kartal cezaevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kartal cezaevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ölüm Odası. B - Yedi [2. Bölüm]
Salih Mirzabeyoğlu
…Böyle daldan dala tedâilerle
–Ahenk helezonu daralan boynuz–
Döllenir kelimeler kelimelerle
Sura üflenmeden önce soyumuz
MİTOLOJİ VE İÇGÜDÜ
Öğrenme teorisine bağlı davranış tedavisi, daha önce ruhî tahlilin uzun süre tartışmasız olarak elinde tuttuğu birçok alanı eline geçirdi. Davranış terapistleri-tedavî uzmanları, Freudçu kökenci inançların (mitolojik inançların) ve irsiyet ile ilgili görüşlerin, boş bir inançtan başka bir şey olmadığına dair deliller ileri sürebiliyorlardı. Her nevroz-hafıza rahatsızlığı, çocukluk yıllarındaki istenmedik sarsıntılara veya içgüdü ve irsiyete bağlı ilkel arzularla, şuurlu hâli ve sosyal çevre şuuru arasındaki çatışmalara bağlanamadığı gibi, içe dönük ruhî tahlille değil, kısa süreli davranış incelemesi ve tedavisi ile sağlanan iyileşmelerden, ikameden de sözediyorlardı. Dolayısıyla, davranışçılığın, nevrozu mitolojiden kurtardığı söylenebilir. Freud’un kendisinin bile, kendi insiyak-içgüdü teorisini bir “mitoloji” olarak tarif ettiği ve içgüdülerden “mitolojik varlıklar” olarak sözettiği düşünülürse, bu ifâdenin pek zorlama olmadığı anlaşılacaktır.
l
İrsiyet ve içgüdü’nün bir hakikati vardır ve bunu sadece Freud’çu görüşün izâhı içinde görmenin doğru olmadığı, sadece psikoloji bakımından değil, sair ilimlerin de mevzuuna nisbetle temas ettiği bilinen bir husustur. Eserde müessiri görmek, bizzat maddeyi ruhun delili addetmek hakikati gibi, davranış psikolojisinin de bir hakikati vardır. İlme nisbetle YAPMA’nın dişi olması, YAPMA’nın doğrudan kendisiyle ilgileniyor görünen davranış psikolojisini, psikoloji ilminin tarifine daha uygun göstermektedir. Ruh hakkında bilgi sahibi olmak bir yana, ruha nisbetle bir kâinat ve insan fikri de olmayan –Mutlak Fikre nisbeti olmayan– psikoloji, aslında bütün ekolleriyle, “insandan çıkan ne varsa” genişliği ve rastgeleliği içinde bir takım bedahetler etrafında ifâdeye geçmişken, “doğru ve yanlış”, “güzel ve çirkin”, “iyi ve kötü” değerlendirmesinden uzak ve insanoğlunun arkeolojik psikolojisini andıran MİTOLOJİ’ye benzemektedir. İnsan davranışlarının kökeninde mitoloji motifleri ilgisi bulmakla, duyulaşmayı bekleyen hayâller gibi, insanoğlunun müşterek şuurundaki doğum ve birikimi gösterdiği kabul edilen mitolojik verilerin günün hayâllerine, rüyâlarına ve davranışlarına aksetmesi, neticede psikolojiyi-ruhî davranışları, doğrudan mitolojinin kendi olarak gösterir. Bütün insan faaliyetlerinin temelinde RUHÎ ÇABA keyfiyetinin olması, MİTOS ile bunun aynılaştırıldığı yerde, “arkeolojik psikoloji” nitelememizi, doğrudan güne taşır.
TELEGRAM VE BU ESER
Mitolojiden, niçin bahsediyorum? Alt başlığı ZİHİN KONTROLÜ olan TELEGRAM isimli eserimizde, Telegram seanslarında yaşadıklarıma kök ve tedâî olarak bir misâl teşkil etmesi bakımından mitolojiden bahsettim. Gayem MÜZLER, RİTLER, vesile olunan rüyâ ve zuhurat benzeri şeyler, hipnoz, istidraç nev’inden işler için, kestirmeden “bunalım geçirdi, kafayı yedi!” propagandasına mani olmak üzere, çevreme anlatmaya çalıştığım şeylerin, –ki o günün şartlarında, bu sadece benim çevremin değil, genel olarak aydın geçinen çevrenin fakirliğini gösteren feci şartlar içindeydi–, sözkonusu mevzularla alâkasının gösterilmesiydi. Sonrası malûm; 2009-2010’da, doğrudan mitolojiyi ele alan ve bu sefer Telegram’ı tedâî olarak kullanan, “ESATİR ve MİTOLOJİ” isimli eserim.
YARDIMCILAR - VESİLELER
Burak Çileli, Telegram mevzuunun anlatımında, çaba ve eser yardımıyla, bana olan inancıyla, sonraki yıllarda bu gayret yönünden, işin ağır toplarından. Ve farkında olmaksızın, ESATİR ve MİTOLOJİ’nin ardından, okuduğunuz vechile bir tarzla bu eseri ele almamın vesilelerinden. Vesile sırasında, asıl daima TELEGRAM bahsi olmak üzere, irili ufaklı birçok tahrik edici saik sayılabilir. Bu çerçevede, benim doğrudan taleb ettiğim bir kitab olmaksızın, gerektiği yerde gerekeni yapmak gibi, elime geçmesi gereken mühimlikteki eserleri gönderen Receb Kumru’yu da, tabiî olarak o bilmeksizin, ESATİR ve MİTOLOJİ’den başka, bu eserin tarzına vesile addediyorum. Avukat Ali Rıza Yaman: Mitoloji bahsine el atmam gerekince, bana öyle âşina eserler getirdi ki, –kendi hakkımı yemeyeyim, eser, keyfiyetini anlayanına verir!–, ESATİR ve MİTOLOJİ’den başka, doğrudan bu eserin muhtevasına da ağırlıklı olarak sinecek olan. Yine onun elinden bana ulaşan 6 ciltlik MEKTUBAT ile Bahaddin Yeşiloğlu’nun gönderdiği 2 ciltlik TEVİLÂT. Biri İmâm-ı Rabbanî, diğeri Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin. Verilen eserlerin isimleri, anlayana çok şey söylemeli, bu ayrı dava; ama ESATİR ve MİTOLOJİ’nin, zıddını tasarrufuna alma işinde, büyük heves aşılayıcı olduğunu söylemeliyim. Doktor Hakkı Büyükalın’a gelince: TELEGRAM’a yönelik her şapşal yorumu en baştan kesici bir anlayışla, mevzuya öyle bir girdi ki, benim “oluş zorluklarını sıçrama tahtası yapma” diye formüle ettiğim ve tek olarak yaşadığım hâdiseyi, sanki kendine bir açılım sahası yaparak beni de çoğalttı. Verdiği eserler ortada, vereceğini vaadettiklerini de bekliyoruz. Onun, benim durumumu anlamaya ve anlatmaya çalışma sürecinde, RİT ve MÜZLER’in ilgisinden doğrudan MİTOLOJİ’ye dalması, daha öncesi KUVANTUM fiziği hakkındaki eseri, sanki benim hep aynı hesablaşmaya bağlı “İMÂN ve TEFEKKÜR”, “MADDE NEDİR?”, “İNSAN”, “ESATİR ve MİTOLOJİ” ve nihayet elinizdeki eseri, bir yönüyle onunla cilveleşmeye yönelik kılıyor. Uzun seneler, getirdiği malzemenin niteliğiyle, TELEGRAM’ı bu eserin yazılışı için alt yapı olarak ilhâm eden Avukat Ahmed Arslan da anılması gerekenler arasında. Buraya kadar yazdıklarım, bir teşekkür ve vefa işi sanılabilir; ama öyle değil. Belki de bu sözle, sadece onları değil, yeri geldikçe anılacak olanları da, “hizmeti cana minnet bilenler” cümlesinden diye ödüllendirmiş oluyorum; bir de, dava için ateşte yanana hizmeti ona mihnet yükü hâline getiren olma ayıbına düşmekten, onları kurtarmış oluyorum… Ve asıl gayem, NYMPHALAR’dan, benim için nasıl tersinden gerçekleştirici olduklarından bahsetmek vesilesi olmaları; onlar düzünden, NYMPHALAR tersinden!
