metris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
metris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ölüm Odası. B - Yedi [2. Bölüm]






Salih Mirzabeyoğlu



…Böyle daldan dala tedâilerle

–Ahenk helezonu daralan boynuz–

Döllenir kelimeler kelimelerle

Sura üflenmeden önce soyumuz


MİTOLOJİ VE İÇGÜDÜ


Öğrenme teorisine bağlı davranış tedavisi, daha önce ruhî tahlilin uzun süre tartışmasız olarak elinde tuttuğu birçok alanı eline geçirdi. Davranış terapistleri-tedavî uzmanları, Freudçu kökenci inançların (mitolojik inançların) ve irsiyet ile ilgili görüşlerin, boş bir inançtan başka bir şey olmadığına dair deliller ileri sürebiliyorlardı. Her nevroz-hafıza rahatsızlığı, çocukluk yıllarındaki istenmedik sarsıntılara veya içgüdü ve irsiyete bağlı ilkel arzularla, şuurlu hâli ve sosyal çevre şuuru arasındaki çatışmalara bağlanamadığı gibi, içe dönük ruhî tahlille değil, kısa süreli davranış incelemesi ve tedavisi ile sağlanan iyileşmelerden, ikameden de sözediyorlardı. Dolayısıyla, davranışçılığın, nevrozu mitolojiden kurtardığı söylenebilir. Freud’un kendisinin bile, kendi insiyak-içgüdü teorisini bir “mitoloji” olarak tarif ettiği ve içgüdülerden “mitolojik varlıklar” olarak sözettiği düşünülürse, bu ifâdenin pek zorlama olmadığı anlaşılacaktır.



l

İrsiyet ve içgüdü’nün bir hakikati vardır ve bunu sadece Freud’çu görüşün izâhı içinde görmenin doğru olmadığı, sadece psikoloji bakımından değil, sair ilimlerin de mevzuuna nisbetle temas ettiği bilinen bir husustur. Eserde müessiri görmek, bizzat maddeyi ruhun delili addetmek hakikati gibi, davranış psikolojisinin de bir hakikati vardır. İlme nisbetle YAPMA’nın dişi olması, YAPMA’nın doğrudan kendisiyle ilgileniyor görünen davranış psikolojisini, psikoloji ilminin tarifine daha uygun göstermektedir. Ruh hakkında bilgi sahibi olmak bir yana, ruha nisbetle bir kâinat ve insan fikri de olmayan –Mutlak Fikre nisbeti olmayan– psikoloji, aslında bütün ekolleriyle, “insandan çıkan ne varsa” genişliği ve rastgeleliği içinde bir takım bedahetler etrafında ifâdeye geçmişken, “doğru ve yanlış”, “güzel ve çirkin”, “iyi ve kötü” değerlendirmesinden uzak ve insanoğlunun arkeolojik psikolojisini andıran MİTOLOJİ’ye benzemektedir. İnsan davranışlarının kökeninde mitoloji motifleri ilgisi bulmakla, duyulaşmayı bekleyen hayâller gibi, insanoğlunun müşterek şuurundaki doğum ve birikimi gösterdiği kabul edilen mitolojik verilerin günün hayâllerine, rüyâlarına ve davranışlarına aksetmesi, neticede psikolojiyi-ruhî davranışları, doğrudan mitolojinin kendi olarak gösterir. Bütün insan faaliyetlerinin temelinde RUHÎ ÇABA keyfiyetinin olması, MİTOS ile bunun aynılaştırıldığı yerde, “arkeolojik psikoloji” nitelememizi, doğrudan güne taşır.



TELEGRAM VE BU ESER

Mitolojiden, niçin bahsediyorum? Alt başlığı ZİHİN KONTROLÜ olan TELEGRAM isimli eserimizde, Telegram seanslarında yaşadıklarıma kök ve tedâî olarak bir misâl teşkil etmesi bakımından mitolojiden bahsettim. Gayem MÜZLER, RİTLER, vesile olunan rüyâ ve zuhurat benzeri şeyler, hipnoz, istidraç nev’inden işler için, kestirmeden “bunalım geçirdi, kafayı yedi!” propagandasına mani olmak üzere, çevreme anlatmaya çalıştığım şeylerin, –ki o günün şartlarında, bu sadece benim çevremin değil, genel olarak aydın geçinen çevrenin fakirliğini gösteren feci şartlar içindeydi–, sözkonusu mevzularla alâkasının gösterilmesiydi. Sonrası malûm; 2009-2010’da, doğrudan mitolojiyi ele alan ve bu sefer Telegram’ı tedâî olarak kullanan, “ESATİR ve MİTOLOJİ” isimli eserim.

YARDIMCILAR - VESİLELER

Burak Çileli, Telegram mevzuunun anlatımında, çaba ve eser yardımıyla, bana olan inancıyla, sonraki yıllarda bu gayret yönünden, işin ağır toplarından. Ve farkında olmaksızın, ESATİR ve MİTOLOJİ’nin ardından, okuduğunuz vechile bir tarzla bu eseri ele almamın vesilelerinden. Vesile sırasında, asıl daima TELEGRAM bahsi olmak üzere, irili ufaklı birçok tahrik edici saik sayılabilir. Bu çerçevede, benim doğrudan taleb ettiğim bir kitab olmaksızın, gerektiği yerde gerekeni yapmak gibi, elime geçmesi gereken mühimlikteki eserleri gönderen Receb Kumru’yu da, tabiî olarak o bilmeksizin, ESATİR ve MİTOLOJİ’den başka, bu eserin tarzına vesile addediyorum. Avukat Ali Rıza Yaman: Mitoloji bahsine el atmam gerekince, bana öyle âşina eserler getirdi ki, –kendi hakkımı yemeyeyim, eser, keyfiyetini anlayanına verir!–, ESATİR ve MİTOLOJİ’den başka, doğrudan bu eserin muhtevasına da ağırlıklı olarak sinecek olan. Yine onun elinden bana ulaşan 6 ciltlik MEKTUBAT ile Bahaddin Yeşiloğlu’nun gönderdiği 2 ciltlik TEVİLÂT. Biri İmâm-ı Rabbanî, diğeri Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin. Verilen eserlerin isimleri, anlayana çok şey söylemeli, bu ayrı dava; ama ESATİR ve MİTOLOJİ’nin, zıddını tasarrufuna alma işinde, büyük heves aşılayıcı olduğunu söylemeliyim. Doktor Hakkı Büyükalın’a gelince: TELEGRAM’a yönelik her şapşal yorumu en baştan kesici bir anlayışla, mevzuya öyle bir girdi ki, benim “oluş zorluklarını sıçrama tahtası yapma” diye formüle ettiğim ve tek olarak yaşadığım hâdiseyi, sanki kendine bir açılım sahası yaparak beni de çoğalttı. Verdiği eserler ortada, vereceğini vaadettiklerini de bekliyoruz. Onun, benim durumumu anlamaya ve anlatmaya çalışma sürecinde, RİT ve MÜZLER’in ilgisinden doğrudan MİTOLOJİ’ye dalması, daha öncesi KUVANTUM fiziği hakkındaki eseri, sanki benim hep aynı hesablaşmaya bağlı “İMÂN ve TEFEKKÜR”, “MADDE NEDİR?”, “İNSAN”, “ESATİR ve MİTOLOJİ” ve nihayet elinizdeki eseri, bir yönüyle onunla cilveleşmeye yönelik kılıyor. Uzun seneler, getirdiği malzemenin niteliğiyle, TELEGRAM’ı bu eserin yazılışı için alt yapı olarak ilhâm eden Avukat Ahmed Arslan da anılması gerekenler arasında. Buraya kadar yazdıklarım, bir teşekkür ve vefa işi sanılabilir; ama öyle değil. Belki de bu sözle, sadece onları değil, yeri geldikçe anılacak olanları da, “hizmeti cana minnet bilenler” cümlesinden diye ödüllendirmiş oluyorum; bir de, dava için ateşte yanana hizmeti ona mihnet yükü hâline getiren olma ayıbına düşmekten, onları kurtarmış oluyorum… Ve asıl gayem, NYMPHALAR’dan, benim için nasıl tersinden gerçekleştirici olduklarından bahsetmek vesilesi olmaları; onlar düzünden, NYMPHALAR tersinden!

