ölüm odası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm odası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TELEGRAM-Zihin Kontrolü.....QUANTUM - Kuvantum
KUŞATILAN - KUŞATAN*
Salih Mİrzabeyoğlu
İnsan beyninde yaklaşık 100 milyar nöron (sinir hücresi) vardır, her sinir hücresi ise yaklaşık 1000 snaps’e (diğer sinir hücreleri ile bağlantılar) sahibtir. Bu, beyinde 100 trilyon bağlantı bulunduğu mânâsına gelir. Bunlardan elektrokimyevî impulslar (itici kuvvet, sevk, uyarı, tesir, ânî his, saik, çok kısa zamanda tesirini gösteren büyük kuvvet) geçer; fikir, resim, fantezi, kavram, ruh hâli, duygu, arzu, korku, vizyon-görüntü, içgüdü ve diğer bütün zihne ve akla âit tecrübelerimizin esasını teşkil eder. Bununla beraber bunlar, beynimizin sadece FİZİKÎ REALİTE’sidir. Bütünün realitesi nedir? Manevî içgüdülere nasıl sahib oluyoruz? SEZGİ NEDİR? Zihnî ve akla âit bir resim, bir tasvir, fizikî bir davranışa nasıl dönüşüyor? Telepatik (uzaktan haberdar olma) veya gaibten haber alacak şekilde bütün bu bağlantılar-münasebetler, birlikte (hiss-i müşterekte) nasıl çalışıyor. Öfke nedir? Sevgi nedir?
Beyin, bütün vücuda yaygın faaliyetlerin merkezidir; VÜCUDUN HER YERİNE AİD OLANIN MERKEZİDİR. Bütün canlı organizmaların vücutlarını saran bir “elektromanyetik bir zarf”a sahib olduğu bilinmektedir. Çevreden gelen uyaranlara cevab veren bu zarf, zihne âit kavramların isimleriyle anılan bir alan olarak kabul edilmektedir. Bu alanlar, maddenin mânâya delil olması halitası-karışımı gibi bir intiba vermektedirler.
l
Zihne aid kavramların mânâlarını ihtiva eden alanlar, tek bir alandır.
l
Kısaca belirtmek gerekirse, atomaltı parçacıkların tamamı “kuantum” olarak değerlendirilebilir. Günümüzde bu gruba giren pek çok parçacık bulunmuş ve bulunmaya da devam edilmektedir. İçlerinde en çok bilinenleri ELEKTRONLAR’dır. Kuantum adı verilen parçacıklar, artık hepimizin bildiği gibi kâinatın her köşesinde bulunmakta, hareketsiz ve sabit olarak gördüğümüz bütün maddelerin varlığı, atomlara ve dolayısıyla bu parçacıklara dayanmaktadır. “Kuantum parçacıklarını nerelerde kullanırız?” sorusunun cevabı çok geniş bir sahayı kapsamaktadır. Bugün her evde kullanılan televizyonlar, bilgisayar ekranları, bilgisayar kasa tâbir edilen bölümünün içindeki parçaların hemen hepsi, telefonlar, radyolar, teybler, kısacası; elektronik malzeme ihtiva eden bütün cihazlar hep KUANTUMLAR’ın belli dış etkilere karşı gösterdiği tepkilerden yararlanılarak oluşturulmuştur.
Televizyonların ELEKTROMANYETİK DALGA’yı algılayıp bunu görüntüye ve sese çevirmesi hâdisesi, aynen beyinde de mevcuttur. Beyin de dışarıdaki FREKANS okyanusundan sadece veri tabanına uygun frekansları algılar.
Algıladığı frekansları gerekli dönüşümleri yaparak ses, görüntü, koku, tad ve dokunma ile algıladığımız oluşumlara çevirir.
l
Televizyon vericisi diye, seçilen şahsın beynine ayarlı TELEGRAM cihazını, beynimizi de bütün algılarımızı ve düşüncelerimizi radar cihazına muhatab bir verici gibi düşünürsek, kestirmeden bir misâlle cep telefonlarıyla karşılıklı haberleşme gibi bir durum: Bir yanda cihaz, öbür yanda onun bütün duyu organlarınca algılanabilir ve eziyet edilebilir tesirlerini yaşayan insan. Frekansı elle tutamayacağına göre, İSBATI KABİL OLMAYAN bir iş; bundan dolayı da kolayından “psikolojik bunalım” numarasına havale edilebilir!
*Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası, 28.Bölüm. (Kuvantum kısmı)
Ölüm Odası. B - Yedi [2. Bölüm]
Salih Mirzabeyoğlu
…Böyle daldan dala tedâilerle
–Ahenk helezonu daralan boynuz–
Döllenir kelimeler kelimelerle
Sura üflenmeden önce soyumuz
MİTOLOJİ VE İÇGÜDÜ
Öğrenme teorisine bağlı davranış tedavisi, daha önce ruhî tahlilin uzun süre tartışmasız olarak elinde tuttuğu birçok alanı eline geçirdi. Davranış terapistleri-tedavî uzmanları, Freudçu kökenci inançların (mitolojik inançların) ve irsiyet ile ilgili görüşlerin, boş bir inançtan başka bir şey olmadığına dair deliller ileri sürebiliyorlardı. Her nevroz-hafıza rahatsızlığı, çocukluk yıllarındaki istenmedik sarsıntılara veya içgüdü ve irsiyete bağlı ilkel arzularla, şuurlu hâli ve sosyal çevre şuuru arasındaki çatışmalara bağlanamadığı gibi, içe dönük ruhî tahlille değil, kısa süreli davranış incelemesi ve tedavisi ile sağlanan iyileşmelerden, ikameden de sözediyorlardı. Dolayısıyla, davranışçılığın, nevrozu mitolojiden kurtardığı söylenebilir. Freud’un kendisinin bile, kendi insiyak-içgüdü teorisini bir “mitoloji” olarak tarif ettiği ve içgüdülerden “mitolojik varlıklar” olarak sözettiği düşünülürse, bu ifâdenin pek zorlama olmadığı anlaşılacaktır.
l
İrsiyet ve içgüdü’nün bir hakikati vardır ve bunu sadece Freud’çu görüşün izâhı içinde görmenin doğru olmadığı, sadece psikoloji bakımından değil, sair ilimlerin de mevzuuna nisbetle temas ettiği bilinen bir husustur. Eserde müessiri görmek, bizzat maddeyi ruhun delili addetmek hakikati gibi, davranış psikolojisinin de bir hakikati vardır. İlme nisbetle YAPMA’nın dişi olması, YAPMA’nın doğrudan kendisiyle ilgileniyor görünen davranış psikolojisini, psikoloji ilminin tarifine daha uygun göstermektedir. Ruh hakkında bilgi sahibi olmak bir yana, ruha nisbetle bir kâinat ve insan fikri de olmayan –Mutlak Fikre nisbeti olmayan– psikoloji, aslında bütün ekolleriyle, “insandan çıkan ne varsa” genişliği ve rastgeleliği içinde bir takım bedahetler etrafında ifâdeye geçmişken, “doğru ve yanlış”, “güzel ve çirkin”, “iyi ve kötü” değerlendirmesinden uzak ve insanoğlunun arkeolojik psikolojisini andıran MİTOLOJİ’ye benzemektedir. İnsan davranışlarının kökeninde mitoloji motifleri ilgisi bulmakla, duyulaşmayı bekleyen hayâller gibi, insanoğlunun müşterek şuurundaki doğum ve birikimi gösterdiği kabul edilen mitolojik verilerin günün hayâllerine, rüyâlarına ve davranışlarına aksetmesi, neticede psikolojiyi-ruhî davranışları, doğrudan mitolojinin kendi olarak gösterir. Bütün insan faaliyetlerinin temelinde RUHÎ ÇABA keyfiyetinin olması, MİTOS ile bunun aynılaştırıldığı yerde, “arkeolojik psikoloji” nitelememizi, doğrudan güne taşır.