PHALLOS
Sünühat: Akla, hatıra gelenler. Kalbe doğanlar… Telegram’da asıl ve esas, genel hatları itibariyle cinsiyet mevzuu ile alâkalı olarak, akla ve hatıra gelenler değil de, akla ve hatıra getirilmek istenenler, kalbe doğanlar değil de, içe doğmuş gibi telkin edilenler… Mitoloji ve psikoloji ilgisinden bahsederken, en temel bahis olarak bunun görülmesi gerekir. Mitoloji, ister gerçeğin masallaşması veya semavî dinlerin hurafeleşmesi, isterse alabildiğine serbest bir hayâl ürünü olsun, bu hususta zengin malzeme verir; Freud’un, Oidipus kompleksi adını verdiği ensest duygu tasviri teorisi, bir efsaneden alınmadır. Bolu’da cihaz başında olanlarına NYMPHALAR ismini verdiğim TELEGRAMCILAR’a geçmeden önce, Doktor Hakkı Açıkalın’dan, Phallos düşüncesi:
— “Dünya entellektüel ve filozofî azalarının büyük bir kısmı, insanoğlunun gayesiyle alâkalı olarak şu ortalama değerlendirmeyi yapıyor: İnsanoğlunun, bütün faaliyetlerinin ortak paydası olması gereken ve varlığının dinamik ilkesi olan gayesi bilinmemektedir. Modernite bu suale cevab verebilirse, bütün davranış şekillerini açıklayabilecek, insanın temel meselelerinin çözümüne önderlik edecektir. Gayesini bilmeyen insan! Hiçbir suâle cevab veremeyeceği besbelli insan! Yaşanan inkılâb bu suâlin cevabıdır. Phallosa ircâ anlayışı tasfiye edilmiştir… İnsanlığın başına Yahudi tıbbı tarafından musallat edilen Yahudi Sigmund Freud ve onun Freudian mektebinin tahtında oturan Phallos (erkek tenasül uzvu) ideolojisi tükenmiştir. Şu âna kadar insanlığa dayatılan nedir? Meâlen: Phallos bütün insanî inisiyatiflerin temelidir. Phallos, erkeğin bütün yaratıcı enerjisinin kaynağıdır: Açıkçası, hayatın üretici kaynağı Phallos bütün ihtirasların kaynağıdır… Evet, herşey Phallos’a ayarlı! İnkılâb, bu aberrant (hatâlı) propaganda ve örgütlü saldırıyı boşa düşürdü ve tasfiye etti. Son tecridde: Müjdemiz odur ki, İNKILÂB gelmiştir. Biz artık başkalarıyla polemik yapmak değil, devrim sürecinin ağır mesuliyetlerini konuşmak durumundayız… Eskiden hiç kimsenin çözemediği kadim el yazmalarının esrarı bugün artık çözülmüş durumda.”
Phallos: Bazı dinlerde erkek tenasül uzvunun timsâli. Embriyonda cinsiyet yapısı.
NYMPHALAR
Yunan mitolojisinde, herşeyin ona mahsus bir cini, perisi, bir ruhu, bir canı var; bir esprisi var. Bütün kavramlar, var olanın varlığıyla isbatladığı bir keyfiyet olarak, bakış açısına göre gerçek veya sembol bir varlık. Ruh ve düşüncenin gerçekleşmesi kabul edilen bir kâinat anlayışında, varlığın en mütekâmili olan insan şuurunda nizamını veren kâinat, düşünce-varlık-düşünce şeklinde aslına bakıcı bir süreçte gerçekleşirken, sözkonusu insan düşüncesi mevzuuna göre İDE yolunda sergilenmiş kavramlardır. Benim, onlarla müşterek(!) bir kararla NYMPHA adını verdiğim BOLU’daki Telegramcılar, aslında şaka ve alay karışımı ve söylenişindeki hoşlukla birlikte, argoda lûgat anlamı dışına çıkan ve gruba mahsus bir anlaşma dilinde yerini alan kelimeler gibi, onlardan bahiste yerini aldı. Meselâ hava basmak tâbirinin veya şofben basmak tâbirinin, övünme ve fiyaka yerine kullanılıyor olması gibi. Ama sadece bu kadar değil: NYMPHALAR, mitolojide, su kenarlarında yaşayan DİŞİ esprilerdir. Bu hâlleriyle, yukarıda izâhını yaptığım kavramlaşmaya benzer bir mânâları vardır; bana bunu hatırlatırlar. Telegramcı NYMPHALAR’a gelince, benim tabiatım-huyum etrafında, benimle birlikte TESİRLERİYLE yaşayan, buna mukabil görünmeyen varlıkları temsil ediyorlar. TESİRLERİ; zihin kontrolü, bu çerçevede konuşmaları, benim söylediklerim, sövüşmelerimiz, elektromanyetik dalgalarla yapılan bu işlerin içinde, doğrudan doğruya beyin ve duyu organı ilişkisi içinde, fizikî eziyetler. Telegram’ın başlangıcından beri, tam onbir sene geçti ve hâliyle onbir satıra sığmaz. Zaten bu kitab da, onun hâlen devam eden macerası içinde, doğrudan benim üzerimdeki tesirlerin fikrî verim hâlinde derlenmesi. “Sen bana zehir yedirdin, ben şifâya tahvil ettim!” hesabı. Telegramcılar’ın ana sermayesi seks; bunun etrafında uyandırılan korku ve onu kendi menfaatlerine göre verimlendirmek üzere, şantaj. Bu çerçevede, hiç iz bırakmadan imha, delirtmek veya istediklerini yaptırabilecekleri bir duruma sokmak. Hâlimi ve kahramanlığımı anlayana havâle ederek, Bolu’da Telegramcılar’ın, yaptıkları işe “….. Dosyası hazırlıyoruz” dediklerini ekleyeyim. Ben, kibarca “Seks Dosyası” diyeyim; ve benim bu hususta ehliyetimin hangi yüce mevkilere kadar sarktığını, dosyayı hazırlayanların bilhassa kendilerinin anlatması çabasında olduğumu da söyleyeyim. Söz seksten açılmışken, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın macerasına da, doğrudan Telegram davasına bağlı bir mânâ içinde değinme durumum doğmuş oluyor. Hakkım bâki!