PHALLOS

Sünühat: Akla, hatıra gelenler. Kalbe doğanlar… Telegram’da asıl ve esas, genel hatları itibariyle cinsiyet mevzuu ile alâkalı olarak, akla ve hatıra gelenler değil de, akla ve hatıra getirilmek istenenler, kalbe doğanlar değil de, içe doğmuş gibi telkin edilenler… Mitoloji ve psikoloji ilgisinden bahsederken, en temel bahis olarak bunun görülmesi gerekir. Mitoloji, ister gerçeğin masallaşması veya semavî dinlerin hurafeleşmesi, isterse alabildiğine serbest bir hayâl ürünü olsun, bu hususta zengin malzeme verir; Freud’un, Oidipus kompleksi adını verdiği ensest duygu tasviri teorisi, bir efsaneden alınmadır. Bolu’da cihaz başında olanlarına NYMPHALAR ismini verdiğim TELEGRAMCILAR’a geçmeden önce, Doktor Hakkı Açıkalın’dan, Phallos düşüncesi:

— “Dünya entellektüel ve filozofî azalarının büyük bir kısmı, insanoğlunun gayesiyle alâkalı olarak şu ortalama değerlendirmeyi yapıyor: İnsanoğlunun, bütün faaliyetlerinin ortak paydası olması gereken ve varlığının dinamik ilkesi olan gayesi bilinmemektedir. Modernite bu suale cevab verebilirse, bütün davranış şekillerini açıklayabilecek, insanın temel meselelerinin çözümüne önderlik edecektir. Gayesini bilmeyen insan! Hiçbir suâle cevab veremeyeceği besbelli insan! Yaşanan inkılâb bu suâlin cevabıdır. Phallosa ircâ anlayışı tasfiye edilmiştir… İnsanlığın başına Yahudi tıbbı tarafından musallat edilen Yahudi Sigmund Freud ve onun Freudian mektebinin tahtında oturan Phallos (erkek tenasül uzvu) ideolojisi tükenmiştir. Şu âna kadar insanlığa dayatılan nedir? Meâlen: Phallos bütün insanî inisiyatiflerin temelidir. Phallos, erkeğin bütün yaratıcı enerjisinin kaynağıdır: Açıkçası, hayatın üretici kaynağı Phallos bütün ihtirasların kaynağıdır… Evet, herşey Phallos’a ayarlı! İnkılâb, bu aberrant (hatâlı) propaganda ve örgütlü saldırıyı boşa düşürdü ve tasfiye etti. Son tecridde: Müjdemiz odur ki, İNKILÂB gelmiştir. Biz artık başkalarıyla polemik yapmak değil, devrim sürecinin ağır mesuliyetlerini konuşmak durumundayız… Eskiden hiç kimsenin çözemediği kadim el yazmalarının esrarı bugün artık çözülmüş durumda.”

Phallos: Bazı dinlerde erkek tenasül uzvunun timsâli. Embriyonda cinsiyet yapısı.

NYMPHALAR

Yunan mitolojisinde, herşeyin ona mahsus bir cini, perisi, bir ruhu, bir canı var; bir esprisi var. Bütün kavramlar, var olanın varlığıyla isbatladığı bir keyfiyet olarak, bakış açısına göre gerçek veya sembol bir varlık. Ruh ve düşüncenin gerçekleşmesi kabul edilen bir kâinat anlayışında, varlığın en mütekâmili olan insan şuurunda nizamını veren kâinat, düşünce-varlık-düşünce şeklinde aslına bakıcı bir süreçte gerçekleşirken, sözkonusu insan düşüncesi mevzuuna göre İDE yolunda sergilenmiş kavramlardır. Benim, onlarla müşterek(!) bir kararla NYMPHA adını verdiğim BOLU’daki Telegramcılar, aslında şaka ve alay karışımı ve söylenişindeki hoşlukla birlikte, argoda lûgat anlamı dışına çıkan ve gruba mahsus bir anlaşma dilinde yerini alan kelimeler gibi, onlardan bahiste yerini aldı. Meselâ hava basmak tâbirinin veya şofben basmak tâbirinin, övünme ve fiyaka yerine kullanılıyor olması gibi. Ama sadece bu kadar değil: NYMPHALAR, mitolojide, su kenarlarında yaşayan DİŞİ esprilerdir. Bu hâlleriyle, yukarıda izâhını yaptığım kavramlaşmaya benzer bir mânâları vardır; bana bunu hatırlatırlar. Telegramcı NYMPHALAR’a gelince, benim tabiatım-huyum etrafında, benimle birlikte TESİRLERİYLE yaşayan, buna mukabil görünmeyen varlıkları temsil ediyorlar. TESİRLERİ; zihin kontrolü, bu çerçevede konuşmaları, benim söylediklerim, sövüşmelerimiz, elektromanyetik dalgalarla yapılan bu işlerin içinde, doğrudan doğruya beyin ve duyu organı ilişkisi içinde, fizikî eziyetler. Telegram’ın başlangıcından beri, tam onbir sene geçti ve hâliyle onbir satıra sığmaz. Zaten bu kitab da, onun hâlen devam eden macerası içinde, doğrudan benim üzerimdeki tesirlerin fikrî verim hâlinde derlenmesi. “Sen bana zehir yedirdin, ben şifâya tahvil ettim!” hesabı. Telegramcılar’ın ana sermayesi seks; bunun etrafında uyandırılan korku ve onu kendi menfaatlerine göre verimlendirmek üzere, şantaj. Bu çerçevede, hiç iz bırakmadan imha, delirtmek veya istediklerini yaptırabilecekleri bir duruma sokmak. Hâlimi ve kahramanlığımı anlayana havâle ederek, Bolu’da Telegramcılar’ın, yaptıkları işe “….. Dosyası hazırlıyoruz” dediklerini ekleyeyim. Ben, kibarca “Seks Dosyası” diyeyim; ve benim bu hususta ehliyetimin hangi yüce mevkilere kadar sarktığını, dosyayı hazırlayanların bilhassa kendilerinin anlatması çabasında olduğumu da söyleyeyim. Söz seksten açılmışken, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın macerasına da, doğrudan Telegram davasına bağlı bir mânâ içinde değinme durumum doğmuş oluyor. Hakkım bâki!



MİTOLOJİ’DE NYMPHALAR

Yer yer hakkı teslim edicilikleri içinde, fikrimin muhalefet kanadında ve muhalefet için muhalefet yapan, son beş senede Telegram’ı açık eden NYMPHALAR, mitolojide neydi? Benim Telegramcılar’a yakıştırdığım bu ismin onlara ne kadar uyduğu eser boyu görülmek üzere, mitoloji’de NYMPHALAR:

Kırlarda, ormanlarda ve sularda yaşayan “genç kadınlar”. Tarlaların ve genellikle tabiatın dişi esprileri –perileri– olup, bunların bereketini ve lütfunu temsil ederler. Nymphalar, Homeros destanında, Zeus’un kızları ve ikinci sırada İlâhî varlıklar olarak geçer.