TELEGRAM VE BU ESER
Mitolojiden, niçin bahsediyorum? Alt başlığı ZİHİN KONTROLÜ olan TELEGRAM isimli eserimizde, Telegram seanslarında yaşadıklarıma kök ve tedâî olarak bir misâl teşkil etmesi bakımından mitolojiden bahsettim. Gayem MÜZLER, RİTLER, vesile olunan rüyâ ve zuhurat benzeri şeyler, hipnoz, istidraç nev’inden işler için, kestirmeden “bunalım geçirdi, kafayı yedi!” propagandasına mani olmak üzere, çevreme anlatmaya çalıştığım şeylerin, –ki o günün şartlarında, bu sadece benim çevremin değil, genel olarak aydın geçinen çevrenin fakirliğini gösteren feci şartlar içindeydi–, sözkonusu mevzularla alâkasının gösterilmesiydi. Sonrası malûm; 2009-2010’da, doğrudan mitolojiyi ele alan ve bu sefer Telegram’ı tedâî olarak kullanan, “ESATİR ve MİTOLOJİ” isimli eserim.
YARDIMCILAR - VESİLELER
Burak Çileli, Telegram mevzuunun anlatımında, çaba ve eser yardımıyla, bana olan inancıyla, sonraki yıllarda bu gayret yönünden, işin ağır toplarından. Ve farkında olmaksızın, ESATİR ve MİTOLOJİ’nin ardından, okuduğunuz vechile bir tarzla bu eseri ele almamın vesilelerinden. Vesile sırasında, asıl daima TELEGRAM bahsi olmak üzere, irili ufaklı birçok tahrik edici saik sayılabilir. Bu çerçevede, benim doğrudan taleb ettiğim bir kitab olmaksızın, gerektiği yerde gerekeni yapmak gibi, elime geçmesi gereken mühimlikteki eserleri gönderen Receb Kumru’yu da, tabiî olarak o bilmeksizin, ESATİR ve MİTOLOJİ’den başka, bu eserin tarzına vesile addediyorum. Avukat Ali Rıza Yaman: Mitoloji bahsine el atmam gerekince, bana öyle âşina eserler getirdi ki, –kendi hakkımı yemeyeyim, eser, keyfiyetini anlayanına verir!–, ESATİR ve MİTOLOJİ’den başka, doğrudan bu eserin muhtevasına da ağırlıklı olarak sinecek olan. Yine onun elinden bana ulaşan 6 ciltlik MEKTUBAT ile Bahaddin Yeşiloğlu’nun gönderdiği 2 ciltlik TEVİLÂT. Biri İmâm-ı Rabbanî, diğeri Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin. Verilen eserlerin isimleri, anlayana çok şey söylemeli, bu ayrı dava; ama ESATİR ve MİTOLOJİ’nin, zıddını tasarrufuna alma işinde, büyük heves aşılayıcı olduğunu söylemeliyim. Doktor Hakkı Büyükalın’a gelince: TELEGRAM’a yönelik her şapşal yorumu en baştan kesici bir anlayışla, mevzuya öyle bir girdi ki, benim “oluş zorluklarını sıçrama tahtası yapma” diye formüle ettiğim ve tek olarak yaşadığım hâdiseyi, sanki kendine bir açılım sahası yaparak beni de çoğalttı. Verdiği eserler ortada, vereceğini vaadettiklerini de bekliyoruz. Onun, benim durumumu anlamaya ve anlatmaya çalışma sürecinde, RİT ve MÜZLER’in ilgisinden doğrudan MİTOLOJİ’ye dalması, daha öncesi KUVANTUM fiziği hakkındaki eseri, sanki benim hep aynı hesablaşmaya bağlı “İMÂN ve TEFEKKÜR”, “MADDE NEDİR?”, “İNSAN”, “ESATİR ve MİTOLOJİ” ve nihayet elinizdeki eseri, bir yönüyle onunla cilveleşmeye yönelik kılıyor. Uzun seneler, getirdiği malzemenin niteliğiyle, TELEGRAM’ı bu eserin yazılışı için alt yapı olarak ilhâm eden Avukat Ahmed Arslan da anılması gerekenler arasında. Buraya kadar yazdıklarım, bir teşekkür ve vefa işi sanılabilir; ama öyle değil. Belki de bu sözle, sadece onları değil, yeri geldikçe anılacak olanları da, “hizmeti cana minnet bilenler” cümlesinden diye ödüllendirmiş oluyorum; bir de, dava için ateşte yanana hizmeti ona mihnet yükü hâline getiren olma ayıbına düşmekten, onları kurtarmış oluyorum… Ve asıl gayem, NYMPHALAR’dan, benim için nasıl tersinden gerçekleştirici olduklarından bahsetmek vesilesi olmaları; onlar düzünden, NYMPHALAR tersinden!
PHALLOS
Sünühat: Akla, hatıra gelenler. Kalbe doğanlar… Telegram’da asıl ve esas, genel hatları itibariyle cinsiyet mevzuu ile alâkalı olarak, akla ve hatıra gelenler değil de, akla ve hatıra getirilmek istenenler, kalbe doğanlar değil de, içe doğmuş gibi telkin edilenler… Mitoloji ve psikoloji ilgisinden bahsederken, en temel bahis olarak bunun görülmesi gerekir. Mitoloji, ister gerçeğin masallaşması veya semavî dinlerin hurafeleşmesi, isterse alabildiğine serbest bir hayâl ürünü olsun, bu hususta zengin malzeme verir; Freud’un, Oidipus kompleksi adını verdiği ensest duygu tasviri teorisi, bir efsaneden alınmadır. Bolu’da cihaz başında olanlarına NYMPHALAR ismini verdiğim TELEGRAMCILAR’a geçmeden önce, Doktor Hakkı Açıkalın’dan, Phallos düşüncesi:
— “Dünya entellektüel ve filozofî azalarının büyük bir kısmı, insanoğlunun gayesiyle alâkalı olarak şu ortalama değerlendirmeyi yapıyor: İnsanoğlunun, bütün faaliyetlerinin ortak paydası olması gereken ve varlığının dinamik ilkesi olan gayesi bilinmemektedir. Modernite bu suale cevab verebilirse, bütün davranış şekillerini açıklayabilecek, insanın temel meselelerinin çözümüne önderlik edecektir. Gayesini bilmeyen insan! Hiçbir suâle cevab veremeyeceği besbelli insan! Yaşanan inkılâb bu suâlin cevabıdır. Phallosa ircâ anlayışı tasfiye edilmiştir… İnsanlığın başına Yahudi tıbbı tarafından musallat edilen Yahudi Sigmund Freud ve onun Freudian mektebinin tahtında oturan Phallos (erkek tenasül uzvu) ideolojisi tükenmiştir. Şu âna kadar insanlığa dayatılan nedir? Meâlen: Phallos bütün insanî inisiyatiflerin temelidir. Phallos, erkeğin bütün yaratıcı enerjisinin kaynağıdır: Açıkçası, hayatın üretici kaynağı Phallos bütün ihtirasların kaynağıdır… Evet, herşey Phallos’a ayarlı! İnkılâb, bu aberrant (hatâlı) propaganda ve örgütlü saldırıyı boşa düşürdü ve tasfiye etti. Son tecridde: Müjdemiz odur ki, İNKILÂB gelmiştir. Biz artık başkalarıyla polemik yapmak değil, devrim sürecinin ağır mesuliyetlerini konuşmak durumundayız… Eskiden hiç kimsenin çözemediği kadim el yazmalarının esrarı bugün artık çözülmüş durumda.”
Phallos: Bazı dinlerde erkek tenasül uzvunun timsâli. Embriyonda cinsiyet yapısı.