MİTOLOJİ’DE NYMPHALAR
Yer yer hakkı teslim edicilikleri içinde, fikrimin muhalefet kanadında ve muhalefet için muhalefet yapan, son beş senede Telegram’ı açık eden NYMPHALAR, mitolojide neydi? Benim Telegramcılar’a yakıştırdığım bu ismin onlara ne kadar uyduğu eser boyu görülmek üzere, mitoloji’de NYMPHALAR:
Kırlarda, ormanlarda ve sularda yaşayan “genç kadınlar”. Tarlaların ve genellikle tabiatın dişi esprileri –perileri– olup, bunların bereketini ve lütfunu temsil ederler. Nymphalar, Homeros destanında, Zeus’un kızları ve ikinci sırada İlâhî varlıklar olarak geçer.
NYMPHALARLA KONUŞMAMDAN
Bana, dişi olmadıklarını yazmamı hatırlatıyor NYMPHALAR; ve bu satırları yazarken onlarla uzlaşmacı olup olmadığımın yoklanmasını da yaparak. Nymphalar, cihaz başında bulunan Telegramcılar, dişi değil; ibne. Üçüncü cins dememi istiyorlar. İbne diye yazmamamı rica ediyorlar; ardından “yazmazsan…” diye küfür başlangıcı. Hani, gerisini sen getir hesabı. NYMPHALAR’ın dişilik vasfını, İLME nisbetle YAPABİLME işi üzerinde, benim fikrimle zeki bir oynama içinde oldukları zaman, menfi mânâda anmak istemiyorum. Benim anlatma hünerimce NYMPHA’yı ne mânâda kullandığımı göreceksiniz.
NYMPHALAR’ın klâsik pislikleri sırasında, klâsik bir lâfım ve ardından klâsikleşme yolunda bir lâfım:
— “Ben size, daha işin başlarında, ortaya çıkın, zaman aleyhinize işliyor dedim. Benle uğraşırken, sağa sola bakmıyorsunuz, sizin komuta kademesinin dosyası ortaya çıkacak yakında…”
Ben bunu söylemeden bir gün önce, haber çıkmış da benim haberim yokmuş; ama hafif bir tahmin şaşılığım ile. Yâni Deniz Baykal hakkındaki haber… Tam bu notu yazmıştım ki, Müslüm Gündüz-Fadime Şâhin hâdisesiyle karşılaştırmalı bir şekilde vereyim derken, NYMPHALAR, bir şey düşünürken bunu dağıtmak için hep yaptıkları gibi, ya başka birşey hatırlatarak, ya bir kelime söyleyip beni onda sabitleyen söz ve elektromanyetik dalgalarla –telkin verici diyeyim–, dikkatimi dağıtarak, mevzuyu piç ettiler. Buna devam etme hevesim dağıldığı gibi, gece boyu devam eden fikri didişmeler ve mukabil sövüşmeler sonunda yoruldum. İşin içine biraz üşütme, biraz günlük Cezaevi işleri, biraz dinlenme ihtiyacı vesaire girince, yazım iki gün aksadı. Anlatımdaki dağınıklık dikkatinizi çekmiştir; sebebine de değinmiş oluyorum. Bunun yanında, sözkonusu dağınık anlatım, bu eser için benimsediğim, bana rahatlık vermesinin yanında, Telegram’ın havasını da verecek olması bakımından, şuurlu bir üslûbu gösteriyor. Kuru bilgi vermek değil de, sizde İRFAN KIVAMI hâlinde yaşatmak istediğim bir hamule; Mallarmé’nin, “şiir dili, nesneyi değil, sözkonusu nesneden kaynaklanan etkiyi dile getirmelidir; şiir, mânâ yüklü kelimelerden çok, anlatılmak istenenin ihsas gücüyle dolu olmalıdır” demesi gibi, ben Telegramdaki hâdiseleri, benim üzerimdeki ruhî tesirler hâlinde ve bunu verimlendirme şeklinde vereceğim. Bana Kartal Cezaevi’nde, “bu bir din ve ilim çatışmasıdır!” diyenlere, elbette din tarafında olarak ve bunun hikemiyâtı hâlinde onların ilmini tasarrufa alma şeklinde… Böylece, birgün şöyle veya böyle ortaya çıkacak olan cihazlarının ne ve nasıl olduğunu benim bilmemem ve bununla boş yere uğraşmam yerine, bâki kalacak bir ses bırakmış oluyorum. Üzerimdeki tesirin ne olduğunu anlatmak başka, nasıl bir şeyle yapıldığını bilmek başka birşey ya; cihazın niteliğine dair tahminden gerçeğine yol bulabilecek olanlara ipucu verirken, bundaki yanılmalarım da işin aslını zedelememiş oluyor.
KAVANOZ
Telegram cihazının marifetlerini, belki şaşıracaksınız ama, en özlü şekilde Üstadım’ın Yevmiyeleri’nden göstermeden önce, her zaman bir yeniye âlet olan bana ithaf ettiği Noktalamaları’ndan KAVANOZ isimlisi, tam onbir yıldır yaşadığım, daha doğrusu 60 yaşımın son onbir senesine, tam otuziki sene öncesinden işaret edendir, mânâyı anlayın:
— “Bir cümbüştür kopsa da gece yakamozlarda, — Münzevî balıklarız ayrı kavanozlarda!”
l
Levha: 2 Temmuz 2005… Bir câmide, kalabalığın ortasında, ayakta, Mahmud Efendi Hazretleri ayakta vaaz veriyor. Ben, babamla (Şerif Muammer) birlikte, oda gibi bir girintide, cemaatle birlikteyim. Mahmud Efendi, gördüğüm bir Nasreddin Hoca resmindeki gibi zayıf, gözlerinin etrafı Üstadım’ın gözleri gibi halka şeklinde, çukur, dudakları da hafif çıkık ve belirgin. Yüzü de, tavır ve duruş hâlinde değil de, –ekşi yüzlü demeyeyim!– ciddi. Konuşmadan sonra çıkışa doğru bizim yanımıza doğru geliyor; ona babamı tanıtıyorum. Babam heyecanlı ve hamasi bir tavırla benim için, “onu sizin emrinize bırakıyorum!” veya “sizin emrinizde!” gibi bir şey söylüyor. Mahmud Efendi de bana, “NİSAN’da…” diye, geçtiğimiz Nisan’da olan birşey veya NİSAN ayı ile ilgili birşey söylüyor. Kafasında kavuğu andıran bir sarık, küçük beyaz kavuk gibi, üzerinde de beyaz entari var.
l
KAVANOZ: 171.
NİSAN: 171.
Mehdî Salih İzzet Erdiş: 1171.
Menaî: Ölüm haberleri: 171.
l
Münzevî: Yalnız başına çekilip kimseyle görüşmeyen: 113.
Salih İzzet Erdiş: 1112= 113.