NYMPHALARLA KONUŞMAMDAN

Bana, dişi olmadıklarını yazmamı hatırlatıyor NYMPHALAR; ve bu satırları yazarken onlarla uzlaşmacı olup olmadığımın yoklanmasını da yaparak. Nymphalar, cihaz başında bulunan Telegramcılar, dişi değil; ibne. Üçüncü cins dememi istiyorlar. İbne diye yazmamamı rica ediyorlar; ardından “yazmazsan…” diye küfür başlangıcı. Hani, gerisini sen getir hesabı. NYMPHALAR’ın dişilik vasfını, İLME nisbetle YAPABİLME işi üzerinde, benim fikrimle zeki bir oynama içinde oldukları zaman, menfi mânâda anmak istemiyorum. Benim anlatma hünerimce NYMPHA’yı ne mânâda kullandığımı göreceksiniz.

NYMPHALAR’ın klâsik pislikleri sırasında, klâsik bir lâfım ve ardından klâsikleşme yolunda bir lâfım:

— “Ben size, daha işin başlarında, ortaya çıkın, zaman aleyhinize işliyor dedim. Benle uğraşırken, sağa sola bakmıyorsunuz, sizin komuta kademesinin dosyası ortaya çıkacak yakında…”

Ben bunu söylemeden bir gün önce, haber çıkmış da benim haberim yokmuş; ama hafif bir tahmin şaşılığım ile. Yâni Deniz Baykal hakkındaki haber… Tam bu notu yazmıştım ki, Müslüm Gündüz-Fadime Şâhin hâdisesiyle karşılaştırmalı bir şekilde vereyim derken, NYMPHALAR, bir şey düşünürken bunu dağıtmak için hep yaptıkları gibi, ya başka birşey hatırlatarak, ya bir kelime söyleyip beni onda sabitleyen söz ve elektromanyetik dalgalarla –telkin verici diyeyim–, dikkatimi dağıtarak, mevzuyu piç ettiler. Buna devam etme hevesim dağıldığı gibi, gece boyu devam eden fikri didişmeler ve mukabil sövüşmeler sonunda yoruldum. İşin içine biraz üşütme, biraz günlük Cezaevi işleri, biraz dinlenme ihtiyacı vesaire girince, yazım iki gün aksadı. Anlatımdaki dağınıklık dikkatinizi çekmiştir; sebebine de değinmiş oluyorum. Bunun yanında, sözkonusu dağınık anlatım, bu eser için benimsediğim, bana rahatlık vermesinin yanında, Telegram’ın havasını da verecek olması bakımından, şuurlu bir üslûbu gösteriyor. Kuru bilgi vermek değil de, sizde İRFAN KIVAMI hâlinde yaşatmak istediğim bir hamule; Mallarmé’nin, “şiir dili, nesneyi değil, sözkonusu nesneden kaynaklanan etkiyi dile getirmelidir; şiir, mânâ yüklü kelimelerden çok, anlatılmak istenenin ihsas gücüyle dolu olmalıdır” demesi gibi, ben Telegramdaki hâdiseleri, benim üzerimdeki ruhî tesirler hâlinde ve bunu verimlendirme şeklinde vereceğim. Bana Kartal Cezaevi’nde, “bu bir din ve ilim çatışmasıdır!” diyenlere, elbette din tarafında olarak ve bunun hikemiyâtı hâlinde onların ilmini tasarrufa alma şeklinde… Böylece, birgün şöyle veya böyle ortaya çıkacak olan cihazlarının ne ve nasıl olduğunu benim bilmemem ve bununla boş yere uğraşmam yerine, bâki kalacak bir ses bırakmış oluyorum. Üzerimdeki tesirin ne olduğunu anlatmak başka, nasıl bir şeyle yapıldığını bilmek başka birşey ya; cihazın niteliğine dair tahminden gerçeğine yol bulabilecek olanlara ipucu verirken, bundaki yanılmalarım da işin aslını zedelememiş oluyor.



KAVANOZ

Telegram cihazının marifetlerini, belki şaşıracaksınız ama, en özlü şekilde Üstadım’ın Yevmiyeleri’nden göstermeden önce, her zaman bir yeniye âlet olan bana ithaf ettiği Noktalamaları’ndan KAVANOZ isimlisi, tam onbir yıldır yaşadığım, daha doğrusu 60 yaşımın son onbir senesine, tam otuziki sene öncesinden işaret edendir, mânâyı anlayın:

— “Bir cümbüştür kopsa da gece yakamozlarda, — Münzevî balıklarız ayrı kavanozlarda!”

l

Levha: 2 Temmuz 2005… Bir câmide, kalabalığın ortasında, ayakta, Mahmud Efendi Hazretleri ayakta vaaz veriyor. Ben, babamla (Şerif Muammer) birlikte, oda gibi bir girintide, cemaatle birlikteyim. Mahmud Efendi, gördüğüm bir Nasreddin Hoca resmindeki gibi zayıf, gözlerinin etrafı Üstadım’ın gözleri gibi halka şeklinde, çukur, dudakları da hafif çıkık ve belirgin. Yüzü de, tavır ve duruş hâlinde değil de, –ekşi yüzlü demeyeyim!– ciddi. Konuşmadan sonra çıkışa doğru bizim yanımıza doğru geliyor; ona babamı tanıtıyorum. Babam heyecanlı ve hamasi bir tavırla benim için, “onu sizin emrinize bırakıyorum!” veya “sizin emrinizde!” gibi bir şey söylüyor. Mahmud Efendi de bana, “NİSAN’da…” diye, geçtiğimiz Nisan’da olan birşey veya NİSAN ayı ile ilgili birşey söylüyor. Kafasında kavuğu andıran bir sarık, küçük beyaz kavuk gibi, üzerinde de beyaz entari var.

l

KAVANOZ: 171.

NİSAN: 171.

Mehdî Salih İzzet Erdiş: 1171.

Menaî: Ölüm haberleri: 171.

l

Münzevî: Yalnız başına çekilip kimseyle görüşmeyen: 113.

Salih İzzet Erdiş: 1112= 113.

Mahkeme: 113.

Sicn: Hapis. Zindan: 113.

Mücemmil: Güzelleştiren: 113.

l

Bahsi geçen rüyâdan üç gün sonra, tek kişilik hücreye alındım. Kartal’dan sonra sinsi bir şekilde ve benim “Telegram kaçağı” dediğim hissettirmelerin ardından, 5 Temmuz sonrası bütün haşmetiyle görünmek üzere, asıl işkence başladı.

JAPONLAR

Levha: 22 Aralık 1991… Bir yabancı turist kız… “Ğ” harfini soruyor… Ona, bu harfi “G” gibi bir harfle karıştırdığını söylüyorum… Sonra o kız, sinema salonu gibi bir yerde ve seyirciler arasında ilâhîler söylemeye başlıyor, hisleniyorum… Sonra ayrı bir bölmeye gidiyorum… Almanya’dan gelmiş olanların topluluğunda, türkü söylüyorlar!

l

Ğ: Kef harfi: 20.

Rahman Suresî, 20. âyet: (Meâli: Aralarında kavuşmalarına engel bir berzah var): 2020.

Dahi: Eşine az rastlanır zekâ sahibi: 20.

Cêwî. (Kürtçe): İkizler: 20.

l

Gayn: Susuzluk. Ayn harfinden sonra gelen bir harf. Ğ harfi: 1060.

Büyük Doğu: 1060.

Sin: İNSAN. (İki kişi demektir.) Bir harf, ebcedi: 60.



l

Gayn: 1060= 61.

Büyük Doğu: 1060= 61.

Xevn. (Kürtçe): Rüyâ: 62= 1061.

Mehdî: 62= 1061.

Mütefekkir Mirzabeyoğlu: 1062= 2061.

Beyin: 62= 1061.