NYMPHALAR
Yunan mitolojisinde, herşeyin ona mahsus bir cini, perisi, bir ruhu, bir canı var; bir esprisi var. Bütün kavramlar, var olanın varlığıyla isbatladığı bir keyfiyet olarak, bakış açısına göre gerçek veya sembol bir varlık. Ruh ve düşüncenin gerçekleşmesi kabul edilen bir kâinat anlayışında, varlığın en mütekâmili olan insan şuurunda nizamını veren kâinat, düşünce-varlık-düşünce şeklinde aslına bakıcı bir süreçte gerçekleşirken, sözkonusu insan düşüncesi mevzuuna göre İDE yolunda sergilenmiş kavramlardır. Benim, onlarla müşterek(!) bir kararla NYMPHA adını verdiğim BOLU’daki Telegramcılar, aslında şaka ve alay karışımı ve söylenişindeki hoşlukla birlikte, argoda lûgat anlamı dışına çıkan ve gruba mahsus bir anlaşma dilinde yerini alan kelimeler gibi, onlardan bahiste yerini aldı. Meselâ hava basmak tâbirinin veya şofben basmak tâbirinin, övünme ve fiyaka yerine kullanılıyor olması gibi. Ama sadece bu kadar değil: NYMPHALAR, mitolojide, su kenarlarında yaşayan DİŞİ esprilerdir. Bu hâlleriyle, yukarıda izâhını yaptığım kavramlaşmaya benzer bir mânâları vardır; bana bunu hatırlatırlar. Telegramcı NYMPHALAR’a gelince, benim tabiatım-huyum etrafında, benimle birlikte TESİRLERİYLE yaşayan, buna mukabil görünmeyen varlıkları temsil ediyorlar. TESİRLERİ; zihin kontrolü, bu çerçevede konuşmaları, benim söylediklerim, sövüşmelerimiz, elektromanyetik dalgalarla yapılan bu işlerin içinde, doğrudan doğruya beyin ve duyu organı ilişkisi içinde, fizikî eziyetler. Telegram’ın başlangıcından beri, tam onbir sene geçti ve hâliyle onbir satıra sığmaz. Zaten bu kitab da, onun hâlen devam eden macerası içinde, doğrudan benim üzerimdeki tesirlerin fikrî verim hâlinde derlenmesi. “Sen bana zehir yedirdin, ben şifâya tahvil ettim!” hesabı. Telegramcılar’ın ana sermayesi seks; bunun etrafında uyandırılan korku ve onu kendi menfaatlerine göre verimlendirmek üzere, şantaj. Bu çerçevede, hiç iz bırakmadan imha, delirtmek veya istediklerini yaptırabilecekleri bir duruma sokmak. Hâlimi ve kahramanlığımı anlayana havâle ederek, Bolu’da Telegramcılar’ın, yaptıkları işe “….. Dosyası hazırlıyoruz” dediklerini ekleyeyim. Ben, kibarca “Seks Dosyası” diyeyim; ve benim bu hususta ehliyetimin hangi yüce mevkilere kadar sarktığını, dosyayı hazırlayanların bilhassa kendilerinin anlatması çabasında olduğumu da söyleyeyim. Söz seksten açılmışken, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın macerasına da, doğrudan Telegram davasına bağlı bir mânâ içinde değinme durumum doğmuş oluyor. Hakkım bâki!
MİTOLOJİ’DE NYMPHALAR
Yer yer hakkı teslim edicilikleri içinde, fikrimin muhalefet kanadında ve muhalefet için muhalefet yapan, son beş senede Telegram’ı açık eden NYMPHALAR, mitolojide neydi? Benim Telegramcılar’a yakıştırdığım bu ismin onlara ne kadar uyduğu eser boyu görülmek üzere, mitoloji’de NYMPHALAR:
Kırlarda, ormanlarda ve sularda yaşayan “genç kadınlar”. Tarlaların ve genellikle tabiatın dişi esprileri –perileri– olup, bunların bereketini ve lütfunu temsil ederler. Nymphalar, Homeros destanında, Zeus’un kızları ve ikinci sırada İlâhî varlıklar olarak geçer.
NYMPHALARLA KONUŞMAMDAN
Bana, dişi olmadıklarını yazmamı hatırlatıyor NYMPHALAR; ve bu satırları yazarken onlarla uzlaşmacı olup olmadığımın yoklanmasını da yaparak. Nymphalar, cihaz başında bulunan Telegramcılar, dişi değil; ibne. Üçüncü cins dememi istiyorlar. İbne diye yazmamamı rica ediyorlar; ardından “yazmazsan…” diye küfür başlangıcı. Hani, gerisini sen getir hesabı. NYMPHALAR’ın dişilik vasfını, İLME nisbetle YAPABİLME işi üzerinde, benim fikrimle zeki bir oynama içinde oldukları zaman, menfi mânâda anmak istemiyorum. Benim anlatma hünerimce NYMPHA’yı ne mânâda kullandığımı göreceksiniz.
NYMPHALAR’ın klâsik pislikleri sırasında, klâsik bir lâfım ve ardından klâsikleşme yolunda bir lâfım:
— “Ben size, daha işin başlarında, ortaya çıkın, zaman aleyhinize işliyor dedim. Benle uğraşırken, sağa sola bakmıyorsunuz, sizin komuta kademesinin dosyası ortaya çıkacak yakında…”
Ben bunu söylemeden bir gün önce, haber çıkmış da benim haberim yokmuş; ama hafif bir tahmin şaşılığım ile. Yâni Deniz Baykal hakkındaki haber… Tam bu notu yazmıştım ki, Müslüm Gündüz-Fadime Şâhin hâdisesiyle karşılaştırmalı bir şekilde vereyim derken, NYMPHALAR, bir şey düşünürken bunu dağıtmak için hep yaptıkları gibi, ya başka birşey hatırlatarak, ya bir kelime söyleyip beni onda sabitleyen söz ve elektromanyetik dalgalarla –telkin verici diyeyim–, dikkatimi dağıtarak, mevzuyu piç ettiler. Buna devam etme hevesim dağıldığı gibi, gece boyu devam eden fikri didişmeler ve mukabil sövüşmeler sonunda yoruldum. İşin içine biraz üşütme, biraz günlük Cezaevi işleri, biraz dinlenme ihtiyacı vesaire girince, yazım iki gün aksadı. Anlatımdaki dağınıklık dikkatinizi çekmiştir; sebebine de değinmiş oluyorum. Bunun yanında, sözkonusu dağınık anlatım, bu eser için benimsediğim, bana rahatlık vermesinin yanında, Telegram’ın havasını da verecek olması bakımından, şuurlu bir üslûbu gösteriyor. Kuru bilgi vermek değil de, sizde İRFAN KIVAMI hâlinde yaşatmak istediğim bir hamule; Mallarmé’nin, “şiir dili, nesneyi değil, sözkonusu nesneden kaynaklanan etkiyi dile getirmelidir; şiir, mânâ yüklü kelimelerden çok, anlatılmak istenenin ihsas gücüyle dolu olmalıdır” demesi gibi, ben Telegramdaki hâdiseleri, benim üzerimdeki ruhî tesirler hâlinde ve bunu verimlendirme şeklinde vereceğim. Bana Kartal Cezaevi’nde, “bu bir din ve ilim çatışmasıdır!” diyenlere, elbette din tarafında olarak ve bunun hikemiyâtı hâlinde onların ilmini tasarrufa alma şeklinde… Böylece, birgün şöyle veya böyle ortaya çıkacak olan cihazlarının ne ve nasıl olduğunu benim bilmemem ve bununla boş yere uğraşmam yerine, bâki kalacak bir ses bırakmış oluyorum. Üzerimdeki tesirin ne olduğunu anlatmak başka, nasıl bir şeyle yapıldığını bilmek başka birşey ya; cihazın niteliğine dair tahminden gerçeğine yol bulabilecek olanlara ipucu verirken, bundaki yanılmalarım da işin aslını zedelememiş oluyor.