Mahkeme: 113.
Sicn: Hapis. Zindan: 113.
Mücemmil: Güzelleştiren: 113.
l
Bahsi geçen rüyâdan üç gün sonra, tek kişilik hücreye alındım. Kartal’dan sonra sinsi bir şekilde ve benim “Telegram kaçağı” dediğim hissettirmelerin ardından, 5 Temmuz sonrası bütün haşmetiyle görünmek üzere, asıl işkence başladı.
JAPONLAR
Levha: 22 Aralık 1991… Bir yabancı turist kız… “Ğ” harfini soruyor… Ona, bu harfi “G” gibi bir harfle karıştırdığını söylüyorum… Sonra o kız, sinema salonu gibi bir yerde ve seyirciler arasında ilâhîler söylemeye başlıyor, hisleniyorum… Sonra ayrı bir bölmeye gidiyorum… Almanya’dan gelmiş olanların topluluğunda, türkü söylüyorlar!
l
Ğ: Kef harfi: 20.
Rahman Suresî, 20. âyet: (Meâli: Aralarında kavuşmalarına engel bir berzah var): 2020.
Dahi: Eşine az rastlanır zekâ sahibi: 20.
Cêwî. (Kürtçe): İkizler: 20.
l
Gayn: Susuzluk. Ayn harfinden sonra gelen bir harf. Ğ harfi: 1060.
Büyük Doğu: 1060.
Sin: İNSAN. (İki kişi demektir.) Bir harf, ebcedi: 60.
l
Gayn: 1060= 61.
Büyük Doğu: 1060= 61.
Xevn. (Kürtçe): Rüyâ: 62= 1061.
Mehdî: 62= 1061.
Mütefekkir Mirzabeyoğlu: 1062= 2061.
Beyin: 62= 1061.
Müzavece: Çift olmak: 62= 1061.
l
Yevmiye: Vesileler ve bahaneler etrafında konuşurken, hep “nefese mihrak olan zât”a hitabediyor ve bunu bazen sorulanı değil de, söylemek istediği başka şeyi söyleyerek yerine getiriyor… “Peki, İslâm nedir efendim? Müslüman ve İslâm?” suâline verdiği cevab: Şu Japonları alır mısınız? Müsbet ilimler tezgâhı kuruyor… Evine potinle giremezsiniz! Dünyanın en geri, en olmaz şeyi olan alfabesini muhafaza ediyor… Bu ne iş? Bu misâlleri görememek, anlayamamak ne iş? Döndü dolaştı bu iş şuraya geldi… Size burkuk gelebilir sözüm… Bir şeyi tenkid hakkı o şeye mensub olanlara mahsustur; bu bakımdan Türklüğünüzle iftihar edebilirsiniz, ben de iftihar ederim! Bunu söylememe rağmen… Ben düşündüm taşındım, şu işe 15 yaşında başlamışsam, 60 senedir düşündüm; ırkî bakımdan bizim çok münhat bir arazi sahibi olduğumuzu kabul ettim… Başka çaresi yok bu işi halletmenin… Müşahede lâzım… ALLAH ÇEKTİRMEDİĞİ ŞEYİN NİMETİNİ VERMEZ… Hakikaten ıstırab!
l
Yevmiye: 5 Şubat 1983… “Sorulanı değil de başka şeyi söylemeye” misâl, Ahmed Kabaklı’nın “İslâm nedir, müslüman nedir?” suâline verdiği cevabın bir bölümü:
— “Bu makine gide gide öyle bir yere gidecek ki, bir âleme, beşerî hiçbir cehde yer kalmayacak hiç…”
17 Ocak’ta bana söylediği de şu:
— “Benim bir misâlim var… Batı, makineyle, insan ruhunu burnundan mandallamıştır… Nefes aldırmıyor!”
l
Üstadım, ruha yıldırım gibi inen nefs ve şeytan iğvalarından-aldatma ve oyunlarından bahsederken, Hac’da gördüğü bir kısım manzaralardan dolayı üstüne nasıl bir HATAR çöktüğünü, kalbine zehirli oklar atılışının can yakıcılığı ile misâllendiriyor… Hatar: İmâna musallat, kalbe ânî gelen menfi hisler, tehlikeler… Bu eserde, Telegram marifetinin en hainane işi ve gayesi hâlinde bunu göreceksiniz… Allah, çektirmediği çilenin nimetini vermez… Bize, Telegram cihazının marifeti bahsinde, Üstadım’ın MAKİNE hakkındaki sözlerini hatırlatan hâdise, Kartal’da, benim için bir hatar mevzuunu olmasa da, bunu andıran şu sözler:
— “Bunun yüzde biri sende olsa, havandan geçilmezdi!”
Aklımdan geçenleri biliyor, ben cin işi mi bilgisayarlı bir âlet mi tereddüdündeyim, onun veya onların o zaman farkında olmadığım bazı telkinleri hâlinde, onların ve karılarının isimlerini hakaret niyetine söylüyorum, bunu bilmekten yine onların marifeti hâlinde içime hoşluk geliyor… Bu devrenin devamı hâlinde yeri geldikçe anlatılacak başka hâdiseler; ve nihayet, veli marifetini cihazla gerçekleştiriyor olma zannı içinde, bahsi geçen sözü söylüyor. Dava, mücerret veli hakkını korumak ve içinde bulunduğum durum, veli hâli ile elindeki cihaz marifetini aynı sanan bu ahmak karşısında, benim –şu ânda bu satırları yazarken de olduğu gibi–, cihazın bedenime olan tacizi altında cevab verememem ve onun kendisini haklı sanmasının öfke ve acizliği; ağır bir ameliyat geçirirken, komedyenlik marifetini göstermesi istenen bir aktör gibiyim. Üstadım’ın, “en küçük veli, kalbinizden geçeni bilir; psikolojide de bu, kalbten kalbe intikâl şeklinde bilinir!” demesi, cihaz marifetinin, insan cehdinin yerini alması hakkındaki sözleriyle birlikte düşünülürse, düşmanımın cihazı yolundan geçtiğim “elini küfre değdirse şeriat doğar” hikmetini gösteren hepsi birinci sınıf eserlerim, benim HATAR bahsi ile birlikte işi asıl mihrakına –ÜSTADIM’a– bağlamaktaki haklılığımı isbatlar: ONLARDAN… Beni kurtaracak olan da, merkezinde onların oldukları, onların yüzü suyu hürmetine, vefat etmiş veya diri, himmetçilerden… Bu arada, faal kuvvetleri kendinde toplayan ÇOCUK hikmetini de hatırlayın!
l
NYMPHALAR’a, bu düşüncelerim ile ilgili söylediklerine, müsbet hatırlatmaları bir yana, şu cevabı veriyorum: Adam beni öldürmek üzere bir fiilde bulunuyor, ben yaralanıyorum, şu oluyor bu oluyor, sonra bu etki altında ben, uçurumdan atılan adamın üstündeki pardösüyü paraşüt gibi kullanması ile nihayetinde “gibi” değil de asıl, paraşütü icâd etmişe benziyorum… Burada düşmanıma, “aman ne iyi yaptın!” diye bir tasvib, bir sempati gösterecek değilim… Zaten hayat bu: Nereden ne aldığın değil, ondan ne ve nasıl yaptığındır dava!
