte, tekrar İngiltere'ye dönüp araştırmalarımı orada sürdürmeyi düşünürken; MCP'den tek kelimenin tekrarından ibaret bir telepatik mesaj geldi: "Mermi... Mermi... Mermi... Mermi..."

İngitere'ye dönmemi istemiyorlar ve beni ölümle tehdit ediyorlardı.

İngiltere'ye dönmeye ve MCP'nin ipliğini pazara çıkarmaya karar verdim.

Page 10/19

AİLEME POLİS TACİZİ VE PSİKOTRONİC ATAKLAR YAPILIYOR

9 Mayıs 1998 Avustralya, Perth’de yaşayan kardeşim Alex’e o güne kadar tuttugum günlügün bir kopyasini gönderdim. O anda, hapisten çiktigimdan beri polis gözetiminde/takibinde oldugumu bilen tek kişi oydu. Son yaşadiklarimi ve polis hiyerarşisi tarafindan Uzaktan Beyin Kontrolü deneyinde kullanildigimi bilmesini istedim. Ona bir kopya göndermemin nedeni hem benim durumumu detayıyla anlaması, hem de beni belki öldürülmekten koruması ihtimali idi.

13 Nisan gecesinden itibaren kesinlikle inanıyordum ki, beni her an öldürmeleri ihtimali yüksekti.

Kardeşim günlügümü alir almaz ani bir şekilde benim yillardir yaşadigim işkenceyle karşilaşmiş. Şu anda sürekli polis takibinde ve sik sik tepesinde dolaşan polis helikopteriyle gözdagi verilmekte.

Şu anda kendisi sürekli olarak Beyin Kontrolü Polisi’nin belirli psikolojik saldırılarılarına maruz kalmakta, bu değişken psikolojik durumlara alışmasının ise son derece zor olduğunu söylüyor. MCP nin kardeşimi hedef almasinin nedenini biliyorum, çünkü polis hiyerarşisinin geçmişte bana verdigi korkutma ve tacizlerle ilgili pek çok olayin direkt tanigi. Kesinlikle inaniyorum ki, bana geçen yil yaptiklari gibi, onu da bir uçuruma itmeye çalişiyorlar. Amaçları, eğer başarabilirlerse, polis hiyerarşisinin beni korkutmasını ve bana yaptıklarını ispatlayacak bir kişinin eksilmesi.

Son zamanlarda ailemin diğer üyeleri de “ yabancı insanlar ” tarafından sürekli takip edilip gözetlendiklerinden şikayet ediyorlar, fakat benim ve kardeşimin sürekli pols gözetiminde olduğumuzu bilmiyorlar. Polis Hiyerarşisi, ailemi sürekli taciz ederek bana korku salmaya ( en büyük silahları ) çalışıyorlar fakat bunlar benim, onları ifşa etmekteki kararlılığımı daha da arttırıyor.

İSTİHBARAT AJANLARININ YAPTIĞI UZAKTAN BEYİN KONTROLU İLE İLGİLİ ARAŞTIRMALARIM

MCP den telepatik olarak mesajlar almaya başladiktan iki ay sonra, Ingiltere’ye yerleşip araştirmaya başlamam gerektigine karar verdim.

21 Haziran 1998’de Londra’ya gelip Glastonbury’de yerleştim ve o günden beri de zamanimin çogunu geçmişte yaşadiklarimla ilgili olabilecek her şeyi gözden geçirerek harcamaktayım.Özellikle de Seçkin Dünya Hükümeti’nin Yeni Dünya Düzeni konusundaki planları üzerine yapılan araştırmalarla ilgili bilgileri analiz ettim. Ayrıca Gizli Polis İstihbarat Birimlerini, onların Uzaktan Beyin Kontrolu Silahlarını, toplumun davranışlarını kontrol etmek ve katliamlar amacıyla insanları ve toplumu manipüle etmek için nasıl kullandıklarını araştırdım.