Müzavece: Çift olmak: 62= 1061.



l

Yevmiye: Vesileler ve bahaneler etrafında konuşurken, hep “nefese mihrak olan zât”a hitabediyor ve bunu bazen sorulanı değil de, söylemek istediği başka şeyi söyleyerek yerine getiriyor… “Peki, İslâm nedir efendim? Müslüman ve İslâm?” suâline verdiği cevab: Şu Japonları alır mısınız? Müsbet ilimler tezgâhı kuruyor… Evine potinle giremezsiniz! Dünyanın en geri, en olmaz şeyi olan alfabesini muhafaza ediyor… Bu ne iş? Bu misâlleri görememek, anlayamamak ne iş? Döndü dolaştı bu iş şuraya geldi… Size burkuk gelebilir sözüm… Bir şeyi tenkid hakkı o şeye mensub olanlara mahsustur; bu bakımdan Türklüğünüzle iftihar edebilirsiniz, ben de iftihar ederim! Bunu söylememe rağmen… Ben düşündüm taşındım, şu işe 15 yaşında başlamışsam, 60 senedir düşündüm; ırkî bakımdan bizim çok münhat bir arazi sahibi olduğumuzu kabul ettim… Başka çaresi yok bu işi halletmenin… Müşahede lâzım… ALLAH ÇEKTİRMEDİĞİ ŞEYİN NİMETİNİ VERMEZ… Hakikaten ıstırab!

l

Yevmiye: 5 Şubat 1983… “Sorulanı değil de başka şeyi söylemeye” misâl, Ahmed Kabaklı’nın “İslâm nedir, müslüman nedir?” suâline verdiği cevabın bir bölümü:

— “Bu makine gide gide öyle bir yere gidecek ki, bir âleme, beşerî hiçbir cehde yer kalmayacak hiç…”

17 Ocak’ta bana söylediği de şu:

— “Benim bir misâlim var… Batı, makineyle, insan ruhunu burnundan mandallamıştır… Nefes aldırmıyor!”

l

Üstadım, ruha yıldırım gibi inen nefs ve şeytan iğvalarından-aldatma ve oyunlarından bahsederken, Hac’da gördüğü bir kısım manzaralardan dolayı üstüne nasıl bir HATAR çöktüğünü, kalbine zehirli oklar atılışının can yakıcılığı ile misâllendiriyor… Hatar: İmâna musallat, kalbe ânî gelen menfi hisler, tehlikeler… Bu eserde, Telegram marifetinin en hainane işi ve gayesi hâlinde bunu göreceksiniz… Allah, çektirmediği çilenin nimetini vermez… Bize, Telegram cihazının marifeti bahsinde, Üstadım’ın MAKİNE hakkındaki sözlerini hatırlatan hâdise, Kartal’da, benim için bir hatar mevzuunu olmasa da, bunu andıran şu sözler:

— “Bunun yüzde biri sende olsa, havandan geçilmezdi!”

Aklımdan geçenleri biliyor, ben cin işi mi bilgisayarlı bir âlet mi tereddüdündeyim, onun veya onların o zaman farkında olmadığım bazı telkinleri hâlinde, onların ve karılarının isimlerini hakaret niyetine söylüyorum, bunu bilmekten yine onların marifeti hâlinde içime hoşluk geliyor… Bu devrenin devamı hâlinde yeri geldikçe anlatılacak başka hâdiseler; ve nihayet, veli marifetini cihazla gerçekleştiriyor olma zannı içinde, bahsi geçen sözü söylüyor. Dava, mücerret veli hakkını korumak ve içinde bulunduğum durum, veli hâli ile elindeki cihaz marifetini aynı sanan bu ahmak karşısında, benim –şu ânda bu satırları yazarken de olduğu gibi–, cihazın bedenime olan tacizi altında cevab verememem ve onun kendisini haklı sanmasının öfke ve acizliği; ağır bir ameliyat geçirirken, komedyenlik marifetini göstermesi istenen bir aktör gibiyim. Üstadım’ın, “en küçük veli, kalbinizden geçeni bilir; psikolojide de bu, kalbten kalbe intikâl şeklinde bilinir!” demesi, cihaz marifetinin, insan cehdinin yerini alması hakkındaki sözleriyle birlikte düşünülürse, düşmanımın cihazı yolundan geçtiğim “elini küfre değdirse şeriat doğar” hikmetini gösteren hepsi birinci sınıf eserlerim, benim HATAR bahsi ile birlikte işi asıl mihrakına –ÜSTADIM’a– bağlamaktaki haklılığımı isbatlar: ONLARDAN… Beni kurtaracak olan da, merkezinde onların oldukları, onların yüzü suyu hürmetine, vefat etmiş veya diri, himmetçilerden… Bu arada, faal kuvvetleri kendinde toplayan ÇOCUK hikmetini de hatırlayın!

l

NYMPHALAR’a, bu düşüncelerim ile ilgili söylediklerine, müsbet hatırlatmaları bir yana, şu cevabı veriyorum: Adam beni öldürmek üzere bir fiilde bulunuyor, ben yaralanıyorum, şu oluyor bu oluyor, sonra bu etki altında ben, uçurumdan atılan adamın üstündeki pardösüyü paraşüt gibi kullanması ile nihayetinde “gibi” değil de asıl, paraşütü icâd etmişe benziyorum… Burada düşmanıma, “aman ne iyi yaptın!” diye bir tasvib, bir sempati gösterecek değilim… Zaten hayat bu: Nereden ne aldığın değil, ondan ne ve nasıl yaptığındır dava!

l

Eşyaya müteallik aşağı derecede keramet ile, kâfirin de sahib olduğu bir hüner hâlinde kerameti andıran bir takım zuhur ve tasarruflar, bazen birbirine karışır: Birinciye keramet denirken, diğeri “istidraç-sahte keramet” diye anılır. Bugün, teknolojinin vardığı seviye, istidraç nevinden bir takım işleri başarırken ve bu ruhçuluğun aleyhine bir isbatlama sanılırken, aslında tam tersi, sadece gerçek ruhçuluğun yaşayabileceği bir durum ortaya çıkmaktadır; kısacası, ruhçuluğun makine karşısındaki üstünlüğü tescillenmektedir… Ruh, Mevlâna Hazretlerinin CAN’ı “su üstünde bir ışık” diye tavsifi gibi, daima maddeyi kendine delil kılan olarak, onun üstünde, yakalanamaz, kelepçelenemez… Diyeceğim o ki, ölecek olsam bile, bu, düşüncemde pekişme hâlinde, ruhumun zaferini görmüş olarak gerçekleşecek… Duam hep aynı ve samimiyetle: Allah, imândan ayırmasın!

l

İmâm-ı Cafer Hazretleri: Kim nefsi için nefsi ile mücahede ederse, keramete kavuşur. Kim de Allah için nefsi ile mücahede ederse, Allah’a kavuşur… İstidraç ile keramet ve büyük keramet arasındaki fark, bu ölçülendirme içinde mevcut.

l

NYMPHALAR’ın durumunu, daha en baştan –2005’den– beri, “şahsiyet bulma” mânâsında bir “var olma” niyetlerine bağladığım için, bu eserin ismini “makine ve insan” koymak istemiştim: Hem onların ruh tahlilleri, hem benim durumumu gösteren. Bunun içinde şu mânâ da var: Ben de sizi, bizzat cihazı kullananların şahsiyeti ve çevresi diye tanıyorum. Bu, bir meydan okuma idi… Geçen zaman içinde, onların durumu ve şahsiyetlerinde, daha önce bahsettiğim gibi, toplum ve devletin bünyesini okur oldum!

Salih Mirzabeyoğlu'nun Savunması -1

26.01.2000, İst. Beşiktaş DGM








28 ARALIK 1998’de Salih Mirzabeyoğlu’nun gayri hukukî bir şekilde tutuklanması ile başlayan süreç, 25 Ocakta 10 İBDA mensubunun yaralanıp bir gönüldaşımızın şehid olduğu Metris baskını ile yeni bir safhaya girdi. Metris operasyonundan üç hafta evvel Bandırma Cezaevinde de kanlı bir operasyon gerçekleştirilmiş ve bir gönüldaşımız şehid olmuştu. Her iki operasyonda da tutuklulara akla-hayale gelmeyecek işkenceler yapılmış, Metris’tekilerin saçları ve sakalları kazınarak kamuoyu nezdinde aşağılanmaya çalışılmıştı.