l
Eşyaya müteallik aşağı derecede keramet ile, kâfirin de sahib olduğu bir hüner hâlinde kerameti andıran bir takım zuhur ve tasarruflar, bazen birbirine karışır: Birinciye keramet denirken, diğeri “istidraç-sahte keramet” diye anılır. Bugün, teknolojinin vardığı seviye, istidraç nevinden bir takım işleri başarırken ve bu ruhçuluğun aleyhine bir isbatlama sanılırken, aslında tam tersi, sadece gerçek ruhçuluğun yaşayabileceği bir durum ortaya çıkmaktadır; kısacası, ruhçuluğun makine karşısındaki üstünlüğü tescillenmektedir… Ruh, Mevlâna Hazretlerinin CAN’ı “su üstünde bir ışık” diye tavsifi gibi, daima maddeyi kendine delil kılan olarak, onun üstünde, yakalanamaz, kelepçelenemez… Diyeceğim o ki, ölecek olsam bile, bu, düşüncemde pekişme hâlinde, ruhumun zaferini görmüş olarak gerçekleşecek… Duam hep aynı ve samimiyetle: Allah, imândan ayırmasın!
l
İmâm-ı Cafer Hazretleri: Kim nefsi için nefsi ile mücahede ederse, keramete kavuşur. Kim de Allah için nefsi ile mücahede ederse, Allah’a kavuşur… İstidraç ile keramet ve büyük keramet arasındaki fark, bu ölçülendirme içinde mevcut.
l
NYMPHALAR’ın durumunu, daha en baştan –2005’den– beri, “şahsiyet bulma” mânâsında bir “var olma” niyetlerine bağladığım için, bu eserin ismini “makine ve insan” koymak istemiştim: Hem onların ruh tahlilleri, hem benim durumumu gösteren. Bunun içinde şu mânâ da var: Ben de sizi, bizzat cihazı kullananların şahsiyeti ve çevresi diye tanıyorum. Bu, bir meydan okuma idi… Geçen zaman içinde, onların durumu ve şahsiyetlerinde, daha önce bahsettiğim gibi, toplum ve devletin bünyesini okur oldum!
Tarih Sayfası - 1 ; CIA ‘den Devşirilen Hücre Tipi Politika! 12 Eylül ve İBDA

F Tipi beyin yıkar
F Tipi cezaevleri ile ilgili tartışma ve eylemler sürerken, "hücre sistemi" uygulamasının, ABD'li ünlü psikiyatrist Dr. Edgar Schein'in kaleme aldığı, "Beyin Yıkama Özel Varyantları" adlı kitapta yer alan programla paralel olduğu ortaya çıktı.
ABD'li psikiyatrist Edgar Schein'in 1960'lı yılların başında hazırladığı "Beyin Yıkama Özel Varyantları" adli projesinde ortaya koyduğu, devletlerin hücre tipi hapishanelerde uygulayacakları temel program ve cezaevlerinde mahkumların nasıl yaşatılması gerektiğini düzenleyen 24 maddelik program, Türkiye'de yaşanan F Tipi Cezaevleri tartışmasında devletin öne sürdüğü argümanlar ile paralellik gösteriyor. Hücrelerin yaratıcısı olarak anılan Dr. Schein'in geliştirdiği programda, mahkumların izole edilen bölümlere yerleştirilmesi gereğinin altı çizilirken, bununla mahkumlar arası ilişkilerin bir şekilde kopacağı ya da ciddi bir şekilde zayıflatılacağı belirtiliyor.
Mahkumlar arasındaki grup olma normlarının parçalanması ve dağıtılması gereğine dikkat çekilen programda, mahkumların toplumsal düzenlerinden vazgeçtikleri ve tamamen izole oldukları bir grup düşüncesinin yaratılması gereği vurgulanıyor. Mahkumlar arasındaki her türlü dayanışma desteğinin yok edilmesinin altının çizildiği programda, mahkumların cezaevi koşullarını, yakınlarına ve arkadaşlarına yazmalarının engellenmesi gerektiği kaydediliyor.
Yeni Gündem 01.09.2000
'HÜCRE TIPI ÖLDÜRÜR'
Cezaevlerinin içinde ve disinda son zamanlarda olaylar çikmasina neden olan F Tipi cezaevlerinin, yetkililerin görüslerinin aksine mahkumun ruh yapisini daha agresif yaptigi ve sosyal davranis bozukluklarina yol açtigi belirtiliyor. Türk Tabibleri Birligi tarafindan yayimlanan 'Toplum ve Hekim' dergisinin 1997 Kasim sayisinda yayimlanan bir raporda, hücre tipi cezaevinin mahkumlarda heyecan, anlama ve karar verme bozuklugu, çocukluga giden bir davranis ve sosyal iliski bozukluklarina yol açtigi ifade ediliyor. Konuyla ilgili raporda, hayvanlar üzerinde yapilan deneylere yer verilirken su noktalar göze çarpiyor:
"Erişkin dönemlerde izole edilen farelerde sosyal davranis bozukluklari gözlenmistir. Akranlarindan ayrilan hamsterlarda ise kilo artisi, çevre ve karsi cinse ilgi kaybi görülmüstür. Benzer sekillerde akranlarindan ayrilan maymunlarda da bir çesit depresyon gelistigi izlenmistir."
Öte yandan, Bakanlik tarafindan hazirlanan Cezaevi El Kitabi'ndan da örneklerin verildigi raporda, Adalet Bakanligi'nin hücre tipi cezaevini onayladigi görüsüne yer veriliyor. El kitabinda şu satirlar ise dikkat çekici:
"Teröristler birbirleriyle haberlesmemelidir. Çünkü terörist haberlesmedigi zaman sudan çikmis balik gibi ölür. Baska bir ifade ile teröristi ruhen ve fikir bakimindan besleyen kaynaklar veya kanallar kesilip kurutulunca, onun devrimci, yani yikici yani ölür."
TARİH 12 EYLÜL, DUVARLARİN ARDINI ANLATTILAR
- 12 Eylül döneminde girdigi cezaevinde 1.5 yil hücrede kalan Memik Horoz, hücreden çiktiktan sonra arkadaslarini taniyamaz hale geldiklerini belirterek, "Yüzünden taniyamiyorsun. Bir tek sesi kulaginda kaliyor. Sesini duyunca, 'Aa sen o degil misin?' diyorduk" dedi. IHD Istanbul Subesi tarafindan düzenlenen "Duvarlarin arkasinda insan haklari" konulu forum dün Tarik Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde yapildi. Toplantiya çok sayida tutuklu yakini, insan haklari savunuculari, dernek temsilcileri, uzman ve yazar ile uzun süre cezaevlerinde hücrede kalan magdurlar katildi. Tutuklu yakinlari isiklari söndürülen salona ellerinde Ulucanlar Katliami'nda yasamini yitiren tutuklularin fotograflariyla girerek mumlar yakti.