İnsanların kendilerini bu silahların saldırılarından nasıl koruyabileceklerini araştırıp bulmak niyetindeydim. Yakın zamanda, değişik araştırmacıların bulgularını rapor halinde yayınlamayı düşünüyorum.

İngiltere’ye geldikten sonra polis takibi büyük ölçüde azaldı. Helikopter takibi seyrekleşti ama hala devam ediyor. Evimin bahçesinin üzerinde dolaşan “ siyah ” helikopterin birkaç fotoğrafını çektim ( fotoğraf ilişikte ). Şu an birlikte oldugum kız arkadaşım da yalnız yürürken helikopter tarafından taciz edilmiş. Cesur Yeni Dünya’mızda bu insanlar ne kadar “ cesurlar ”!

Beyin Kontrolu Polisi’nin beni direkt olarak yönetmesi İngiltere’ye geldiğimden bu yana biraz azaldı fakat hala arasıra programlı frekanslar halinde psikotronik saldırılara maruz kalıyorum. Bu frekanslardan birini “ enkötü güç ” diye adlandırdım.Bu, aniden bütün beynimi ve vücudumu sarıp son derece rahatsız edici bir duygu veren, çok negatif ve hain bir enerji. Bu normalde, dışarıda arkadaşlarımla eğlenirken, en iyi zamanımda oluyor. Tecrübelerimden çıkardığım sonuca göre de MCP nin saldırmak için seçtiği en iyi zaman. Bu olur olmaz hemen anlıyorum ki MCP nin saldırılarına maruz kalıyorum. Bu durumda sakin kalıp bir yerde duruyorum, hissettiklerime reaksiyon göstermiyorum, sonra geçiyor.

Telefonumun sürekli olarak dinlendiğinden şüphem yok. Arkadaşlarım ya da ailemle yaptığım konuşmalar Yeni Dünya Düzeni, Beyin Kontrol Polisi, “ Siyah ” helikopterler, v.s. ile ilgili konulara dönmeye başlayinca, hatlarda sürekli cizirtilar başliyor, bazen de tamamen kesiliyor. Bu da polisin bana gözdagi vermek için yaptigi işe yaramaz çabalardan biri. Ayrica bana gelen mektupların da çoğu kayboluyor. Bunun da bir tesadüf olmadığına inanıyorum.

Aynı dertten muzdarip olanlar birbirini bulur misali, şu anda Yeni Dünya Düzeni programını araştıranlardan bir sürü arkadaş edindim. Onların da telefonları dinleniyor ve uzaktan mikrodalga frekans ataklarına maruz kalıyorlarmış. Yaptıkları çalışmalardan ötürü birkaç tanesi direkt olarak ölümle tehdit edilmiş.

ABD ULUSAL GÜVENLİK BİRİMLERİYLE KARŞILAŞMA

BEYİN KONTROL ( M.C.P. ) POLİSİNİN “ KÖTÜLERİ ”

Şu anda mümkün oldugunca eskiye dönüp ilk olarak nasil MCP nin deneyi oldugumu anlamaya çalişiyorum. Sanirim 15 yil kadar önce uzaktan kaydedildim ve üzerimde deneylere başlandi. Avustralya’da yaşarken 1984 yılında çok geniş bir seyahate çıkmıştım. Alice Springs’de Ayers Rock’u ziyaret ettim. Burası çölde oldukça antik ve güçlü ( ! ) bir yer.

Ayers Rock’un yakınlarında ABD Ulusal Güvenlik Birimleri’nce yönetilen Avustralya’nın Uzaktan Beyin Kontrolu merkezi var, adı “ Pine Gap ” . Fakat ben o zaman ( herkes gibi ) çok saf bir şekilde buranin sadece bir uydu iletişim merkezi oldugunu saniyordum. Merak ederek, saf saf diş kapiya yaklaştim ve etrafa bir göz atmak için içeri girip giremeyeceğimi sordum. Güvenlik görevlisi “ böyle bir soruyu sormaya nasıl cesaret edersin? ” der gibi kaşlarini çatarak bana baktı. Cevap tabi ki HAYIR idi. Ben de yoluma devam ettim. Şimdiki bilgilerim işiginda şu anda inaniyorum ki, çok yüksek bir ihtimalle ben o anda kapıda iken uzaktan nöro-monitor yoluyla kayda geçirildim. Son derece ilerlemiş Uzaktan Beyin Kontrolu bilgisayar teknolojilerine bir kere kitlenince de artik ömür boyu onlarin “ network ” lerindeyim, bu da bir ömür boyu Uzaktan Beyin Kontrolu kobayı olmamı sağlamlaştırıyordu.