KAVANOZ
Telegram cihazının marifetlerini, belki şaşıracaksınız ama, en özlü şekilde Üstadım’ın Yevmiyeleri’nden göstermeden önce, her zaman bir yeniye âlet olan bana ithaf ettiği Noktalamaları’ndan KAVANOZ isimlisi, tam onbir yıldır yaşadığım, daha doğrusu 60 yaşımın son onbir senesine, tam otuziki sene öncesinden işaret edendir, mânâyı anlayın:
— “Bir cümbüştür kopsa da gece yakamozlarda, — Münzevî balıklarız ayrı kavanozlarda!”
l
Levha: 2 Temmuz 2005… Bir câmide, kalabalığın ortasında, ayakta, Mahmud Efendi Hazretleri ayakta vaaz veriyor. Ben, babamla (Şerif Muammer) birlikte, oda gibi bir girintide, cemaatle birlikteyim. Mahmud Efendi, gördüğüm bir Nasreddin Hoca resmindeki gibi zayıf, gözlerinin etrafı Üstadım’ın gözleri gibi halka şeklinde, çukur, dudakları da hafif çıkık ve belirgin. Yüzü de, tavır ve duruş hâlinde değil de, –ekşi yüzlü demeyeyim!– ciddi. Konuşmadan sonra çıkışa doğru bizim yanımıza doğru geliyor; ona babamı tanıtıyorum. Babam heyecanlı ve hamasi bir tavırla benim için, “onu sizin emrinize bırakıyorum!” veya “sizin emrinizde!” gibi bir şey söylüyor. Mahmud Efendi de bana, “NİSAN’da…” diye, geçtiğimiz Nisan’da olan birşey veya NİSAN ayı ile ilgili birşey söylüyor. Kafasında kavuğu andıran bir sarık, küçük beyaz kavuk gibi, üzerinde de beyaz entari var.
l
KAVANOZ: 171.
NİSAN: 171.
Mehdî Salih İzzet Erdiş: 1171.
Menaî: Ölüm haberleri: 171.
l
Münzevî: Yalnız başına çekilip kimseyle görüşmeyen: 113.
Salih İzzet Erdiş: 1112= 113.
Mahkeme: 113.
Sicn: Hapis. Zindan: 113.
Mücemmil: Güzelleştiren: 113.
l
Bahsi geçen rüyâdan üç gün sonra, tek kişilik hücreye alındım. Kartal’dan sonra sinsi bir şekilde ve benim “Telegram kaçağı” dediğim hissettirmelerin ardından, 5 Temmuz sonrası bütün haşmetiyle görünmek üzere, asıl işkence başladı.
JAPONLAR
Levha: 22 Aralık 1991… Bir yabancı turist kız… “Ğ” harfini soruyor… Ona, bu harfi “G” gibi bir harfle karıştırdığını söylüyorum… Sonra o kız, sinema salonu gibi bir yerde ve seyirciler arasında ilâhîler söylemeye başlıyor, hisleniyorum… Sonra ayrı bir bölmeye gidiyorum… Almanya’dan gelmiş olanların topluluğunda, türkü söylüyorlar!
l
Ğ: Kef harfi: 20.
Rahman Suresî, 20. âyet: (Meâli: Aralarında kavuşmalarına engel bir berzah var): 2020.
Dahi: Eşine az rastlanır zekâ sahibi: 20.
Cêwî. (Kürtçe): İkizler: 20.
l
Gayn: Susuzluk. Ayn harfinden sonra gelen bir harf. Ğ harfi: 1060.
Büyük Doğu: 1060.
Sin: İNSAN. (İki kişi demektir.) Bir harf, ebcedi: 60.
l
Gayn: 1060= 61.
Büyük Doğu: 1060= 61.
Xevn. (Kürtçe): Rüyâ: 62= 1061.
Mehdî: 62= 1061.
Mütefekkir Mirzabeyoğlu: 1062= 2061.
Beyin: 62= 1061.
Müzavece: Çift olmak: 62= 1061.
l
Yevmiye: Vesileler ve bahaneler etrafında konuşurken, hep “nefese mihrak olan zât”a hitabediyor ve bunu bazen sorulanı değil de, söylemek istediği başka şeyi söyleyerek yerine getiriyor… “Peki, İslâm nedir efendim? Müslüman ve İslâm?” suâline verdiği cevab: Şu Japonları alır mısınız? Müsbet ilimler tezgâhı kuruyor… Evine potinle giremezsiniz! Dünyanın en geri, en olmaz şeyi olan alfabesini muhafaza ediyor… Bu ne iş? Bu misâlleri görememek, anlayamamak ne iş? Döndü dolaştı bu iş şuraya geldi… Size burkuk gelebilir sözüm… Bir şeyi tenkid hakkı o şeye mensub olanlara mahsustur; bu bakımdan Türklüğünüzle iftihar edebilirsiniz, ben de iftihar ederim! Bunu söylememe rağmen… Ben düşündüm taşındım, şu işe 15 yaşında başlamışsam, 60 senedir düşündüm; ırkî bakımdan bizim çok münhat bir arazi sahibi olduğumuzu kabul ettim… Başka çaresi yok bu işi halletmenin… Müşahede lâzım… ALLAH ÇEKTİRMEDİĞİ ŞEYİN NİMETİNİ VERMEZ… Hakikaten ıstırab!
l
Yevmiye: 5 Şubat 1983… “Sorulanı değil de başka şeyi söylemeye” misâl, Ahmed Kabaklı’nın “İslâm nedir, müslüman nedir?” suâline verdiği cevabın bir bölümü:
— “Bu makine gide gide öyle bir yere gidecek ki, bir âleme, beşerî hiçbir cehde yer kalmayacak hiç…”
17 Ocak’ta bana söylediği de şu:
— “Benim bir misâlim var… Batı, makineyle, insan ruhunu burnundan mandallamıştır… Nefes aldırmıyor!”
l
Üstadım, ruha yıldırım gibi inen nefs ve şeytan iğvalarından-aldatma ve oyunlarından bahsederken, Hac’da gördüğü bir kısım manzaralardan dolayı üstüne nasıl bir HATAR çöktüğünü, kalbine zehirli oklar atılışının can yakıcılığı ile misâllendiriyor… Hatar: İmâna musallat, kalbe ânî gelen menfi hisler, tehlikeler… Bu eserde, Telegram marifetinin en hainane işi ve gayesi hâlinde bunu göreceksiniz… Allah, çektirmediği çilenin nimetini vermez… Bize, Telegram cihazının marifeti bahsinde, Üstadım’ın MAKİNE hakkındaki sözlerini hatırlatan hâdise, Kartal’da, benim için bir hatar mevzuunu olmasa da, bunu andıran şu sözler:
— “Bunun yüzde biri sende olsa, havandan geçilmezdi!”
Aklımdan geçenleri biliyor, ben cin işi mi bilgisayarlı bir âlet mi tereddüdündeyim, onun veya onların o zaman farkında olmadığım bazı telkinleri hâlinde, onların ve karılarının isimlerini hakaret niyetine söylüyorum, bunu bilmekten yine onların marifeti hâlinde içime hoşluk geliyor… Bu devrenin devamı hâlinde yeri geldikçe anlatılacak başka hâdiseler; ve nihayet, veli marifetini cihazla gerçekleştiriyor olma zannı içinde, bahsi geçen sözü söylüyor. Dava, mücerret veli hakkını korumak ve içinde bulunduğum durum, veli hâli ile elindeki cihaz marifetini aynı sanan bu ahmak karşısında, benim –şu ânda bu satırları yazarken de olduğu gibi–, cihazın bedenime olan tacizi altında cevab verememem ve onun kendisini haklı sanmasının öfke ve acizliği; ağır bir ameliyat geçirirken, komedyenlik marifetini göstermesi istenen bir aktör gibiyim. Üstadım’ın, “en küçük veli, kalbinizden geçeni bilir; psikolojide de bu, kalbten kalbe intikâl şeklinde bilinir!” demesi, cihaz marifetinin, insan cehdinin yerini alması hakkındaki sözleriyle birlikte düşünülürse, düşmanımın cihazı yolundan geçtiğim “elini küfre değdirse şeriat doğar” hikmetini gösteren hepsi birinci sınıf eserlerim, benim HATAR bahsi ile birlikte işi asıl mihrakına –ÜSTADIM’a– bağlamaktaki haklılığımı isbatlar: ONLARDAN… Beni kurtaracak olan da, merkezinde onların oldukları, onların yüzü suyu hürmetine, vefat etmiş veya diri, himmetçilerden… Bu arada, faal kuvvetleri kendinde toplayan ÇOCUK hikmetini de hatırlayın!