Hücre magdurlari Daha sonra söz alan ve 1981 ile 1991 yillari arasinda çesitli cezaevlerinde tutuklu kalan ve bu süre içinde toplam üç yil hücrede yatan Memik Horoz, yasadiklarini söyle anlatti: "Cezaevinde her seyi iskence aleti haline getirmislerdi. Sagmalcilar'da 1.5 yil hücrede kaldim. Benim gibi çok sayida arkadas böyle kaldi. Hücredeyken arkadaslarimizi tipini, yüzünü unutmustuk. Sadece bazen biribirimize seslenerek, kimin kim oldugunu unutmamaya çalisiyorduk. Bir buçuk yil sonra bizi havalandirmaya çikardilar. Kimse biribirini tanimiyor. Birbirimize bakiyoruz, çikaramiyoruz. Daha sonra bazilari aralarinda konusuyor. Sesini duyuyoruz. Aa sen o degil misin diyorduk. O sekilde birbirimizi taniyorduk."
05 Mayis 2000
KARTAL CEZAEVI'NDE BULUNAN IBDA-C DAVASINDA TUTUKLULARIN DURUMLARI ILE ILGILI GÖZLEM RAPORU
GIRIS
Mazlumder Istanbul Subesine basvuruda bulunarak Kartal Cezaevinde tutuklu bulunan eslerinin halen "hak ihlallerine ugradiklari" gerekçesiyle yaptiklari açlik grevinden dolayi, magdur olduklarini ifade eden bir grup basvurucunun yardim talebi üzerine durumu yerinde tespit etmek amaciyla anilan cezaevine gidilmis, bahsi geçen tutuklularla görüsülmüs,tespitler yapilmis sonuçta bu rapor hazirlanmistir.
I- SIKAYETLER •
II- Açlik Grevinin Baslamasi 28.04.2000 tarihi itibariyle halen sayisi kesin olarak belirlenememekle beraber 30 civarinda tutuklunun açlik grevinde oldugu belirtilmistir. Sayinin kesin olarak belirlenememesinin sebebi, açlik grevini gerçeklestiren tutuklularla hiç kimsenin görüsme imkaninin olmamasidir. Açlik grevinin gerçeklestirenlerden ikisinin kismi felç geçirdigi ve revirde tedavi altina alindigi beyan edilmektedir. Açlik grevinin sebebi olarak asagida belirtilen hak ihlalleri gösterilmis, bu hak ihlallerinin giderilmesi yönünde taleplerin yazili olarak cezaevi idaresine ve savciliga bildirildigi ancak, hiçbir iyilestirmenin yapilmadigi vurgulanarak son çare olarak süresiz açlik grevine gidildigi ifade edilmistir. Görüsme gerçeklestirdigimiz tutuklular açlik grevinin baslangicinda durumu yazmis olduklari dilekçeler ile Adalet Bakanligi, Içisleri Bakanligi ve Saglik Bakanligina bildirdiklerini ve öz itibariyle insan onuruna yakisir bir sekilde yasamlarini sürdürmeyi talep ettiklerini belirtmislerdir. • Hücreler Tutuklular Metris Cezaevinden buraya sevk edildiklerinde 10-15 gün süresince 4-5 m2 lik hücrelerde tek baslarina kalmislardir.
Bu büyüklükteki hücrelerin çok sagliksiz oldugu , mazgallarin kapi altlarinda oldugu ve burada insan onuruna yakismayan bir sekilde tutulduklarini, Salih Mirzebeyoglu , Sadettin Ustaosmanoglu ve Ali Osman Zor ismindeki tutuklularin hala tek kisilik hücrelerde kaldiklari , hiçbir sekilde bir insan sesini duyamadiklari ve kimseye de seslerini duyuramadiklari bir ortamda kaldiklarini beyan etmislerdir. •
Güvenlik ve Aramalar Cezaevinin iç kisminda da asker bulundugu yasalara aykiri olan bu durumun rahatsizlik verdigi dile getirilen diger bir husustur. Çok hassas elektronik cihazlardan geçildigi halde hem blok girisinde hem de kogus girisinde arama yapildigi , Kartal Cezaevine ilk geldiklerinde de arama sirasinda tamamen çiplak hale getirildiklerini beyan etmislerdir. Ayrica siklikla koguslarda arama yapildigi, bu aramalar esnasinda 3 kisilik odalari 30 kisilik asker grubunun aradigi , birçok hak ihlallerinin ve onur kirici davranislarin oldugunu belirtmislerdir.
Söyle ki; aramalar esnasinda tutuklularin disari çikarildigi , bütün çöplerin , yiyeceklerin , içeceklerin , temiz ve kirli giysilerin ve diger bütün esyalarin bir araya kogusun ortasina döküldügü ve kogusun rezalet bir duruma geldigi belirtilmistir. Bütün bunlar olurken tutuklulara hakaret edildigi ve psikoloji rahatsizlik olusturacak davranislarda bulunuldugu özellikle, kabe resmi, Kur'an'i Kerim, seccadeleri ve tesbihlerinin çöplerinin arasina atildigi, böylelikle tahrik edilmek istenildiklerini bildirmislerdir. Bu aramalardan sonra gerekli temizlik ve düzenleme tutuklular tarafindan yapildiktan hemen sonra tekrar arama yapilarak ayni islemlerin tekrarlandigini belirtmislerdir. • Fiziki Durum , Havalandirma ve Saglik Tutuklular, bulunduklari bölümlerin yagmur aldigini, islak yataklarda yatmak zorunda kaldiklarini, havalandirma bölümünün tellerle kapli olmasindan dolayi kogus ile havalandirma arasinda bir fark göremediklerini , bu nedenle havalandirma ile ilgili haklarini kullanamadiklarini, kitap okuma imkanlarinin olmadigini, spor imkani taninmadigini ve iç organlarinda bozulma sikayetlerinin her geçen gün arttigini dile getirmislerdir. Bu durumun tutuklulari umutsuzluga yönelttigi özellikle belirtilmistir.
Hemen hemen bütün mahkumlar ve tutuklularin durusmalara giderken ellerinin önden kelepçelendigini ancak kendilerinin ellerinin arkadan kelepçelendigini , bu nedenle ciddi derecede omuz agrilari çektiklerini ve bu onur kirici bir uygulama olmasi dolayisiyla bu uygulamanin sona ermesini istediklerini bayan etmislerdir. •
Ziyaretçi ve Avukat Görüsleri En yogun belirtilen sikayetlerden birisi de ziyaretçiler ve yakinlarla görüs durumudur. Özellikle tutuklu yakinlarinin da dile getirdigi bir sorun bu. Tutuklularin es ve yakinlari bazen aksama kadar beklediklerini ve bu bekleme sonrasinda kendilerine bugün görüs yok denilebildigini belirtiyorlar. Bazen de saatlerce bekleyip , çok yogun ve onur kirici sekilde aramalardan geçtikten sonra sadece birkaç dakika görüsebildiklerini, çocuk görüsünün ise önceleri hiç olmadigini simdi ise bazen çok kisa görüsebildiklerini beyan etmislerdir. Avukat görüsü ile ilgili yasanan problem ise; Avukat ile görüsler için ayrilan kabin sayisi kisitli oldugundan avukatlar ile yetersiz sürede görüsebildiklerini beyan etmislerdir.