O zamandan beri kayıtlara geçen bir gerçek; “ Pine Gap” in önünde protesto gösterisi yapan barış faaliyetçileri mikrodalga radyosyonlar nedeniyle yanıklar, kan kanseri ve çok hızlı ilerleyen kanser gibi değişik belirtilerle karşılaştılar.

Garip ama MCP’ye “ minnettar ” olmam gereken bazı şeyler var. Bunlar gibi çok zeki(!) insanların, beni Uzaktan Beyin Kontrolu deneyinde kullandıkları bilgisini telepatik olarak bana sürekli göndermekle gösterdikleri küstahlıkları tersine benim için son derece verimli oldu.

Eğer bunu yapmamış olsalardı, böyle bir teknolojinin varlığından hiç haberim olmayacaktı. Takip edildiğimi, polis ya da “ siyah ” helikopter tarafından taciz edildiğimi farkettiğim her anı hayatım boyunca korku içinde geçirecektim. Her an zihinsel ve duygusal olarak tamamen kontrol edilebilen bir “ robot ” haline dönüştürülebileceğim gerçeğinin, ki, bunu geçmişte yaptılar, asla farkında olmayacaktım.

Yıllar boyu sürekli olarak korkutularak yaşadigim travmatik tecrübelerden, fiziksel ve psikolojik olarak kötü davranılmasından, sonra da telepatik olarak polis hiyerarşisinin Uzaktan Beyin Kontrolu deneyinde kullanıldığımı bana söylemelerinden sonra hala bugünkü kadar güçlü olamazdım.

Beyin Kontrolu Polisi, en büyük silahı olan bende korku yaratma amacının tam tersine bir sonuca ulaştı.

Şu anda hayatim boyunca oldugumdan daha güçlü ve daha hürüm.

Saygılarımla, barış ve sevgiye doğru, George Farquhar

Şunu da kaydedeyim: 43 yaşindayim, çok zinde ve saglikliyim ve çok uzun seneler yaşamak niyetindeyim.

Kaybolmak, ölümcül bir kaza geçirmek, intihar etmek ya da migrodalga radyasyonun neden olduğu hızlı ilerleyen bir kansere filan yakalanmak gibi bir niyetim hiç yok.

En Son Kişisel Rapor ( 17 Eylül 1999 )

Sonunda Yine Polis Takibinde

6 aydan beri polis tarafından gizlice takip altında değildim.Tabii “ biz seni gözetliyoruz senin de bunu bilmeni istiyoruz ” türünden, daha önce yaptıkları şekilde, belirgin bir takip değildi.

17 Eylül Cuma günü, gece saat 10 civarında bir arkadaşımla dışarı çıktım. Gittiğimiz yer, sigara-içki içilmeyen, son derece rahat, dostça bir aile ortamıydı.

20 dk. Sonra 6 tane gizli polis farkettim. Sudan çıkmış balık gibidirler, çoğu ya çok sinirli ve huzursuz, ya da çok kurumlu ve kurnazdır.

Artık “ takipte ” olduğumu anlayacak kadar tecrübem olmuştu ve o gece boyunca sürekli takip edildigim çok kesindi.

Saat 12’de eve gitmek üzere oradan ayrıldık. Binadan çıkarken aniden iki polis belirdi, biri önümüzde, biri arkamızda, başka kimse yok çevrede. Bu bir tesadüf müydü? Sanmıyorum.