l
NYMPHALAR’a, bu düşüncelerim ile ilgili söylediklerine, müsbet hatırlatmaları bir yana, şu cevabı veriyorum: Adam beni öldürmek üzere bir fiilde bulunuyor, ben yaralanıyorum, şu oluyor bu oluyor, sonra bu etki altında ben, uçurumdan atılan adamın üstündeki pardösüyü paraşüt gibi kullanması ile nihayetinde “gibi” değil de asıl, paraşütü icâd etmişe benziyorum… Burada düşmanıma, “aman ne iyi yaptın!” diye bir tasvib, bir sempati gösterecek değilim… Zaten hayat bu: Nereden ne aldığın değil, ondan ne ve nasıl yaptığındır dava!
l
Eşyaya müteallik aşağı derecede keramet ile, kâfirin de sahib olduğu bir hüner hâlinde kerameti andıran bir takım zuhur ve tasarruflar, bazen birbirine karışır: Birinciye keramet denirken, diğeri “istidraç-sahte keramet” diye anılır. Bugün, teknolojinin vardığı seviye, istidraç nevinden bir takım işleri başarırken ve bu ruhçuluğun aleyhine bir isbatlama sanılırken, aslında tam tersi, sadece gerçek ruhçuluğun yaşayabileceği bir durum ortaya çıkmaktadır; kısacası, ruhçuluğun makine karşısındaki üstünlüğü tescillenmektedir… Ruh, Mevlâna Hazretlerinin CAN’ı “su üstünde bir ışık” diye tavsifi gibi, daima maddeyi kendine delil kılan olarak, onun üstünde, yakalanamaz, kelepçelenemez… Diyeceğim o ki, ölecek olsam bile, bu, düşüncemde pekişme hâlinde, ruhumun zaferini görmüş olarak gerçekleşecek… Duam hep aynı ve samimiyetle: Allah, imândan ayırmasın!
l
İmâm-ı Cafer Hazretleri: Kim nefsi için nefsi ile mücahede ederse, keramete kavuşur. Kim de Allah için nefsi ile mücahede ederse, Allah’a kavuşur… İstidraç ile keramet ve büyük keramet arasındaki fark, bu ölçülendirme içinde mevcut.
l
NYMPHALAR’ın durumunu, daha en baştan –2005’den– beri, “şahsiyet bulma” mânâsında bir “var olma” niyetlerine bağladığım için, bu eserin ismini “makine ve insan” koymak istemiştim: Hem onların ruh tahlilleri, hem benim durumumu gösteren. Bunun içinde şu mânâ da var: Ben de sizi, bizzat cihazı kullananların şahsiyeti ve çevresi diye tanıyorum. Bu, bir meydan okuma idi… Geçen zaman içinde, onların durumu ve şahsiyetlerinde, daha önce bahsettiğim gibi, toplum ve devletin bünyesini okur oldum!
ÖLÜM ODASI . B - Yedi [1. Bölüm]

Salih Mirzabeyoğlu
…Böyle daldan dala tedâilerle
–Ahenk helezonu daralan boynuz–
Döllenir kelimeler kelimelerle
Sura üflenmeden önce soyumuz
KAFES
Evimin geniş ve uzun bir balkonu var… Mevcut tahta ve çıtaları kesip biçerek birbirine yakıştırdım ve pekâlâ bir parmaklık yaptım… Geçen sene (1992) sunta ve tahtadan çattığım çiçekliklerin yanına, çöpe niyetine yol kenarına atılmış büyük peynir tenekelerinden edinerek ve onları da kesip biçerek yeni çiçeklikler ekledim… Sonra, toprak ıslah çalışmalarım… Geçen seneki çiçeklerden kalma tohumları ve meyve çekirdeklerini ekmem…
Ellerim, hapçıların elleri gibi kesik içinde ama, emeğimden ve eserimden mesudum… Uğraştığım için, ruhumu teskin eden bir tarafı var… Tıpkı hâmile kadının, geçmiş doğum sancılarının hatırasıyla yeni bir doğum sancısından kaçınma tecrübesini andıran nafile bir sığınak gibi olsa da, söylediğim üzere bana nefes payı gelen bu çabadan mesudum!
l
Muhabbet kuşu… Kimbilir kimin evindeki kafesinden firar etmiş ve benim bahçeyle bir seviyedeki evin balkonuna konmuş… Lâtifeli bir dille söylersem; demek zevk sahibiymiş… Uyku mahmuru gözlerle çay ve sigaramı içmek üzere balkona çıktığımda, 13-14 yaşlarındaki komşu çocuğu Yalçın, “amca şu kuşu yakalar mısın?” dedi… Baktım, ayakları ve kanatları bir kafes imkânındaki sıçramalara uyarlı muhabbet kuşu… Bilmem yakalayabilir miyim?.. Neticede yakaladım… Kuşun zaten sahibi olmayan Yalçın, kendi malik olma arzusunu askıya aldı ve onu sahibleneceğim kesin kanaatiyle bana, hakkı olmayışına rıza tavrıyla baktı… Ama çocuk; bilmez miyim onun yüreğinin bir kuş gibi sektiğini… Balkondaki delikli bir çamaşır sepetinin altına koyarken, “kuş senin!” dedim.
l
Kimin olduğundan habersiz kuş, çamaşır sepetinin içinde, kafesteki alışkanlıkları ile hareket etmeye çalışıyor ama, tuhaf… Yanlamasına tel kafese yapışmaya uyarlı ayaklar, bizim çamaşır sepetinin yapısı karşısında başarısız… Kuşa kuşluğunu öğretecek değilim; lâkin bunun düşe kalka hareketleri bana çırpınan bir fareyi andırıyor… Böyle olmayacak… Acıyorum… Yalçın’ı tel kafes almaya yolluyorum… Ve içine bir gölge düşmesin diye tekrarlıyorum:
— “Kuş senin!”
Yâni kafes de!
l
Kuş gitti… Hâli ise gözümün önünde… Avuçlarımın içinde körük gibi inip kalkan göğsü, çarpan yüreği… Minicik gagasıyla, ümitsiz de olsa elimi gagalayıp kurtulmak istemesi… Kafese ilk girdiğinde, ürpertiden kabaran tüyleri… Aradan birkaç dakika geçmeden, birden canlanıp çevik hareketlerle şuraya buraya sekmesi ve yemlere yumuluşu… Emniyet ve güven hissi… Onu çok iyi anladım!
l
Kafes, insana hürriyetin aksi bir intiba verir; oysa muhabbet kuşu, benim hâlime nazaran bunun tam tersini ilham etti bana… Diyesim o ki:
— “Âlemde bâr olur hâlime bigâneler!”
Bâr: Yük… Yar?
l
Bu hâdiseyi yazmamın sebebi, çalışma odama “Ölüm Odası” diye bir isimle, bu isim altında bir eser yazmaktı. TİLKİ GÜNLÜĞÜ’nde yerini alan bu hatıra, Kartal Cezaevi’nde Telegram seansları başladıktan sonra, devamı gelmeyen bir not almanın başlangıcı ve bana “Ölüm Odası” diye bir durumun hakikati olarak göründü. Orada, başlangıçtan bugüne kayda değer cümlelerden biri şuydu:
— “Bu, sanki bir modern büyücülük; ve robot insan imâl etme hayâl ve çalışmalarına mukabil, doğrudan doğruya insanı robotlaştırma işi…”
l
Sene 1993… Henüz “Hırka-i Tecrid” bile ortada yok. Bugün, Bolu F-Tipi Cezaevi’nde, durumlarına göre NYMPHA veya Mousa adını verdiğim aynı işi görürlerin nezaretinde, onlarla didişirken bu esere başlıyorum ve “Ölüm Odası” isminin tevafukları bana, sonsuz imkânlar tedaî ediyor. Buradaki Telegramcılar’a NYMPHA ve Mousa isimlerini takmam, Kartal’a göre bir yenilik; ve fikir, sanat, teknoloji, siyaset derken, BERZAH hakikatine vurulacak topyekûn dünya hâlinde bir genişlikte, onlar da son derece zeki, ne kadar da salak, bu kadar hainlik ve vahşet olur mu, alaycı, alay edilen, beni ve bendekini dağıtan, sonra kendi zekiliği imiş gibi bana hatırlatan, aslolan niyeti, övünmek gibi olmasın ama, benim çoğu zaman onlardan bir adım ileri durumumdan dolayı değişen, neticede; Üstadım’ın “çözdük her müşkülü derlerse de ki, sonunda VAR OLMA müşkülü kaldı!” hakikatini en canhıraş şekilde gösteren tipler. Onlar, sanki sihirbazın önündeki sihirli küre de, ne derlerse ve yaparlarsa yapsınlar, ben onları bütün bir bünyenin ifşacısı sivilce olarak görüyorum, durumu onlarda seyrediyorum.
l
Ne yazık ki, NYMPHALAR’dan başka şâhidim yok: bu esere ÖLÜM ODASI ismini vermemin sebebi, ebcedi MEHDÎ MUHAMMED’e uysun diye değil… Aynı ebcedte, MESCEN: CEZAEVİ!
l
Kafes: 240.