III- TALEPLER : Tek kisilik hücrelerde kalan arkadaslarinin bu tek kisilik hücrelerden çikarilmasi ve tutuklularin birbirleri ile görüsme imkanina kavusmasi • Cezaevi iç kisimdaki askerin çikmasi • Ziyaretlerin kesintisiz ve tam gün olmasi ile çocuk görüsünün saglanmasi • Kitap okuma ve spor gibi sosyal ve kültürel etkinlik yapilabilmesi • Avukat görüsünde olusan sikintilarin giderilmesi • Aramalarda yogunlasan hakaret ve tehdit içeren sözler söylenmemesi ve bu aramalar sirasinda koguslarin kirletilmemesi ve yiyeceklerin ortaya dökülmemesi • Ibadet için kullanilan ve özellikle dini açidan özellik arz eden Kabe resmi , seccade ve benzeri esyalarina hakaret edilmemesi ve bu esyalara zarar verilmemesi
IV- III- IDARENIN TUTUMU: Raporumuza konu olan basvuru ve bunun neticesinde IBDA-C'li tutuklularin ifade ettikleri sikayet ve talepler ve açlik grevi ile ilgili olarak Kartal Cezaevi idaresinin görüsünü de almak istedik. Zira bu tarz çalismalarimizda taraflarin görüsünü almak ve bunu da raporumuza ilave etmek seklinde bir usul kullanmaktayiz. Bundan yola çikarak Kartal Cezaevi 1. Müdürü Recep Gögüs 'ü arayarak tarafimiza yapilan basvuruyu ve bu basvuru sonunda bize ulastirilan sikayetler ve açlik grevi ile ilgili bilgileri kendisine söyledik ve görüsünü almak istedigimizi belirttik. Ancak Recep Gögüs kendisinin "göreve yeni basladigini, bu nedenle bilgi sahibi olmadigini bahsettigimiz konular ile ilgili olarak bize bir açiklama yapamayacagini" belirtmistir. Kendisine bu konuda Kartal Cezaevi idaresinden bilgi almak istedigimizi ve bu konuda kimden bilgi alabilecegimizi sordugumuzda Kartal Cumhuriyet Bassavcisi'ndan bilgi alabilecegimizi belirtmistir. Bunun üzerine Bassavci Hüseyin Poyrazoglu'na ulasmaya çalistik. Ancak kendisini defaatle aramalarimiz ve görüsmek için yaptigimiz müracaatlar maalesef sonuçsuz kalmistir. Bu nedenle raporumuzda idarenin görüsünü sunamamaktayiz.
V- IV- KANAATIMIZ: Görüsmüs oldugumuz tutuklu ve tutuklu yakinlarinin bizlere beyan ettikleri bilgileri yukarida sunmus bulunmaktayiz. Bizler Kartal Cezaevi ziyaretimiz sirasinda Avukat görüsü konusundaki sikintilari bizzat yasadik. Avukat görüs kabinlerinin sinirli sayida olmasi; görüsme sirasi beklemek ve kisa süreli görüsme yapmak neticelerini dogurmaktadir. Tutuklu yakinlarinin da görüsme için uzun süre bekledikleri ve sira ile alindiklarindan bekleyisler uzadigi ve görüs süresinin de buna bagli olarak kisa sürebildigini müsahede ettik. Gözlemledigimiz diger bir husus ise tutuklu yakinlarinin açlik grevinde bulunan yakinlarinin sagliklarindan ve hayatlarindan duyduklari endise olmustur. Birçok tutuklu yakini yetkililere sözlü ve yazili ulastiklarini ancak hiç kimsenin bu açlik grevini bitirmek için çaba sarf etmedigini söylemislerdir. Yakinlarin duyduklari bu endise ve kaygi açlik grevinin bugün itibariyle 47. güne ulastiginin beyan edilmesi ile had safhaya ulasmistir. Açlik grevini gerçeklestirdigi beyan edilen kisilerin tamami tutukludur. Baska bir deyisle suçlulugu sabit oluncaya kadar tedbiren hürriyeti kisitlanan kisilerdir. Suçu sabit olmayan kisilere yönelik hak ihlallerinin olmamasi gerektigi gibi her halde ister tutuklu ister mahkum olsun herkesin insan onuruna yarasir bir sekilde yasamlarini sürdürme haklari teminat altina alinmistir. Biz her kim olursa olsun her mahpusun insan onuruna yakisir bir sekilde yasam sürmesini istiyoruz. Bu nedenle Adalet Bakanligi ve diger ilgili kurumlarin Kartal Cezaevindeki söz konusu bu durum ile ilgili gereken incelemeleri yaparak aciliyetle hukuka aykiriliklarin tespit edilerek giderilmesi ve açlik grevinin sona erdirilmesi için gereken girisimlerin yapilmasini talep ediyoruz. Av. Gülden SÖNMEZ Av. Gönül KÜÇÜK
7. Die »Luxuszellen«
»Seht her!« schreit das Massenblatt Sabah am 24. Juni auf Seite 1: »Luxushotel im Gefängnis: Wandteppiche, Handys, 30-Kanal-Fernseher, Kühlschrank, parfümierte Klimaanlage« und zeigt Fotos der Mafiazellen im Gefängnis von Kartal. Die Öffentlichkeit soll glauben, dass Kartal das Paradies ist. Die Propaganda soll konditionieren: Die Knäste sind außer Kontrolle, die harte Hand muss durchgreifen und: reformieren. Kartal ist ein Reformknast. 1986 gebaut, war er ein sogenannter »E-Typ«: Sondergefängnis, höchste Sicherheitsstufe. Nach dem Umbau lautet die Chiffre »F-Typ«: Isolations- und Einzelzellen-»Reform«. Der Istanbuler IHD-Menschenrechtsverein legte im Frühjahr 2000 eine Studie über Kartal vor: Einzelzellen, 24-Stunden Einschluss, Klo auf der Zelle, Essen durch ein Loch in der Stahltür, kein Tageslicht, keine Sichtmöglichkeit nach draußen, kein Kontakt zu Mitgefangenen, Hofgang unter Stacheldraht, Verwandtenbesuch eine halbe Stunde pro Woche, Verbot von Lebensmittelpaketen (1999 bezifferte das Justizministerium die Tagesration eines Gefangenen: Frühstück, Mittag- und Abendessen, auf 165.000 Türkische Lira, ein Brot kostet 40.000 TL, eine Suppe 250.000 TL). Ali Osman Zor nach sechsmonatiger Totalisolation in Kartal zu seinem Anwalt: »Deine Geschmacksnerven, das Riechen, Hören, Fühlen und Sehen verflüchtigen sich. Über nichts mehr kann man lachen und weint über die kleinste Angelegenheit. Die Isolation nimmt einer Person jedes Gefühl der persönlichen Sicherheit... du fühlst dich, als könntest du in jedem Moment getötet werden. Das Ziel ist diese alles durchdringende Angst zu verstärken, Selbstmordgedanken zu erzeugen, schlussendlich deine Psyche völlig zu brechen.