Arkadaşimin evine dogru yürüdük. Eve gelmeden önce bana dik dik bakan iki sivil polisin önünden geçtik. Tam önlerinden geçerken,direkt olarak “ biliyorum biliyorum ” dedim. Bununla demek istedim ki, kim olduklarını, oyunlarını, biliyorum, beni artık korkutamayacaklar ve onları ifşa etmeme engel olamayacaklar.

Yol kenarında biraz durduk. Birkaç dakika sonra, üzerinde iki mavi lambası olan ön ve yan pencereleri karatılmış, yazısız beyaz bir polis kamyoneti 30 m. İlerde durdu. Ön koltukta oyuran sivil polis bana dikkatlice bakıyordu. Beş dakika kadar kaldilar, sonra gittiler.

18 Eylül

Öğlen 4.30 da dönüşüm deposuna gittim. Arabadan inmemiştim ki birinin dikkatle bana baktığını farkettim. Ben işimi yaparken 10 dk. Boyunca beni izledi. Sonra gri bir kamyonete binip uzaklaşti.

Birkaç dakika sonra, şehir merkezindeki şirkete gittim. Burasi depodan iki mil uzakta çok sakin bir yerde.Saat 4.50 de şirketin bulundugu sokaktan aşagiya inerken ayni adamin ayni kamyonetle yolun kenarina parketmiş olarak gördüm.

O anda gerçekten kafam atmıştı!

Kamyonetin yanından geçerken adam tekrar baktı. Arabamı durdurdum. O arada kamyonet yavaşça ana yola doğru hareket etti. Hemen sürücü camına koşup resmini çekmek istedim ama fotoğraf makinem sıkıştı. O anda yüzünde panik ifadesi vardı, fotoğrafının çekilmesini önlemek için yüzünü koluyla sakladı.

Gitmek için arabayı çalıştırdı. Durması için yan cama ve kamyonetin yan tarafına vurdum. Durmadı.Ana yolda giderken, arkasından koşup dönemeçte yakalamak istedim ama çok hızlıydı ve kayboldu. Hemen arabama bindim, etrafı aramaya başladım fakat boşuna! Adam uzun boylu ve zayıf, siyah saçlı, soluk benizli, 45 yaşlarında idi. Kamyonetin plakası E57 MTC idi.

--------------

15/19

Ayrıca ( onlara ) yakın zamanda her UK MP’ye ve tüm dünyada 500 kuruluşa birer rapor gönderdiğimi ve madalyonun öbür yüzünde olup bitenlerle ilgili gerçeği herkese anlatan bir web sitemin olduğunu söyledim. Yıllar boyu askeriye ve polisin takibi altında olduğumu, mikrodalga tekniği ile radyasyona maruz kaldığımı anlattım. Kim olduklarını ispatlamaları için kimliklerini isteyince vermeyi reddettiler ve yürüyüp gittiler. Kendi hiyerarşilerinin onlara söylemediği bazı özel gerçekleri de öğrenince çok şaşırmışlardı.

Peşimde dolaşanlardan çogunun benim gerçekte kim oldugum hakkinda hiçbir bilgisi olmadığını biliyorum. Kendilerini kontrol eden hiyerarşinin, onlara, benim bir suçlu olduğumu, toplum için tehlike teşkil ettiğim, v.s. gibi pek çok yalan uydurduğundan eminim. Halbuki ben sadece polise, askere ve yeni dünya düzeni için seçkin hükümet yetkililerinin programlarına karşıyım. Bunlar bizlerde bir korku ve ilgisizlik hali oluşturarak hepimizi tutsak alıp ancak statükolarını koruyabilir ve yaşayabilirler.

4 Mart 2000 deki Echelon Protestosundan hemen sonra eski bir istihbarat görevlisinden gelen, planlanmış bir “ kaza ” ile ilgili mektup

8 Nisan 2000

George,

Menwith Hill’ deki NSA ( Ulusal Güvenlik Birimi )’da yapılan son gösteri ile ilgili bir bilgi seni ilgilendirebilir.

