büyük doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
büyük doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

AYASOFYA HİTABESİ


Necip Fazıl kısakürek



Gençler!..

Ayasofya üzerinde çok lâf ettik! Ama lâfta bile onu tasarruf edebilmiş, mülkiyetimiz altına alabilmiş değiliz!

Bana öyle geliyor ki, yalnız mânayı anlasak, yalnız onu yerine getirebilsek, Ayasofya'nın kapıları sabır taşı gibi çatlar, kendi kendisine açılır. İsterse açılmasın; ondan sonra herşey, küçük bir tatbikat işinden ibaret kalır.

Biz kimden, neyi istiyoruz.

Yemen'den Viyana'ya Fas'tan Kafkasya'ya kadar en aşağı 10 milyon kilometre kare bir zemin üzerinde... Evet, böyle bir zemin üzerinde... Atalarımızın... Ata derken halimize bakıp başımızı doğduğumuz nur insanların... Tohum atarcasına her tarafa serptiği kubbelerden birini... 700 bin kilometre kareye indikten ve bu hâlin ismine millî kurtuluş dedikten sonra... Evet, bütün bunlardan sonra... Toprağı kaybedilmiş kubbelerden birini mi istiyoruz?

İnsana gülerler!.. Herhangi bir yıldızda bu türlü iddialara girişen milletleri sürecek bir tımarhane olsa, bizi oraya sürerler.

Âlemde, cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takınmasından daha çirkin bir tablo yoktur.

"- Cüceleşmeyeydin! Şimdi devin hakkından nasıl bahsediyorsun?"

Derler böyle insanlara ve milletlere!..

Evet, sevgili gençler; bir manzumemde söylediğim gibi, kellelerimizi tırnaklarımızla yerinden söküp iki dizkapağımıza yerleştirmenin ve sonra ikinci bir başla onu seyretmenin, kısaca ulvî nefs muhasebesine girişmenin artık günü geldiğini kabul edelim ve avaz avaz haykıralım ki, bizi, şiltesi üç kıt'ayı kaplayan devi, cüceleştirdiler. Sonra ona iki santim boy ilâve edip, Batının bat pazarı veya bit pazarı elbiselerini giydirdiler. Peşinden de:

"- İşte sana lâyık (özgürlük) ve (uygarlık) budur!"

Dediler.

Bu bakımdan Ayasofya... Bakın nedir bu bakımdan Ayasofya?

Bizi bu hâle getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, ahlâkımızı Paris'in dünya çapındaki (Şabane) kerhanesinden daha aşağıya düşüren, millî kültürümüzü çöplüğe ve millî iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekâmızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 129 yıllık cereyanın, kendi öz evimizde, yüzümüze kapadığı oda, mukaddesat odamız...

Ayasofya budur!

129 yıl boyunca, dışarıdan Batı emperyalizmasının, içeriden de onların sâdık ajanları sıfatiyle kozmopolitlerin, masonların ve nihayet hepsinin birden ana sermayesi ve gönüllü fedaisi halinde, adı Türk, küfür tip ve zümrelerinin idare ettiği bu cereyan, Ayasofya'yı müzeye çevirmekle, sağlık müzelerindeki balmumundan frengili suratlar şeklinde, Türkün öz ruhunu müzeye kaldırmış oldu.

Frenk kelimesinden gelen "frengi" ismine dikkat ediniz! Türkün mukaddesatına frengili bir surat gibi bakan bu insanlardır ki, "frengi" mefhumunun tâ kendisidirler ve ciğerlerine kadar frengilidirler... !> Şimdi buradan saffet devrimize geçelim. Şairin;


Şâyestedir denilse,
Âlem senin mezarın...

Dedikten sonra:


Hâlâ gelir zeminden
Tekbir-i zâr-ü-zârin...


Diye belirtmeğe çalıştığı; dâva ve gayesi bakımından Büyük İskender ve Sezar'ı oda hizmetçiliğine kabul etmeyecek kadar üstün hükümdar, başbuğ ve (aksiyon) adamı Fatih, İstanbul'u fethedip onun kalbi Ayasofya'da namazını edâ ettiği zaman, Cenubî Fransa'da kırılıp Viyana'da tekrar Batıyı dişleyecek olan İslâm taarruz kıskacının mihver çivisini ele geçirmişti.