Faks: Ölmek. İfsad etmek: 240.
Mifsal: Dil, lisân: 240.
Masduk: Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş: 240.
Neyfak: Tilki derisinden olan kürk: 240.
l
NYMPHA ve Mousalar’ın Mitoloji’de ne olduğu, ESATİR ve MİTOLOJİ eserimizde geçti. Bu eserdeki mânâları, eser boyu gözükecek.
l
YEVMİYE: KOLTUKTA OTURANIN TASARRUFU
Üstadım’ın, Efendi Hazretleri’nin huzurundaki demlerinden:
— “Birgün huzurunda yemek yendi, yukarı çıktık… Karşımda bir hazır iskemle koltukta oturuyor… Hep orada otururdu zaten… Bir sükût ânı oldu… Diğer müridler de isterlerdi, ben geleyim… Çünkü ben konuşturuyordum Efendi Hazretlerini… Onlardan da epey vardı etrafımızda… İçimden bir his geçti: “Biz ne alçak adamlarız; her zaman böyle geliyoruz, huzurunda yıkanıyoruz, nur banyosu yapıyoruz, kapıdan çıkar çıkmaz yine aynı kapkara adamız. Bir tasarruf lâzım bize; biz yapamayız, biz yürüyemeyiz. Bizi yakalasın ve yerinde oturtsun”… Ben böyle düşünürken –ki beni daima tesir altında kalmaya en müsait olduğumu hesabederek dinleyin– bir hâl geldi bana… “Aaa, n’oluyorum?” dedim kendi kendime… Bir acı, kalbimde; anlatılmaz bir acı hissediyorum, bağıracağım… Ve bu arada bir lezzet, dayanılmaz bir lezzet… Acıyla lezzet bir arada… Bir de başımı kaldırıyorum, bakıyorum ki, Efendi Hazretleri iki mübarek gözünü dikmiş bana bakıyor… Hemen teslim oldum orada… Kalbim –ki bir lastik çelik gibi çekiliyordu– yerine geldi o ânda… Ve şu mânâyı çıkardım: Sen mi tasarruf bekliyorsun? Acaba ona henüz dayanabilecek vaziyette misin?”
l
Seyyid Abdülhakîm Arvasî: 566.
Süruş: Cebrail. (Ruh, İNSAN) Melek: 566.
l
Kürsî: Taht. Koltuk. Kaide. Merkez. Vazife. Saltanat, kudret ve mülk. Başkent. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer. Mânevî makam. ARŞ’ın altında bir sema tabakası: 290.
Fâtır: Benzeri olmayan bir şeyi yaratan. (Allah). Mübdi’: 290.
Kisra: Hükümdar: 290.
KIRMIZI KOLTUK
Üstadım’ı, arkası yüksek, yeni kaplanmış bir kadife koltukta, keyifle kurulmuş ve bana daima düşünme memnuniyetini, dünyada kıymete değer en büyük şeyin bu olduğunu ihtar eden, fikir için yaşadığım bütün pespaye şartlara rağmen beni daima motive eden bir sahne olarak daima hatırlarım; gerçek kıymetimin onun yanında olduğunu bilerek ve yaşayarak… Babıâli isimli eserinde geçen şu ifâdeler, lâfız hâlinde edebî bir anlatım değil, onun tâ kendisidir:
— “Dış dekor kaygısı bende o kadar köklü ve derindir ki, tek kuruşum olmasa ve imzaladığım maddî ve mânevî senetler yüzbini aşsa, derdimin çaresini ipekli bir halı veya şahane bir koltuk üzerinde düşünmek isterim. Çareyi ancak böyle bulacağımı sanırım. İlle de dış dekor, ille de konfor…”
l
Koltuk: 642.
Müretteb: Tertib edilmiş, dizilmiş, yerli yerine konmuş. Tayin edilmiş: 642.
Musakkab: Delinmiş, oyulmuş: 642.
Müsakkib: Delen, delici, terkib eden: 642.
ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU
Levha: 12 NİSAN 1988… Oturma yeri hasır olan, taştan bir koltuk… Oturma yerinde, oturak koyulabilecek bir DELİK var… Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin koltuğu böyle imiş… Mermerlerine bakıyorum, “Eskişehir” ve “Bursa” yazıyor… Harun Yüksel ve birinin haber vermesiyle, tarikate girmemle ilgili olarak yaptırmışım!
l
Eskişehir - Bursa: 596+712= 1308.
Şihab: Parlak yıldız. Kayan yıldız. (Bir âyette Allah Resûlü’ne böyle işaret edilmiştir.): 308.
Ashab-ı Bedr: 308.
Arvasî: 308.
Nisanmus: Birinci. NİSAN ayı: 308.
Gölgeler: 308.
l
Kun: Ard, arka. Son: 76.
Kun. (Kürtçe): Delik: 76.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 1075= 76.
Siyah: 76.
Saye: Gölge: 76.
Bid’: Yeni. İlim, şecaat ve şerafette kâmil ve yegane: 76.
l
Sevd: Siyah. Sevda…
Seyd: Seyyid. Ulu kişi. Siyah…
Sud: Rengi kara olan şeyler. Sevdalar…
Suda’: Rahatsız etme, sıkıntı verme…
Suada’: Sıkıntıdan dolayı uzun uzun soluma…
Suadî: Topalak otu. Kust…
l
Kust: 169.
Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin doğumu: 1169.
l
Farz: Bir kimseyi bir vazifeye tayin etmek. Yapılması zarurî, terki yasak ve günah İlâhî hüküm. Bir kimsenin başkasına hibe ettiği şey. Takdir ve beyan eylemek. Bir davaya mevzu ve esas kılınan husus. Delmek ve gedik açmak: 1080.
Heylele: “Lâ ilâhe illallah” demek: 80.
Sehaya: Beyin zarları: 80.
l
Mahlul: Delinmiş. Öbür tarafına işlemiş olan şey: 706.
Fikir Kahramanı: 706.
Hanedan: Peygamber sülâlesi. Soyca dindar ve asil aile: 706.
Veşt: Güzel: 706.
Esere: İhtiyar etmek. İkram etmek: 706.
Esere: En güzel eşyayı kendine ayıran: 706.
Cezzab: Çok cezbeden: 706.
Sevr: Öküz. Boğa burcu. Dünyayı taşıyan 4 melekten birinin ismi: 706.
Naznaza: Yılanın dilini çıkarıp hareket etmesi: 1705= 706.
Hâl-i siyah: Hususen yüzdeki siyah nokta, ben: 707= 1706.
Aktör: 707= 1706.
Zürkat: Mavi, mavimtrak: 707= 1706.
Tasvir: His ve mahsusata münhasır ifade. Bir şeyi söz ve yazı ile anlatma. Resim yapma. Resim: 706.
l
Havta’: Delik: 1076= 77.
Hakîm: Hikmetle muttasıf olan ve mevcudatın hakikatine vakıf olan. Hikmet mütehassısı. İş ve emirleri hikmetli ve yanlışsız olan. Tabib, doktor: 78= 1077.
İbda’: Allah’ın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması ve icâdı. Misli gelmemiş bir eser meydana getirmek. Geçmişte benzeri olmayan şiiri söylemek: 78= 1077.