Fakat, bütün bu ruhî ve fizikî işkencelerden hukuk adına en elim olanı ise, bugüne kadar basılmış 56 cilt eseri bulunan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun, saç ve sakalı traş edilmiş, her tarafı yara bere içinde mahkemeden ziyade bir linç sahasına dönüştürülmek istenen DGM’ye, kime hizmet ettikleri bugüne kadarki yayınlarından apaçık belli olan medyanın önüne çıkarılmasıydı. Buradaki manzaranın mesullerinin verdiği mesaj açıktı: “Bizim nazarımızda hukukun, kanunun, insan hak ve hürriyetlerinin bir önemi yoktur; biz istediğimize istediğimizi yaparız.”
Ama Salih Mirzabeyoğlu, 21 Şubat ve 17 Nisan tarihli duruşmalarda yaptığı müdafâ ile oynanmak istenen oyunu bozdu ve devlet güçlerinin hukuk planında işledikleri cinâyetleri, suçüstü yakalayıp Türkiye’nin manzarasını, başka bir söze hâcet bırakmayacak şekilde resmetti.

Aşağıda, Sayın Mirzabeyoğlu'nun 21 Şubat 2000 tarihinde yaptığı 'savunma'yı okuyacaksınız:




Rejim, "nizâm-düzen" ve hukuk; neticede sosyal, siyasî ve iktisadî unsurları içine almış olarak, hukukun kapsayıcı rolünde üst üste gelen kavramlar... Bu görüş çerçevesinde “Adalet sistemi" ve ilgili kurumların hâline, DGM Savcılığı'nın hakkımdaki iddianâmesine cevab yazmaya başlayabildiğim bugün, yâni 17 Şubat 2000 itibariyle değinme ihtiyacındayım. Hiçbir hukukî mesnede dayanmadan tutuklanmamın ardından, 25 Ocak 2000'den bugüne kadar yaşadıklarım ve içinde bulunduğum durum, Adalet sisteminin nasıl bazıları için "at içeri, çıkmak için uğraşsın dursun!" mantığı ile işletildiğini göstermektedir.

Önce, yeri geldikçe açmak ve misâllendirmek üzere, fikrimi peşin peşin söyleyeyim: - "T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, ordu da, polis de... Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır. Bu çerçevede, emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM'lerin mânâsı da bellidir; DGM Savcılığı'nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında, "yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!" diyen (sanıyorum Komiser yardımcısı ) Bahri'nin tavrı, buna tipik bir örnektir. Polisteki baskı ve istediğini istediği gibi tertibe sokan sorgu usulü ile, bunu iddianâme hâlinde aynen kabul eden DGM Savcılığı'nın haksız yere tutuklaması karşısında, benim tabiî bir insan refleksi hâlinde Mahkeme'yi protesto ederek çıkmayışımın sebebi de belli olmuyor mu?...

Gelelim 25 Ocak 2000 tarihine... Polisin beni hiçbir illegal ilişki içinde olmamama rağmen, "İçişleri Bakanlığı'nın İBDA-C'yi illegal örgüt kabul etmesi"ne binaen sipariş üzerine (ki, kaç türlü saçmalık bir arada, sonra göstereceğim) yakalaması, üstelik ilkokula giden çocuğumu hergün almak üzere gittiğim İlkokul'un önünde eşim ve çocuklarımla beklerken yakalamasına rağmen, "örgüt lideri" imajına katkı olsun diye yakalama tutanağını, adaleti yanlış yönlendirici bir şekilde "evine yapılan baskınla yakalandı" diye tertib etmesi; 28 Ocak 1998'de böyle başlayan ve basının da içinde psikolojik yönlendirici olarak bulunduğu bir yığın haksız, ahlâksız ve hukuk dışı suçlamaya tepki olarak, protesto amacıyla Mahkeme'ye çıkmayı reddetmem... Hukukî olarak nazik bir mesele: Beni 26 Ocak'taki Mahkeme'ye çıkarmak için yapıldığı söylenen, sabahın kör bir saatinde hiçbir şey söylemeden askerin doğrudan ateş açmasıyla başlayan ve (1) kişinin ölümü ve (5) kişinin yaralanmasıyla neticelenen operasyon; operasyonun niteliğinin hukukî olup olmaması bir yana, sadece benim davam ile ilgisi yönünden bile hukukî midir?.. Metris Cezaevi Savcısı'nın, Mahkeme'ye çıkıp çıkmayacağımın cevabını almak üzere geleceğini söylediği 25 Ocak'ın sabahında gerçekleştirilen bu operasyon?.. Aslında Cezaevi Savcısı'nın Mahkeme'ye çıkıp çıkmayacağımı öğrenmek istemesini söylemem de lüzumsuz; çünkü 26 Ocak'ta Mahkeme'ye çıkarılmak üzere gelinene kadar kimsede böyle bir tahmin yürütme yetkisi yoktur. Oysa bunun bir adım daha ilerisine gidilmiş, işin içine müneccimlik girmiş ve benim Mahkeme'ye çıkmayacağım kesin kaziye kabul edilerek sözkonusu operasyon gerçekleştirilmiştir... Ve DGM Savcılığı'nın iddianâmesine hangi şartlar altında cevab yazdığımın daha iyi takdir edilmesi için arkası: Yaralıların çıkarılması ve teslim olunması hususunda operasyonu yürüten Albay, "hiç kimseye kötü muamele yapılmayacak, Devlet sözü!" diyor. Devlet sözüyse fena!.. "Biz, söz namustur uhdesine bağlı insanlarız, sizin sözünüze güvenmek isteriz!" diyoruz, kabul görüyor; ve en son benim çıkmam şartıyla arkadaşları tek tek alıyorlar. Sıra bana gelince durum değişiyor: Benimle beraber çıkacağını söyleyen Albay, "tamam!" diyor ve benimle ilgisinin kesildiği o ânda yüzleri dövüş maskesi gibi bir şeyle örtülü grub, koluma giriyor. Askerin oluşturduğu koridor içinde kim vurduya gelmek gibi bir durumda olduğumu anlıyorum. Fakat enteresan; bu kasklı asker koridoru içinde birkaç kişi dışında tekme ve yumruk vuran olmadı. Koluma giren grubtan biri -burası önemli- bana, "sen de asker çocuğuymuşsun; boyuna askere saldırıyorsun, bu düşmanlık nerden?" dedi. Aslında onun söylediği, istihbarat raporlarından adlî mekanizmalara ve kamuoyuna kadar istediğini istediği gibi sunan ve tersine şeylerin karşısında cılız kaldığı basının, "İBDA-C boyuna askere saldırıyor!" şeklindeki haberi idi. "Ben adalet sistemini protesto ediyorum, üzerime askeri yolluyorlar!"dedim. Neticede, beni tepeleyecekleri bir yer telâşesinde, orası mı burası mı derken, Metris Cezaevi'nin dış bahçeye açılan mevkiine kadar geldik. Beni odadaki bir sandalyeye oturttular, ardından kollarım kelepçelendi ve hemen akabinde de dışarı çıkartılarak sözkonusu grubun içine salındım. Üzerime üşüşenlerin tekme ve yumruk darbeleriyle yere düştükten sonra, kafama ve vücuduma yediğim sayısız darbeden sonra kendimden geçtim. Aradan şu kadar gün geçmesine rağmen beni günde birkaç kez baygınlık hâline sokan o darbelerin tesirine rağmen, o gün nasıl sağ kaldım hâlâ anlayabilmiş değilim. Neticede; hadisenin vukubulduğu yere koyulmuş bir masa üzerinde ayıltılırken, patlayan sol kaşıma dikiş atıldı ve masadan indirildim. Ne hâle getirilmiş olduğumu göstermek için sadece şu sahne yeter:
Bütün vücuduma müthiş bir hissizlik ve uyuşukluk hâkim şekilde, Kartal Cezaevi'ne getirildim. Sol bacağımın üzerine basamıyorum. Bu hâldeyken, başlarında 4 sırmalı olduğunu sandığım bir Astsubay ve bir başka Astsubayla birlikte askerler, beni tepelemek için bir odaya aldılar; ve sesimin çıkmaması için ağzımı kapama çabaları sırasında, kaşımın üzerindeki gazlı bez veya pamuk da söküldü. Dışarı çıkarılınca doktor faslı: Pişkin olmadığı tedirgin tavırlarından belli ve besbelli ki "tembihli" bir adam, bana, "sırtında bir darbe falan yok değil mi?" dedikten sonra, muayene bitmiş olarak önündeki kağıdı dolduruyor... Acelesini bildiğim doktor'a, "yüzümde ve kafamda birşey yok değil mi?" deyince, sanki kendisine farkında olmadığı birşey söylemişim gibi, "yok!" cevabını verdi; ve oradan, koluma giren gardiyanlarla Cezaevi'nin "müşahede" bölümüne götürülürken, bir gardiyanın arkadan sağ böğrümü bulan tekmesi... Hemen söylemeliyim ki, bütün bunları, acıklı bir tasvirle merhamet devşirmek için değil, koruma ve kolluk görevinden Cezaevi'ne kadar bir bütünlük teşkil eden Adalet sisteminin hâlini göstermek için yazıyorum: (1) ölü (5) yaralıyla neticelenen malûm operasyonun ardından "Devlet'in itibarı kurtuldu!" diyebilen Adalet Bakanı, evvelâ kendilerinin koydukları kanunlara saygılı olsalar ve bunun uygulanışını takipte bulunsalardı, Devlet'in kendi adına asıl itibarının "adalet" olduğunu da göstermiş olurlardı... Neticede: 26 Ocak 2000 tarihinde, sol dizimden topuğuma kadar öbürünün iki katı olmuş fil bacağı gibi bir bacak ve kafam gözüm yaralı hâlde, -tahkir edici davranışlardan filân vazgeçtim-, karşınızdayım... "Yukarılardan" gelen tembih gereği, Mahkeme'de nasıl davranmazsam sonucunun ne olacağının tehdidini-imâsını almış olarak; ve gazeteciler resim çekerken sünepe görünmem için, üzerimdeki yeleğin beni gösterişli yapması sözkonusu edilip huzurunuza çıkarılmış olarak...