Ayasofya işte bu incecik mildir, bu çividir; onu İslâm kıskacına yerleştiren Fatih Sultan Mehmed'dir; ve eğer ondan sonra kıskaç kapatılamadıysa suç kapatamıyanlardadır. Fatih'e düşen şerefse, erişilir soydan değildir. Kendisinden sonra, Kanunî Sultan Süleyman gibi, iyi ve kötü arasındaki ayırıcı çizgiden başka bir şey olmayan meccanî ihtişam kahramanı, karaların ve denizlerin yüce hakanına kadar süren muazzam (aksiyon) akışında en büyük hız payı, yine Fatih'indir. Kanunî devrinde teşekkül eden büyük ahenk tablosunun unsurları, Ebussuud gibi şeyhülislâm, Sokullu gibi sadrazam, Baki gibi şair, Sinan gibi mimar ve Barbaros gibi amiral, sadece ve sadece Fatih'in, hareket noktasına bu mili yerleştirdiği kıskaç yüzüsuyu hürmetine yetişmiş büyükler...

Târihimizde, Fatih'ten başka her hükümdarın (aksiyomu, isterse vatana eklediği toprak Fatih'inkinden bin misli fazla olsun, ulvî kemâl ve noksansızlık mânasına, tamam olmaktan uzaktır. Yalnız Fatih'dedir ki, kendi zaman ve mekânına göre, dâva hedefini, muhteşem ve muazzam bir tamamlık içinde buluyoruz.

İşte bütün bunları (sembolize) eden, remzlendiren de cihanın en güzel beldesi İstanbul ve onun kalbi Ayasofya...

Salibin ağırlığından kurtarılıp hilâlin kanatlarıyla kendisine gök kubbe yolu açılan, böylece Yirminci Asır dünyasına gerçek medeniyet ve ebediyet mimarisinin ne olduğu onunla gösterilen, Batı aklı ve Doğu ruhunu birleştiren eski Bizans eseri ve artık yeni tekbir yuvası tarihi kubbe...

Demek ki, Ayasofya, ne taş, ne çizgi, ne renk, ne cisim, ne de madde senfonisi; sadece mâna, yalnız mâna...

İstanbul'daki Süleymaniye, Edirne'deki Selimiye, bunlara karşılık da Roma'daki (Sen Piyer) ve Paris'teki (Notrdam), bizde ve onlarda daha niceleri, madde ve hattâ gayelerine bağlı mâna kıymeti olarak, Ayasofya'nın eşik taşına bile denk olamaz. Zira bunlardan herbiri, kendi gayesinin tabiî şartları içinde, tek taraflı olarak yükseltilmiş bir eser... Ayasofya ise bunların yanında bir kümes bile olsa, öyle bir nasibin sahibi ki, ne madde, ne de tek taraflı mâna ölçüsüyle ona varmak kabil... Ayasofya, bir mânanın, zıd mânaya taarruz ve onu zebun edişinin, bütün dünyada eşi olmayan âbidesi...

Fatih Sultan Mehmed, bu hikmeti sezdi; ve Ayasofya'yı, İstanbul gibi misilsiz bir mahfazanın içinde, güneş çapında bir pırlanta gibi zapt ve fethetti.

Târihimizde daha nice zapt ve fetih hareketinin kahramanı var; niçin hiçbirinin adı, hâs isim olarak Fatih değil?..

İmdi:

Biraz evvel işaret ettiğimiz gibi, (İmperyum Romanum)dan üstün bir imparatorluğun dev adamı olan Türk'ü binbir tarihî saik yüzünden çüceleştiriyorlar, 10 milyon kilometre karelik bir servet ve nimet zeminini 700 bin kilometre kare fakir bir anavatan kadrosuna kadar indiriyorlar, fakat bütün bu olanlara rağmen, Fatih'in o kadar maharetle yerine oturttuğu mili söküp atamıyorlar, çekip alamıyorlar. Zira İstanbul ve Ayasofya, muazzam nasibi icabı, anavatana bitişik ve onun içinde kalıyor; hiçbir şey yapılamayınca da, dünyada hiçbir milletin başına gelmemiş bir felâkete yol açılıyor; Ayasofya Türk'ün öz evi ve anayurdu içinde güya Türk'lerin eliyle mânasından koparılıyor, duvarlarından Allah ve Resulünün mukaddes isimleri indiriliyor, iç sıvaları kazınıp putlar meydana çıkarılıyor ve hilâlden ziyade salibin faziletlerini ilâna memur bir müze, yani içinde İslâmiyetin gömülü olduğu bir lâhid haline getiriliyor. Artık o, basit bir taş yığınıdır. Öyle bir taş yığını ki, sadece kendisinde kıyılan ulvî mânanın katillerini ilân ve ihtarla kalmıyor, üstelik her an salibin ağzından salyasını akıtıcı bir iştah telkiniyle, Türk'ün, ruhiyle beraber maddesini, maddesiyle beraber de ruhunu hıristiyanlık âlemine peşkeş çeken, "buyurun, ne duruyorsunuz; gelin ve bizi esir edin!" diyen bir hava yaşatıyor. Ayasofya'nın hilâl hâkimiyetinden uzaklaştırılmasıyla düşmana aşılanan gayret, bir ordunun harp plânlarını satmaktan beter bir tehlike ve suç belirtir. Eğer o kökünden traş edilse ve yıkılsa bir şey değil de, bu haliyle, bütün bir milleti ve tarihi her an öldürüp yine dirilten ve tekrar öldüren bir felâket...