Bu gösteri için bir tür “ kaza ” görev olarak verilmiş.Kazanin hedefi ya NSA ya da NSA’ dan birileri imiş. İnsanın kanını donduran taraf, duyduğuma göre, bütün konuşmalarin kaydedildiği, eğer ben de seninle gösteriye gelseydim, “ bir taşla iki kuş vurarak ” fırsatı değerlendirecekleri idi.

Başka bir değişle, hedef BİZDİK!

Ayarlanması çok kolay bir araba “ kaza”” sı, kendi deyimleriyle, iki “ boşbogaz ” ın ağzını kapatacaktı, eğer işler umdukları gibi gitseydi. Şimdilik bu kadar, kendine iyi bak, en iyi dileklerimle.

15/19

Temmuz 1997 den Haziran 1998’e kadar süren polis takibi, tacizi ve davranış düzenlemesi ( manüpilasyon ) deneyine yönelik Nöro-Elektromanyetik işkence ve saldirilarla ilgili bütün bilgileri istemek amacıyla M15 / M16 ve ABD Ulusal Güvenlik Birimlerine gönderilen mektup

Baş ( şef ) Müdürler

M15/M16

Londra

24 Mayıs 2000

Değerli Yöneticiler;

1998 Veri Korunumu ( Koruması ) Kanununun 22. bölümüne göre, ABD Ulusal Güvenlik Birimleri tarafından toplanmış benimle ilgili bilgileri içeren verilerin bütün detaylarını, kanunun verdiği haklara göre, resmi olarak rica ediyorum.

Genel bir araştirma istememe ragmen, özellikle şu konulardaki kayitlarinizda yogunlaşmaniz gerekecek.

Hollanda, Amsterdam’a geldiğim 9 Nisan’dan, 20 Haziran 1998’de ayrılışına kadar geçen süre boyunca tutulan kayıtlar.

Takip edildiğim süre boyunca çekilen bütün fotoğraf, video ve ses kayıtları delillerini rica ediyorum. Bu delillerin hepsi kurumunuz ve kardeşlik birimleriniz beni, - güya - “ öldürücü olmayan / sessiz ” diye sınıflandırdığınız silahlarını kullanarak migrodalga / ELF frekanslarıyla, benim normal olan zihinsel, duygusal ve davranış kalıplarımı bozup yeniden düzenlemek amacıyla radyasyona maruz bıraktığınız sürece elde edildi.

Özellikle, 9 Nisan’ dan 13 Nisan 1998 akşamina kadar olan beş günlük süre boyunca üzerimde denediginiz zihinsel, duygusal ve davraniş manipülasyonu için, yogun olarak gönderdiginiz radyasyon saldirilarıyla ilgili tüm delilleri rica ediyorum.

Bana Konu Giriş Formu gönderebilirsiniz. Bunun için gerekli bilgiye ihtiyaciniz varsa lütfen sorularinizi bir mektupla gönderin.

Ayrıca bilgisayar hard ve soft diskleri, internet, web, kaset, CD gibi bilgisayar dosyalarının elektronik kayıtlarını, görüntü ve ses tanıma sistemlerini, bunların yanısıra diğer kaydedilmiş ve / ya da oluşturulmuş verileri, mesela, otomatik veri işleme konusunda olabilecek “ Görüntü İşleme Sistemi Belgesi ” nde bulunan verileri de rica ediyorum.

1998 kanunu verilerin elden verilebileceğini söylüyor. Lütfen bunu cevabınızda göz önüne alın.

İstediğim verilerin sadece sizde ya da bağlı olduğunuz oluşumda olması gerekmez. Sizin ya da o oluşumun bu kayıtların içeriğini ve verilerin nasıl kullanıldığını kontrol etmeniz yeterli. Bu yüzden üçüncü bir grubun elindeki verilerin de kanuna göre istenme hakkı var. Eğer istediğim veriler bu kanunun izin verdiği verilerse onların bilgisayar çıktılarını bana vermek zorundasınız.