Zeml: Yük yüklemek. Arkadaş. Atın ve davarın neşeli yürüyüşü: 77.
Cüda’: Ölüm. Mevt: 78= 1077.
Hapis: 78= 1077.
l
Taht: Hükümdarın oturduğu büyük koltuk. Hükümdarlık makamı: 1400.
Milâdî 1980= Hicrî 1400.
Macuşan: Gemi. Boyanmış elbise: 400.
Şems: Güneş: 400.
Nişân. (Kürtçe): Yüzdeki benek, ben: 401= 1400.
l
Mütesakkıb: Ortası delik olan: 43.
Pehlev: Şehir. Medine: 43.
Bolu: Şehir. (Zahir olma. Süryanice’de su.): 44= 1043.
l
Abdülhakîm Koltuğu: 184+648= 832.
Meryem Sûresi, 29. âyet meâli: (Harun Aleyhisselâm’ın kızkardeşi Meryem suçlanınca.): Bunun üzerine Meryem, çocuğa işaret etti. Oradakiler, “biz beşikteki çocukla nasıl konuşuruz?” dediler: 1833= 2832.
Mehd(î) Muhammed Salih: 832.
Hafıkan: Şark ve garb: 832.
Muayenehâne: 832.
İnfaz: Sözünü geçirme. Aldığı emre göre birini öldürme. Öte tarafa geçirme: 832.
Tebkit: Tekdir etme. Delille susturma: 832.
Tektib: Yazdırma. Askeri bölüklere ayırma: 832.
HAKÎM İSMİYLE DUA
Hadîs’te buyurulmuştur ki:
— “Allah kendisine dua eden kulunun
hoşuna gidince sesi
ondan yüz çevirdiği için değil
ancak kulunu sevdiği için
kabulü geciktirir
tâ ki kul - tekrar etsin duasını!”
İşte bunun için - İsâ Aleyhisselâm duasında:
— “Sen Azîz ve Hakîmsin!”
Allah’ın HAKÎM ismini zikretti
Hakîm - her şeyi yerli yerine koyan
Hakk da sıfatıyla hakikatlerin gerektirdiği
ve onların istediği şeyden ayrılmaz
şu hâlde HAKÎM
tertibi en iyi bilendir!
İSTANBUL - BOLU
Bizanslılar döneminde, merkezî şehir ve şehrin merkezi olarak, Konstantinopolis-Konstantinopol; Konstantin’in şehri. Fatih’in şehri fethinden sonra, İslâmbol ismi deyişinden, İstanbul’a döndüğü söylenir. İstan-sitan; mekân… Buna göre, İslâmbol, İslâm “bol-pol” olarak “İslâm şehri” iken, İstanbul’a dönüşünde “şehir mekânı” olmuş. Neticede, “polis-pol-bol-bul”, şehir mânâsının ek olduğuna ses uyumları hâlinde değişerek birleşirken, “bol” ve “bul” kelimelerinin Türkçe mânâlarıyla da anılır olmuş. Bu çerçevede, Bolu’nun da mânâsı anlaşılıyor.
l
İstanbul: 550.
Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 1549= 550.
Semud: Salih Peygamber’in kavmi: 550.
Kıyamet: 551= 1550.
BERZAH - İSTİKBÂL İSLÂMINDIR
İstikbâl İslâmındır: 980.
Şeriat: 980.
Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 1980.
Teşri’: Yolu açık ve vâzıh kılmak. Şeriate isnad ve nisbet eylemek: 980.
Temsil: Bir şeyin AYNI’nı veya mislini yapmak. Teşbih etmek: 980.
l
“Allah, nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemeseler de!”; Allah’ın vaadi böyle. İmâm-ı Rabannî’den, Esseyid Abdülhakîm Arvasî’ye gelen çizginin mânâsının, Hazret-i İsâ’ya bitişikliğinde tecelli eden bir berzahta yol alıyoruz.
l
Berzah: Âidiyeti bakıldığı taraf olan, bir perde, bir geçit, bir ayna… “Abdülhakîm Koltuğu”ndaki DELİK, bana BATIN ile ZAHİR arasındaki BERZAH’ı hatırlatıyor. OL emri ile OLUR arasındaki dolaysız ve vasıtasız AYNI… Birdenbire zuhur!
Kün: Ol emri: 70.
Ayn: Göz. (İNSAN, Allah katında bakan bir gözbebeği gibidir.) Pınar, nehir. (Mecazî olarak ruh için de kullanılır.) Zât. Kavmin şereflisi. Eşyanın hakikati. Tıpkısı. Muayene etmek. Bir harfin ismi ki, ebcedi: 70.
l
EMR ÂLEMİ, Allah tarafından hiçbir mertebe ve tavrın vasıtası olmaksızın, ancak “kün-ol emri” ile meydana gelen herbir şeydir. EMR ÂLEMİ, Mutlak Vücud’a izafetle ikinci sebebtir. HALK ÂLEMİ’ne nisbetle, birinci sebeb. Tahkik ehli, HALK ÂLEMİ ile “Kün” emri olmaksızın, EMR ÂLEMİ’nden meydana gelen herbir vücudu kastederler. Bütün yaratıklar, ruh ve nefsin neticesi oldu. Zira Allah, RUH’u hiçbir sebeble değil, ancak Zâtı’nın zâtiyetiyle izhâr etti; RUH’un EMR ile işaret olunması bundandır. Gayrını da RUH ile izhâr etti ki, HALK da bundan ibarettir… HALK ÂLEMİ, sanki EMR ÂLEMİ’nde vücud bulanın zuhur imkânı sıkıntısını gösteren bir kuvvetin neticesi olarak vücud bulan. Rüyâmdaki koltuğun deliği de, sanki bu mânâya bir mecaz.
l
EL-HAKÎM; Allah’ın ismi… ABD-ÜL HAKÎM; Hakîm’in kulu, Allah kulu… Demek ki Abd-ül Hakîm, en başta Allah Sevgilisi’nin bir sıfatı; bir sıfat ismi de HAKK olan O’nun. O, Muhammedî Sır olarak, topyekûn varlığın KADER SIRRI’dır; topyekûn varlık İNSAN’da, İNSAN da O’nda toplu.
l
Üstadım, Efendi Hazretleri için bir Noktalama’da, “Düşünün ben ne yüksek bir rütbenin tutkunuyum — O’nun kulunun kölesinin kuluyum!” diyor; bu mânânın ne olduğu yukarıda izah edildi. Sözkonusu mânâ çerçevesinde, “kâfir de, istese de istemese de, tersinden gerçekleştirici” hakikatinin, her mevzu için geçerli bir hikmet olarak, “madem ki ben varım, bu dava var!” diyebilene âit olduğunu, onun hayatından bir kesitle ve İSTİKBÂL İSLÂMINDIR’a ilgi içinde görelim. Kendi ağızlarından, İSTANBUL’a geliş hikâyesi.