Böylece, Batı dünyasının bize içimizden, içimizdeki ajanları vasıtasıyla yaptırdığını, ne Haçlılar yapabildi, ne Moskof, ne de Ayasofya'nın gözü dönmüş şehvetlisi Yunanlılar...

Milyonluk bir orduda, bir emirle, herkes silahını kalbine dayayıp tetiği çekse ve intihar etse, bu emrin o orduya vereceği zararı hangi düşman sağlayabilir?..

Ayasofya'nın kapatılması işte böyle olmuştur. Ve Türk tarihine, mukaddesatına, ruhuna, ihanetlerin en büyüğü şeklinde meydana gelmiştir. Türk'ü yoktan var ettiğini iddia eden bir zümre ve (klik) zihniyeti, Ayasofya ile Türk vatanını, göklerdeki aslî ve hakikî vatanıyla beraber satmıştır.

Allah diyen bu millet mutlaka kalacak; ve kalacağına göre, öteki dünyadakinden evvel, bu dünyada hesap gününü açacaktır. Ayasofya, muayyen bir idare ve zihniyetin getirdiği, ruhî, ahlâkî, içtimâi, iktisadî, idarî, siyasî felaketler eliyle Batı dünyasına takdim edilen hediye kutusu üzerindeki fiyonklu kordelâdır. Topyekûn şahsiyetlerini düşmana teslim edici böyle hediyeleri veren milletler ise, hediyeyi alanlar nazarında hakir ve zelildir. İşte Kıbrıs dâvası!.. O kadar Batılılaştığımızı, uygarlaştığımızı, özgürleştiğimizi, kendisinden olduğumuzu iddia ettiğimiz Batının bize muamelesine dikkat etmiyor muyuz? Bizim, kendimizi, kendisinden saymamız pahasına, Batılı bizi asla kendisinden saymıyor. O, ne Doğulu, ne de Batılı, bu mukallit ve bulamaç insanı asla benimsemiyor; ve ismini taşıdığı (Greko-Lâtin) medeniyetinin piçleşmiş uzvunu, sefil Yunanlıyı, şımarık çocuğu halinde her ân tatmin ve bize tercih etmekten başka bir şey düşünmüyor. Büyük İngiliz şairi Lord (Baynn)ın Türklere karşı Yunan istiklâl çarpışmalarında öldüğünü ve Yunan topraklarında yattığını bilmeyen diplomatlarımız, hâlâ selâmeti, Türk'ün öz şahsiyetinde değil, Batılıya Batılı görünmek özenişinde arıyor.

Hayır! Batılıdan, sığıntısı olmak yoluyla sağlanabilecek hiçbir himaye mevcut değildir. Biz bu kafayla gittikçe de başımıza daha neler geleceği görülecektir.

Bütün bu mânalar Ayasofya'ya bağlı... Daha neler ve neler!.. Türk İstiklâl Savaşı'nın temiz ruhuna leke düşürenler, o ruha ve onun müspet temsilcilerine rağmen, kazanılmış bir istiklâli topyekûn tersine çevirme yoluna girmişlerdir.

Belirttik ki, kendi öz mukaddesat ve târihini kendi öz yurdunda maskara edenlere, o mukaddesat ve tarihin düşmanları hürmet etmez, tiksintiyle bakar. İşte, dünyada ve dış politikada yüzümüze kapanan kapılar bunun için kapanıyor. Doğrudan doğruya bunun için olmasa da dolayısıyla bunun için... Şahsiyetsizliğin ceremesi... Bunun içindir ki, Avrupa, köküne kadar şahsiyet heykeli İkinci Abdülhamid Han'a hürmet ediyordu. Almanya imparatoru (Vilhelm) siyaseti ondan öğrendiğini söylüyor ve Prens (Bismark) tam bir Abdülhamid düşmanı olduğu halde, onu, asrın en büyük siyaset dehası diye gösteriyordu. Eğer Abdülhamid'e, Ayasofya'yı müze yapması karşılığında bütün dünya hazinelerini vereceklerini söyleseler, nefretle reddeder, imparatorluğunu elinden almakla tehdit etseler son damla kanına kadar akıtmakta tereddüt etmezdi. İnkarcı (Volter)in Allah'ın Sevgilisine ait piyesini Fransız tiyatrolarından Fransa devleti marifetiyle kaldırtan, yoksa bunun harp sebebi olacağını Fransa hükümeti'nin suratına çarpan, Ulu Hakan Abdülhamid Han'dan başka kim olabilmiştir? O Abdülhümid Han ki, bunca ordusundan yalnız bir tanesiyle birkaç gün içinde Atina kapılarında görünüvermiş ve küçücük bir Yunan şımarıklığını, onlara Ayasofya'dan bahsettirmek yerine (Akropol) önünde ordugâh kurmakla cezalandırmıştı. Şimdi o Yunanlı, baykuş gözlerini üzerimize dikmiş, birinde Ayasofya, öbüründe Rumelihisarı'nın hayali, İstiklâl Savaşı'ndaki küstahlığından beter bir nefs emniyeti içinde dikilip duruyor da, bizde, onun iki gözünü birden çıkaracak (enerji)den eser görünmüyor.