« Die Mafia-Gefangenen in Kartal wickeln ihre Kommunikation mit der Anstaltsleitung über Zimmerboys und Handys ab. Die Gefangenen der islamistischen IBDA-C (»Kämpfer des großen islamischen Osten«) - eine frühe Abspaltung der Hizbullah-Organisation, die sich der staatlichen Funktionalisierung als Todesschwadron gegen Kurden und die PKK verweigerte - sind dagegen in der Totalisolation. Sie sind die Testratten für das »Labor« Kartal, wie nach dem Selbstmordversuch des IBDA-C-Führers Salih Mirzabeyoglu sein Verteidiger erklärte: »Seit fünf Monaten war er ununterbrochen eingeschlossen. Zuletzt berichtete er über Stimmen im Kopf, über Halluzinationen und ein permanentes Rauschen. Er vermutet, um die Wirkung der Isolation zu potenzieren, wurden seinem Essen möglicherweise Chemikalien oder Drogen zugesetzt.« (Yeni Gündem, 30.6.2000) Auch die Gefangenen der 2. Friedensdelegation der PKK sind in Kartal. Ihr Weg für den Frieden aus dem europäischen Exil in die Türkei endete in den neuen »Europa-Zellen« (Justizminister Turk). Kartal-F-Typ, das ist die türkische Chiffre für Stammheim, den Toten Trakt in Köln-Ossendorf, Frankenthal, Moabit oder Celle. Die US-amerikanische Menschenrechtsorganisation Human Rights Watch kritisierte in einem Memorandum das Isolationsregime in Kartal. Die keinesfalls links einzuordnende Organisation verwies dabei auf eine Stellungnahme der Europäischen Kommission für Menschenrechte von 1975: »Isolation kann die Psyche und Physis nachhaltig und tiefgreifend beeinträchtigen. Festgestellt werden kann u.a. chronische Apathie, emotionale Instabilität, Verminderung der mentalen Fähigkeiten, Schlaflosigkeit, Konzentrationsstörungen.« Die damaligen Kläger waren im 7. Stock von Stammheim isoliert. Ihre Namen: Gudrun Ensslin, Andreas Baader und Jan Carl Raspe - Gefangene aus der RAF
ZİHİN KONTROLÜ mümkün mü?

Beyin kontrolü mümkün mü?
İnsan beyni kontrol altına alınabilir mi? İnsanlara iradelerinin dışında bazı işler yaptırılabilir ve hatta cinayet işletilebilir mi?
1996 yılında yayımlanan "Beyin Kontrolü ve Tanımlanamayan Gizli Hükümetler" adlı kitabında Daniel Brandt, bir insana hipnozla bir cinayet işletilebileceğini iddia ediyor. Bazı uyuşturucu maddeler de insanların beyinlerinin kontrol altına alınmasında kullanılabiliyor. LSD'nin bunlardan biri olduğu öne sürülüyor.
Son yıllarda ABD'de yayımlanan araştırmalar, beyin kimyası çalışmalarında LSD'nin son derece önemli bir yere sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Doç.Dr. Ümit Sayın, Martin Lee ve Bruce Shlain'in "LSD'nin Tarihçesi" ve Jay Stevens'ın "LSD ve Amerikan Rüyası" adlı kitaplarından yola çıkarak, bu maddenin beyin yıkama faaliyetlerinde nasıl kullanıldığını 1998 yılında Artı Haber Dergisi'ne şöyle anlatmıştı: "1950-75 arasında CIA'de binlerce ajan sistematik olarak LSD testlerinden geçirildiği gibi, LSD'den yola çıkarak, pek çok yeni halüsinojen sentezlendi ve insanlar üzerinde zihin kontrolü, propaganda, beyin yıkama amacıyla kullanıldı. LSD'den daha etkili bir madde arayışı sonucunda ise Extacy sentezlendi."
Ümit Sayın, dünyadaki pek çok istihbarat örgütünün LSD ve benzeri binlerce psikoaktif ilacı kullandığını da söylemişti.Ümit Sayın’ın kara büyü kitapları ve zihin kontrol faaliyetlerine ilişkin çalışmaları göz önüne alındığında, Ergenekon Terör örgütün’deki işlevinin de ne olduğunun bize ip uçlarını vermiş oluyor;görüşmek için gittiği Salih Mİrzabeyoğlu’nun neden kovduğu da.
New York Times gazetesinin l6 Temmuz l977 sayısında şöyle bir haber yayınlandı:
"ABD insanlığın esir edilebileceği görünmez silahlar geliştiriyor."
l978 yılında Walter Boward adlı yazar, Operation Mind Control (Beyin Kontrol Harekatı) adında yayınladığı kitabında şunları anlatıyordu: "Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beyinin uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar, alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri terapisidir. CIA psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırmıştır. Şimdi bu kabiliyetleriyle yeni tip bir harbe girişmesi mümkündür. Bu harp görünmez, muharebe sahası ise insan zihinleridir.
21 Temmuz 2000 tarihli Sabah gazetesinde yer alan haber, çalışmaların nerelere geldiğini gösteriyor.
"John St. Clair Akwei, 1996 yılında Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) aleyhine bir dava açtı. Akwei, NSA'nın kendisini sürekli olarak takip ettiğini ve davranışlarını kontrol ettiğini iddia etti. Akwei mahkemeye bu iddialarını destekleyecek yüzlerce sayfalık deliller sundu. Kaynak olarak birçok bilimsel ve akademik çalışmanın gösterildiği bu deliller, Project Freedom adlı internet sitesinde yayınlandı. İddiaya göre NSA, çok gelişmiş sistemleri aracılığıyla elektromanyetik alanları kullanarak istediği kişiyi dünyanın her yerinde takip edebiliyor, hatta elektrik dalgaları yollayarak kişinin düşünce ve davranışlarını kontrol edebiliyor. NSA'nın "sinyal istihbaratı" adı verilen bu sistemi, dünyadaki elektrik taşıyan her şeyin çevresinde bir manyetik alan olduğu ve bu alanların elektromanyetik dalgalar yaydığı teorisine dayanıyor. Geliştirilen dijital sistemlerle elektrik taşıyan bütün varlıkları nerede olursa olsun kontrol edebiliyor. Gönderilen sinyaller sayesinde hedef kişi başkalarının duymadığı sesler duyabiliyor ya da görüntüler görebiliyor. Bu yolla NSA istediği kişiye istediği şeyi hiçbir kanıt bırakmadan yaptırabiliyor.
Em. Kur. Albay Baha Kadıoğlu, Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde yayımlanan bir makalesinde bu silahlarla ilgili bakınız neler söylemiş:
"Türkiye l977'li yıllar içinde beyin kontrol yöntemlerinin harp şeklinde uygulandığı ve bunun korkunç kâbusunun yaşandığı bir ülke olmuştur. Bu görünmez harpin gelecek yıllarda da devam edecektir. Yalnızca fiziki tedbirlerle önlenmesi mümkün görülmemektedir. Alınacak tedbirleri öğrenmek için en kısa zamanda parapsikolojik çalışmalara girmek mecburiyetindeyiz. " (A.V.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)