Kanun size, istediğimi yerine getirmeniz için 40 gün süre tanıyor. Kanuni olarak bu mektubu cevaplamaya ve aradığım bilgileri vermeye mecbursunuz.

verilerin detaylarını bulmak zahmetinden kurtarmaz. Aksine bu hareket, elinizdeki verileri bana vermemek amacıyla yapılırsa, bu suç teşkil edecektir.

Saygılarımla

George Ferguhar, Project Freedom.

Baş Müdürler

ABD Ulusal Güvenlik Birimi

Menwith Hill

Harrogate

Nort Yorks H63 2RF

24 Mayıs 2000

Değerli Yöneticiler

1998 Veri Korunumu Kanununun 22. bölümü uyarınca, ABD Ulusal Güvenlik Birimi’nin elinde bulunan,benimle ilgili bilgilerden kanunun izin verdiği bütün verileri resmi olarak rica ediyorum.

Genel bir araştirma istememe ragmen, özellikle şu konulardaki kayitlarinizda yogunlaşmaniz gerekecek.

Hollanda, Amsterdam’a geldiğim 9 Nisan’dan, 20 Haziran 1998’de ayrılışıma kadar geçen süre boyunca tutulan kayıtlar.

Takip edildiğim süre boyunca çekilen bütün fotoğraf, video ve ses kayıtları delillerini rica ediyorum. Bu delillerin hepsi kurumunuz ve kardeşlik birimleriniz beni, - güya - “ öldürücü olmayan / sessiz ” diye sınıflandırdığınız silahlarınızı kullanarak migrodalga / ELF frekanslarıyla, benim normal olan zihinsel, duygusal ve davranış kalıplarımı bozup yeniden düzenlemek amacıyla radyasyona maruz bıraktığınız sürece elde edildi.

Özellikle, 9 Nisan’ dan 13 Nisan 1998 akşamina kadar olan beş günlük süre boyunca üzerimde denediginiz zihinsel, duygusal ve davraniş manipülasyonu için, yogun olarak gönderdiginiz radyasyon saldirilarıyla ilgili tüm delilleri rica ediyorum.

Bana Konu Giriş Formu gönderebilirsiniz. Bunun için gerekli bilgiye ihtiyaciniz varsa lütfen sorularinizi bir mektupla gönderin.

Ayrıca bilgisayar hard ve soft diskleri, internet, web, kaset, CD gibi bilgisayar dosyalarının elektronik kayıtlarını, görüntü ve ses tanıma sistemlerini, bunların yanısıra diğer kaydedilmiş ve / ya da oluşturulmuş verileri, mesela, otomatik veri işleme konusunda olabilecek “ Görüntü İşleme Sistemi Belgesi ” nde bulunan verileri de rica ediyorum.

1998 kanunu verilerin elden verilebileceğini söylüyor. Lütfen bunu cevabımnızda göz önüne alın.

İstediğim verilerin sadece sizde ya da bağlı olduğunuz oluşumda olması gerekmez. Sizin ya da o oluşumun bu kayıtların içeriğini ve verilerin nasıl kullanıldığını kontrol etmeniz yeterli. Bu yüzden üçüncü bir grubun elindeki verilerin de kanuna göre istenme hakkı var. Eğer istediğim veriler bu kanunun izin verdiği verilerse onların bilgisayar çıktılarını bana vermek zorundasınız.

Kanun size, istediğimi yerine getirmeniz için 40 gün süre tanıyor. Kanuni olarak bu mektubu cevaplamaya ve aradığım bilgileri vermeye mecbursunuz.

Bu mektubu aldıktan sonra elinizdeki verilerde silinti yapar ya da bozarsanız bu sizi, bana silinmiş ve bozulmuş verilerin detaylarını bulmak zahmetinden kurtarmaz. Aksine bu hareket, elinizdeki verileri bana vermemek amacıyla yapılırsa, bu suç teşkil edecektir.

Saygılarımla

George Ferguhar, Project Freedom.

Project Freedom yukarıdaki mektuplara cevap bekliyor.