ERMENİ MESELESİ
İstanbul’a 1335 (1919) NİSAN ayında geldim. İstanbul’a gelişimin sebeblerini tafsilâtlı şekilde bildirmek isterim. Tâ ki, o zaman çok küçük yaşta olan ve nereden nasıl geldiklerini bilmeyen aile yakınlarımıza ve onların çocuklarına bu bilgiler tarafımdan yadigâr kalsın… Şöyle ki: Vatanımız bulunan Başkale kasabası, bir zamanlar derebeyleri idaresindeydi. Nihayet Hakkâri vilâyetinin ve sonra sancağının merkezi iken Birinci Dünya Harbi’nin başlarında Rus askeri İran tarafından gelerek onları istilâ ederken, vatandaşlarımız Ermeniler silâhlandılar ve Müslümanların mallarını yağma etmeye koyuldular. O sırada bizim evimizi de tamamıyla soydular ve hiçbir şey bırakmadılar. Kışın başlangıcı sıralarında, aile efradımız, yakındaki dağ ve köylere kaçıp sığınmaktan başka çare bulamadılar. On gün sonra İlâhî inayet eseri olarak kasaba geri alındı ve ailece oraya dönüldü. O kış, malsız ve imkânsız olarak günü gününe yaşadık ve bin zorlukla bahara girdik. O sene Mayıs’ın ikinci pazar gününe tesadüf eden Receb ayının birinci günü akşamı, düşman kasabamıza bir saatlik mesafeye yaklaştığından hükümet tahliye emrini verdi. Tekrar dağlara ve çöllere düştük. Mayıs’ın 12. günü evlerimizi, akaretlerimizi, çarşılarımızı, medreselerimizi, camilerimizi tamamiyle yakıp kül ettiklerini haber aldık. Bu vaziyetten sonra bize hicret yolu göründü. Düşman istilâsına devam ederek Van taraflarını işgâl altına aldı. Van’ın şimâl cihetinde bulunan bazı Keldânî aşiretleriyle Ermeniler ayaklandılar ve dünyanın yaratılışından beri görülmedik zulüm ve vahşete yol açtılar. O sırada hicret edenlere güney-batı istikametinde bir hicret yolu aramaktan gayri hiçbir tedbir düşmez oldu. Bu istikamete yol veren bir derenin iki yanındaki düzlükte, çoğu kadın ve çocuk o kadar insan birikti ki, birkaç ordu kadar kalabalık belirtiyordu. Eli silâh tutanların hemen hepsi Erzurum taraflarında ve cebhede olduğu için bu kalabalık, tam bir ana-baba günü manzarasıyla müdafaasız kimselerden ibaretti. Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlardan bu müdafaasız küme iki kısım olarak, biri Musul istikametinde çekilirken, öbürü civar kasaba ve köylere sığınmayı tercih etti. Ermeni fedaileri bu perişan muhacirleri takib ediyor, genç kız ve kadınları esir edip götürüyor, büyük bir kısmını şehid ediyor ve elde kalan silâh ve eşyayı topluyorlardı. Zaho’nun dağ ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yetmişi açlıktan can verip ve hattâ hayvanlara ve kuşlara yem oldular. Hükümet o günün parasıyla muhacirlere adam başına 3 kuruş tahsis ettiyse de uğranılan yerlerdeki memurlar bu paranın üçte ikisini nefslerine ve ancak üçte birini muhacirlerden kendi adamlarına dağıtıyorlardı. Memleketinde hanedan seviyesinde ve zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular. Aşağı tabakadan olanlarsa memurlarla anlaşarak keselerini doldurdular. Böylece muhacirlerin yüzde sekseni mahv ve telef oldu. Yüzde onu Anadolu’nun muhtelif yerlerinde iş bulabildiler. Bizimle beraber Givardan Şemdinan’a ve oradan Ravandız’a kadar tam 29 gün ihtiyar kadınlar, küçük çocuklar, ıssız çöl ve dağlarda, elimize ne geçerse kemirip Haziran’ın birinci gecesi Ravandız’a hepimiz aç olarak girdik. Bir çokları memedeki çocuklarını sulara atmış, biraz daha büyüklerini de kucaklarına birer parça ekmek bırakıp, dağlar, kayalıklar içinde bırakmışlardı. Bunların hemen hepsi öldü. Memleketimiz soğuk iklimlerden olduğu hâlde Ravandız gibi harareti 40 dereceden ziyâde bir yerde 90 gün oturduk. Eylül’ün 2. günü Erbil’e çoğumuz hasta olarak girdik. Kardeşim Seyyid İbrahim Efendi’yi kara toprakta Allah’ın rahmetine bıraktığımız gibi, Şeyhler Hanedanı adını alan 9 erkek kardeşi ve 4 amcamın kız ve değerli fertlerini Erbil ve civarında toprağa verdik. O sene Kurban Bayramı’nın arefesine rastlıyan Ekim ayının 9. günü Musul’a vardık. Musul şehrinde bazı ileri gelen Müslümanlar’dan gördüğümüz yardım ve iyilikleri ancak Allah’ın ilmi ihata edebilir. Gavs-ı Âzam Hazretleri’nin civarında sakin olarak Bağdad’ı yurt edinmek emelindeydik. Fakat o civarda İngilizlerle muharebe azgın hâlde olduğundan Musul’u bırakamadık. Bağdad’ın istilâsında hicretimizin ikinci yılı ve Musul’da ikametimizin 18. ayı dolmuştu. O sıralarda kıtlık şiddetlendi ve bize yeniden yol göründü. Nüfusu 150’ye varan ailemizden bakiye 66 kişiyle Adana’ya geldik. 18 ay kadar da Adana’da yerli din ve ilim adamlarının yardımlarıyla geçinerek ömür sürdük. Haleb’in düşman eline geçmesi üzerine Adana’nın da düşmesi ihtimâline karşı bu defa ailemizden Adana’da toprağa verdiklerimizin haricinde 29 nüfusla ESKİŞEHİR’e ulaştık. 1335 (1919) yılı NİSAN’ın ortalarında BURSA’ya gitmek üzere İSTANBUL’a geldim. O zamanın Evkaf Nazırı tarafından Eyüp Sultan’da Yatılı Medrese’de barındırıldık. Perakende aile fertlerini Allah’ın inayetiyle orada toplayabildim. Böylece İSTANBUL’A DAHA EVVEL BİR HESAB SAHİBİ OLMAKSIZIN İLÂHÎ SEVKLE GELDİM ve yıllarca süren mihnet ve meşakkat devresini kapatmış oldum. Bütün bunlar, Mustafa Sabri Efendi’nin Şeyhülislâmlığı zamanına tesadüf etti.
Etiketler:
b yedi,
İbda,
işkence,
kemalizm,
ölüm odası,
salih mirzabeyoğlu,
şantaj,
telegram,
zihin kontrol,
zulüm
Telegram -Zihin kontrol-
Telegramcılar'ın,"Burası hapishane değil, Türkiye'yi yöneten Albaylar cuntasının merkezidir!" diye aylarca ulumaları?.."
"Son dakika haberi verir gibi, Adlî Tıb’dan olduğunu söyleyen kuyruk bir tipin 13 Ağustos 2003 tarihli “milliyetsiz” bir gazetede çıkan sözlerini aktarmalıyım:
-"Salih Mirzabeyoğlu, beni zihin kontrolüyle terörist yaptılar diye Adlî Tıb’dan yardım istedi. Kendisine yardım edeceğiz. Bu işleri CIA yapıyor. Aftan istifade etmek için de böyle bir iddiada bulunmuş olabilir!”
Bu, mayın tarlasına sürülen tombulca ve eşek tipli şöhret heveskârı adamcıklar bir yana, kimlerin yüreğine kâbus gibi çöktüğümüz belli. Sözleri üzerine yorum yapmama gerek yok: Herkesin malûmu ki, ismimin yanına ***lik yakışmaz. Bu soydan haberlerin resmî kanallardan teşvik ve tasvib gördüğünü bildiğim için de, hep söylediğim şeyi tekrar hatırlatayım: Hukukunuzu nideyim!"
Salih Mirzabeyoğlu, Telegram -Zihin Kontrol-
"Son dakika haberi verir gibi, Adlî Tıb’dan olduğunu söyleyen kuyruk bir tipin 13 Ağustos 2003 tarihli “milliyetsiz” bir gazetede çıkan sözlerini aktarmalıyım:
-"Salih Mirzabeyoğlu, beni zihin kontrolüyle terörist yaptılar diye Adlî Tıb’dan yardım istedi. Kendisine yardım edeceğiz. Bu işleri CIA yapıyor. Aftan istifade etmek için de böyle bir iddiada bulunmuş olabilir!”
Bu, mayın tarlasına sürülen tombulca ve eşek tipli şöhret heveskârı adamcıklar bir yana, kimlerin yüreğine kâbus gibi çöktüğümüz belli. Sözleri üzerine yorum yapmama gerek yok: Herkesin malûmu ki, ismimin yanına ***lik yakışmaz. Bu soydan haberlerin resmî kanallardan teşvik ve tasvib gördüğünü bildiğim için de, hep söylediğim şeyi tekrar hatırlatayım: Hukukunuzu nideyim!"
Salih Mirzabeyoğlu, Telegram -Zihin Kontrol-
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)