Aslında bütün mesele şu noktada toplanıyor: Vaktiyle bir Milletvekili'nin, "bu memlekette iki zümre meydana getirdiler; biri polisin korkuttukları, biri de polisin korktukları!" demesi gibi, duruma göre, birileri Hukuk'un bu tarafında kalırken, birileri öbür tarafında kalıyor... Estirilen hâkim psikolojiye göre!..
Hukukun en genel ilkelerinden biri, "kişi mahkemede hüküm giyene kadar suçsuzdur" diye dursun, büyük sermaye teknesinin cariyesi basın hakkımızda Savcı ve Hakim olmanın da ötesine geçerek, hüküm giymiş olsan bile gerçek bir Hukuk Devleti ve ahlak ilkeleri önünde tasvip edilemez aşağılık bir ağızda maruz kaldığım muamele için birilerini yağlamış ve kamuoyu önünde beni küçük düşürmeye çalışmıştır... Savaşta bile bir esire davranış şekli Milletlerarası cari bir hukuk olarak düzenlenir ve bu yasanın bir gerçek halini alması gerekirken, benim mevcut hukukun öbür tarafında kalanlar tarafından kafamın gözümün yaralanması, bacağımın sakatlanması, saçımın sakalımın kesilmesi ve ayakta duramaz bitkin hâlim karşısında atılan başlıklar malum: "Traş olurken yüzünü kesti-Yolunmuş Tavuğa Döndü!" bunlar, hayatı ona buna tavukluk yapmakla geçmiş veya buna aday, anasından yana özürlü ve benim ruh aynamda kendi ruh aşağılıklarını görüp tasvir eden adamlar... Şu satırlardan sonra bile, irkilip silkinecekleri yerde sadece sırıtacaklarını bilmek için, kahin olmak gerekmez... Ama onlarla aynı çizgide saf tutan ve "Devlet'in itibarı kurtuldu!" diyen Adalet Bakanı için ne demeli?.. Hukuku dehleyip de estirilen "psikolojik" hava?..

F tipi cezaevi uygulaması için beni Saadettin Ustaosmanoğlu'nu ve Ali Osman Zor'u kobay seçen Adalet Bakanı'nın emri gereği şu satırları yazdığım 10 Şubat itibariyle, tek başıma bir odada, televizyon ve radyo gibi haber dinleme imkanlarından mahrum ve şimdiye kadar çoluk çocuk dahil hiçbir yakını ile görüşmemiş olarak, hınç devşirici şartlarda, cevap hazırlamaya çalışıyorum... Bütün kurumlarıyla bir bütün olan "Adalet Sistemi"nin, bırakın hukuku, en basit insan haysiyetine bile riayet etmez bu tıkır tıkır işleyişi karşısında, üst kattakilerin gururdan gözleri yaşarıyordur herhalde... Ufak bir hatırlatma: Yassıada mahkemeleri sırasında, konulduğu hücre için "burada insan nasıl yaşar?" diye serzenişte bulunan bir Milletvekili'ne, gardiyan "aman efendim! buralar sizin Meclis'teki oylarınızla yapıldı!" diyor... Kıssadan hisse!..

DGM savcılığının "kanatsız kuş" misalini andırır bu sığ ve sakat tasviri, kısır mantık ve sakat suç isnadı, benim temsil ettiğim davanın ulviyeti önünde "işte yobazlık budur!" kabilinden bir mahiyet belirttiği gibi, hukuk haysiyeti açısından da bir suçtur.Yakalanışımdan, polis sorgusundan, sözkonusu iddianamenin keyfiyetine kadar herşeyi destanlık bir komedi olarak kitaplık çapta ortaya koyacağımı kamuoyuna duyururum.

Kitaplık çapta ortaya koyacağımı söylediğim, "hukuku uygulama durumunda olanların hukuk dışı davranışlarının" destanı, malum Metris hadisesinde telef oldu; bu ayrı dava... Mesele şurada: Ben bunu ifade etmişken, 26 Ocak'ta kafam gözüm yaralı ve üstüm başım çamur, bitkin bir halde Mahkeme'de iken bu hâlimi dünyanın hiçbir yerinde -tabii, Hukuk Devletin'nden bahsediyorum-görülmeyecek şekilde yamyamca şakşaklayan bir kısım aşağılık basın, suç olan bir fiili övmekle kalmamış, aynı zamanda benim "zaten Mahkeme'ye gelecektim!" sözümü "Mahkeme'de kuzu kesildi!" ağzıyla tahkir ve bilhassa TAHRİK edici şekilde vermiştir... Basın, kuklalık ettiği güçlerin elinde yönlendiricilik yapıyor ya, burada sözü, arkasından ben devam etmek üzere, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un Adli yılın açılışında yaptığı konuşmanın bir kısmına getirmek istiyorum ki, şöyle diyor:

-"Akıllarının ürettiği tek gerçeği topluma dayattılar. İnsanların, yataklarına uzun gelirse, ayaklarını kestiler; kısa gelirse ayaklarını uzatmaya yeltendiler. Kimileyin de insanları parçalara ayırdılar, sonra bu parçaları yeni biçimler altında birleştirip kendi insanlarını yaratmak istediler. Her TOTALİTER rejim gibi bir meyve koparmak için ağacı devirdiler. Özgür birey yok oldu. Ortada yalnızca tek bir efendi kaldı; bu, Devlet'ti. Geriye ise her efendinin gerek duyduğu köleler. Bireysiz devlet, çaldığı dişlerle ısıran hain bir yaratık olup çıktı"

Yargıtay Başkanı'nın yaptığı tesbit, benim en başta "Hukukun kapsayıcı rolü" diye yaptığım tesbite, TEKLİF farkıyla yakındır: Zaman zaman o konuşmaya atıfta bulunacağım... Benim teklifim malum: Büyük Doğu – İBDA sistemi... Sözkonusu tesbit, varlığını bizzat çarpıklığa borçlu ve bu çarpıklıktan nemalanan "3000 aile" diye ifade ettiğim zümrenin çıkarına göre bir müesseseleşme kurumlaşmanın, devlet kurumunun halini gösteriyor... Bu çerçevede benim davamda da görüldüğü gibi bir ucu devlet içinde olan basın, çok bahsedilen gücünü ahlaklı veya ahlaksız çalışanlarından değil, onları kendi çıkarı için kiralayanların gücünden almaktadır... Hani şu; 20 milyonu gerçek anlamda aç ve geri kalanı köle, uşak ve korucu haline getirilmiş ve bir kısmı da -mesela siyasiler ve değişik meslek mensupları- çıkar ortağı edinilmiş bir insan coğrafyasında tereyağından kıl çeker gibi trilyonları ve katrilyonları götürenlerin gücü.

Bir trenin içinde, onun gidiş istikametine ters yönde yürümenin, trenin kendi istikametinde yol almasına bir zararı yoktur; bunun gibi müsaade edilen çerçevede çıkan birtakım doğruyu ifade eden yazılar, yukarıda sözünü ettiğim büyük basın içinde, aykırı sesleri de kendi veriyormuş havasını doğuran çeşni neviindendir...
Netice olarak: 1975'den beri dergi kitab faaliyetleri hâlinde fikir üreten ve 1984'den beri de bunu İBDA markası ile gerçekleştiren ben, "fikir suçu" kapsamında doğrudan şahsî faaliyetimle ilgili olarak suçlanabilmem durumu bir yana, ne dün için, ne bugün ve ne de yarın, benden yapılan iktibaslar veya bana yapılan atıflardan dolayı, legal veya illegal işlerin mesulu tutulamam... Nitekim, tutukmanmamdan 5 ay önce bir başka İstanbul DGM Savcısı'nın Adana DGM Savcısı'na yolladığı belge -ki Avukatım Harun Yüksel tarafından "İddianame ve ekleri hakkında beyanlarımız" diye Mahkeme Başkanlığı'nıza verilmiştir- bunu teyid eder:
-(Sanık gıyabi tevkif ile aranır durumda iken HAKKINDA HERHANGİ BİR DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİ VE SANIĞIN YAYINCILIĞINI YAPTIĞI dergileri ve örgütsel faaliyetleri İstanbul ilinde yönettiği gerekçe gösterilerek Adana DGM tarafından 11 Mayıs 1998 tarih ve 1998/44 sayılı yetkisizlik kararı ile hakkındaki dosya Başsavcılığına gönderilmiştir. ADANA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI'NIN SANIĞIN HAKKINDA YETKİSİZLİK KARARINDA YAZILDIĞI ŞEKİLDE DELİL ELDE EDİLEMEMİŞSE TAKİPSİZLİK KARARI VERME OLANAĞI BULUNDUĞU GİBİ, DOSYA İÇERİĞİNE GÖRE SANIĞIN İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI YETKİSİ ALANINA GİREN BİR EYLEMİ DE TESBİT EDİLEMEMİŞTİR.
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI'NIN DOSYA İÇERİSİNDE BULUNAN 3 MART 1998 TARİHLİ YAZISINDA BU SANIĞIN İSTANBUL'DA YAYINLANAN YASAL DERGİLERİNDEKİ FAALİYETLERİNDE YASADIŞI ÖRGÜTÜN ÜYESİ VE YÖNETİCİSİ OLDUĞU DELİLİ OLAMAZ.)
Ve Avukatım Harun Yüksel, "Adana DGM dosyasında İstanbul DGM dosyasından farklı hiçbir delil yoktur. Ve İstanbul DGM Savcılığı bu kararı verdikten 5 ay sonra müvekkilim tıpkı Adana dosyasındaki gibi mesnetsiz iddia ile, yasadışı örgüt yöneticisi olma iddiası ile gözaltına alınıp tutuklanmıştır... Bu 5 ay içinde ne değişmiştir?" diye soruyor... Ortada ne emare, ne karine ve ne de delil olmaksızın tutuklanmamın en şirin cevabı, bütün bu olup bitenlerden sonra doğruluğundan asla şübhe edilemez şekilde, polis sorgusunda –Komiser veya Komiser Yardımcısı- Bahri'nin, "yukarıdan bastırıyorlar; sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!" sözüdür. 100 sayısının tabiî olarak 99 sayısına kadar bütün sayıları içinde barındırması gibi, aynı doğruluk ölçüsüyle, polisteki sorgudan başka bir sahne:

Bana sordukları soruların cevaplarından, daha hülâsa edilmiş sorular hâlinde, hiç yurtdışına çıkmadıysam bunu isbat etmem gerektiğine dair saçmalıklar da içinde, 5-6 madde hazırlamışlar... Bahri ile beraber, -aynı yaşlarda,sarışın, ismini Mehmet diye bildiğim Komiser veya Komiser yardımcısı- üçüncü maddeye geliyorlar:

-"Tamam, hiç kimseyle görüşmediğini ve tanımadığını kabul ediyoruz; talimat da vermediğini kabul ediyoruz... Gelelim şu liderlik mevzuuna..."

Ben "hiç kimseyle görüşmediğime, talimat vermediğime göre, nasıl örgüt başı oluyorum ki?" deyince, Bahri, 20 bin kişinin yargısız infazlarla gitmesine nisbetle hafif kalacak şu sözleri söyledi:

-"Biz sana kötülük yapmak istemiyoruz; isteseydik, evinin bahçesine eroin gömer, eroin yakaladık, derdik... Gel sen şunu güzellikle kabul et!"
Benim bu güzelliği kabul etmemem karşısında, Mehmed hışımla atıldı:

-"Yuh be sana!.. Bi Terör Örgütü'nün başıyım diyemiyorsun, delikanlılık yapamıyorsun! Burada eylem yapmış kaç kişi seni öve öve bitiremedi... Bi slogan bile atamadın!"

İBDA ile İBDA-C arasındaki fark ve "kendinden zuhur" bahsi ile ilgili "anlamak için sordukları sorulara da, "ben orada 41 tane kitab yazmışım, okuyun!" deyince, Bahri, şu tersine harika cevabı verdi:

-"Aslanım, Savcı senin kitablarını okuyacak değil. Buradan önüne ne giderse o..."
Bütün bu anlattıklarımdan da anlaşılıyor ki, ben, yakalanışımdan ve tutuklanışımdan sonra binbir türlü bayağılıkla aleyhimde yönlendiricilik görevi yapan basın bir tarafa, doğrudan adaleti ilgilendiren polis sorgusundan bu yana da "suçsuz olduğunu isbat et!" gibi hukuk dışı bir muameleye maruz bulunuyorum... Neticede: Yukarıda kendilerinden iktibaslar yaptıgım kişilerin yazılı ve sözlü düşünceleri gibi, ben de İBDA markası altında çeşitli mevzulara dair düşüncelerimi beyân ediyorum... Düşünce beyân edenle muhatabları arasındaki farkı da, her düşünce için geçerli olmak üzere, "ben bıçak yaparım; isteyen ekmek keser, isteyen adam" sözüyle ifâde ediyorum...
( Dikkatimi çeken hususlardan biri de, ne MİT'te ve ne de Siyasî Şube'de, sorgulamayı yapanlardan hiçbiri, fikir plânında hiçbir şeyden haberdar değillerdi... İBDA-C örgütü diye bir davaya balıklama dalan adamlar, İBDA'nın kitabî yönünde tam bir cahil idiler... Adeta, mikrobu bilmeden doktorluk taslamak gibi bir şey... Bütün bilgileri, gazete haberleri çerçevesinde idi; ve gazete okuyucusu olarak devşirdikleri haberleri istihbarat yapmış gibi topluyor, bir zaman sonrada bunları İstihbarat Teşkilatı'nın çalışması diye basına veriyordu...)

İkincisi: Ugur Mumcu cinayeti... Cinayetten bir kaç gün sonra, Hürriyet Gazetesinde, yine "polisten alınan bilgiye göre" kaydıyla, Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili olarak, benim ve 15 arkadaşımın gözaltına alınıp sorgulandığım yalan haberi çıktı... Uğur Mumcu'nun Avukat ağabeyinin ısrarlı takibleriyle işin hangi mecralara döküldüğünü ve nerelerde takıldığını biliyorsunuz.

Bir kısım kimseler veya örgütler eylem yapacak, hattâ mesela İBDA-C Fetih diye bir örgüt eylem yapacak, oraya bırakılan kağıt veya telefonla üstlenildi diye, -buraya dikkat edilsin, altını çizerek söylüyorum-, eylemci veya talimat veren olarak ben münasib görülüp, hakkımda böyle bir psikolojik hava oluşturulacak veya "suçsuz olduğunu isbat et" gibi bir davaya mevzu olacağım... Hukuk devletinde böyle bir şey olabilir mi?..

Savcılık iddianâmesi, eskilerin "muhayyelâttan terekküb eden kıyas" dedikleri şekilde, "o, o olursa, bu da bu olursa, netice şudur" kabilinden, benim "münasib görme" dediğim şekilde devam ediyor: "Lidersiz bir örgüt düşünülemediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer. İBDA-C adlı örgüt mensublarının gerçekleştirdiği tüm eylemlerden örgüt lideri de sorumludur. İBDA-C örgüt mensublarının Kumandan kod Sanık İzzet Erdiş'e bağlılığı..." diye, örgüt mensublarının yaptığı eylemler faslıyla sürüyor... "O o olursa, bu da bu olursa netice şudur" da, o öyle değil, bu da böyle değil"; neticede de, ne legal ve ne de illegal hiç bir İBDA-C'nin lideri değilim... Bu çerçevede, beni suçlamak için, bana olan bağlılıktan bahsetmek, "suçun şahsiliği prensibi"ne aykırıdır. Nasıl ki, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e yakınlığı ve bağlılığı malûm üst katlarda oturan, katrilyonlara varan yolsuzluk ve cinayete varan sair suçlarda adlarının geçmesinden dolayı o suçlanamıyorsa ve sık sık "suçun şahsîliği prensibi"ni tekrarlıyorsa, "hukukta eşitlik prensibi"nden hareketle hiç tanımadığım insanların bana bağlılığından dolayı da aynı şekilde ben de suçlanamam... Bu misâl başa alınarak, sayısız misâl temin edilebilir.
Yakalanışımdan 5 ay önceye âit Savcılık hükmü hiçbir yasadışı ilişki içinde bulunmadığımı tesbit ederken, hâlihazır suçlamanın hülâsa olarak altını çizdiğim kısmı, netice olarak "olsa olsa budur!"cinsinden bir "münasib görme" işidir... Bu "münasib görme" işinin hukuk dışı olması bir yana, ölçüsü nedir? Niye şu değil de bu?

Mesele şurada: Büyük Doğu ve İBDA, eserlerimde binbir defa geçtiği gibi, bir ayniyetin iki kanadı olarak bir terkib belirtir; yâni Büyük Doğu-İBDA... Biri, eşya ve hadiseler karşısında ruhun "nasıl" tavrıdır; diğeri aklın "niçin" tavrı... Buna rağmen "o olmakla, ondan olmak" arasındaki fark gereği, İBDA'ya isnad edilen bir suçtan dolayı, Büyük Doğu suçlanamaz... Aynı yekilde legal veya illegal İBDA-C'lerden dolayı da, "o onu tanıyor bu bunu tanıyor" diye sorumlu tutulamaz... Eğer sorumlu tutulursa, ben de diyorum ki, "benim liderim Necip Fazıl'dır!" ... Üstadım'la Turgut Özal'ın teması malûm olduğuna göre o da örgüt üyesi... Şayet bugün bu iki ismin vefat etmiş olduklarını ileri sürerseniz, o zaman da, sağlığından beri Turgut Özal için "benim doğal liderim!" diyen ve onunla yan yana çalışması malûm Mesut Yılmaz'ı örnek gösteririm... Yani örgüt liderliğine niye onlar münasib görülmüyor da, "olsa olsa budur!" kabilinden bir yaklaşımla ben yasadışı örgütün lideri oluyorum?..

Aynı şekilde: Necib Fazıl'ın 1976'da başlayan ve Süleyman Demirel' in 3-5 bin adedini üst fiyatından alıp partililere dağıttırarak katkıda bulunduğu "Rapor" isimli kitab-dergide, Nisan 1980'den sonra 12 Eylül'deki sonuncu 13. sayısına kadar ben de yazdım. Süleyman Demirel'in haftada veya onbeş günde bir telefon etmesi ve saygılarını bildirmesinin ve ara sıra dergiye siyasî çıkarı gereği para yardımında bulunduğunun şâhidiyim. "Kavgam-Necip Fazıl" adıyla günlük bir tarihçe şeklinde tertipleyerek basılan onun yazılarından müteşekkil bu eserimden, sözkonusu yakınlık süzülebilir... Buna nisbetle, niçin yasadışı örgütün liderliğine o münasib görülmüyor?

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel vesilesiyle, münasib görme işinden başka, şu "kumandan kod" lâfına da açıklık getirme imkanını bulmuş oluyoruz... Şöyle: "kod" belirli bir göreve tahsisen veya -şifre gibi- gizlemeye dair işlerde kullanılır. "Lâkab" ise, asıl adından başka bir kimseye başkalarının taktığı addır... Süleyman Demirel'e 10-15 senedir "baba" denmesi malûm; ama hiç kimse, onu çok sevip sayıyorlar, görüşüyorlar, samimiler veya akrabalar diye, onların bulaştıkları katrilyonlara varan yolsuzluklara adları karıştığı için, "Baba"yı, mafya babalığına yormuyor, "münasib görmüyor"... "Kumandan" lâkabı da, bana 1980'lerde "Rapor" Dergisi çıkarken yakıştırılmış bir lâkaptır. Ortada hiç bir legal veya illegal hiyerarşi ve ilişki olmamasına nazaran, bunun böyle olduğu da açıktır...

Savcılık iddianamesindeki, "kurulacak Büyük Doğu İslam Devleti'nin Komutanı seçilecek olan Kumandan kod Salih İzzet Erdiş" sözünü de anlamış değilim... Necib Fazıl'ın "Büyük Doğu İdeolocyası" isimli eserinde geçen "Başyücelik Devleti" faslı, benim "Başyücelik Devleti" eserimde tahlil edilmiştir; ve orada, "Başyücelik Devleti"nin başının, "Başyüce" diye adlandrıldığı sabittir... "Kumandan", eğer bir görev ve hiyerarşi olarak kullanılıyorsa, bu "askeri bir görev" ifâde eder ki, hem "kumandan" seçimle gelmez, hem de "Devlet Başkanı" değildir.

Salih İzzet Erdiş
21 Şubat 2000