Sebep?

Çünkü Ayasofya'nın kapılarıyla beraber ruhumuzu kilitlediler. Her mâna, her hikmet, her münasebet Ayasofya'ya bağlı...

Ayasofya açılmalıdır. Türk'ün bahtıyla beraber açılmalıdır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Yunanlıya "ben yapamıyorum; sen gel de kendi hesabına aç!" demekten farksızdır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Birleşmiş Milletler'den Afrikalı yamyam devletlerine kadar aleyhimize rey verdirip kendileri müstenkif geçinen Batılılara "artık benim hayat hakkım kalmadı!" demektir.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, bu toprağın üstündeki 30 milyon ve altındaki 30 milyar Türk'ün semâları tutuşturan lanetine hedef olmaktır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Allah'a sövmeye, Kur'ana tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir suçtur.

Gençler! Bugün mü, yarın mı, bilemem!

Fakat Ayasofya açılacak!.. Türk'ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya'nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler.

Ayasofya açılacak... Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mânalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!.. Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek...

Ayasofya açılacak!... Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve herşey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak...

Allah tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeğe yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akınını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak...

Ayasofya'yı, artık önüne geçilmez bu sel açacak...

Bekleyin gençler!.. Biraz daha rahmet yağsın... Sel yakındır.

Fatih ve Onun Yeni Nesline Selam!

"Hiçbir yalan, ilelebet payidar kalamaz!"





http://www.dailymotion.com/video/xdzx04_necip-fazyl-kysakurek-ayasofya-hita_news

GENÇLİĞE HİTABEDİYORUM






Salih Mirzabeyoğlu

Belli başlı bir ideolocya temeli üzerine oturtulmuş, her ferdinin tek kıbleye dönük olduğu, bütün iş bölümlerinin bir saat nizamiyle çalıştığı, herkesin ve her işin maddî ve manevî hakkını tam aldığı, mükemmel ve müesses cemiyet; kısaca, fildişi kaldırımlarda, fildişi sokaklarda giden, hiç birbirine çarpmayan, herbiri birbirinin emrinde ve Allah korkusu altında, herbiri bugün ölecekmiş gibi iki büklüm ve yine herbiri hiç ölmeyecekmiş gibi dimdik insanların cemiyeti...

Sen, bu ideali gerçekleştirmeye memur, mecbur, hattâ mahkûmsun!

Büyük fikir, İslâmın saffet, asliyet ve tamamiyetinden zerre feda etmeksizin bizzat İslâmı anlama ve anahtarın kumdaki yatağı gibi ona uyma mânâsına yepyeni bir idrake kavuşmak, "İslâma muhatap anlayış" davasıdır. Bunu anlamak, öz keşifleri içinde müflis ve yeni bir din arama yolunda perişan insanlığa anlatmak; cihanı kaldıracak manivelânın dayanak noktasını Türkiye kabul etmek, oradan İslâm âlemine, oradan da topyekûn beşeriyete el atıcı muazzam bir plâna sahip olmak...

Sen, ideali aksiyona döndürmek ve aksiyonu idealleştirmek gibi zorların zoru bu içiçe işi gerçekleştirmeye memur, mecbur, hattâ mahkûmsun!

Bu dava etrafında saflarını halkalayabilmen için mutlaka iki müessire ihtiyaç var:

RUH VE ONUN EMRİNDE KOL!.. DÜĞÜM BURDA!..

Her oluşa hakim kanun olarak belirtebiliriz ki, suyun oksijen ve hidrojeni gibi, fikir ve hareket cevherlerinin birleştiği yerde gökler bir anda suyla dolar ve yeryüzü feyzle taşar.

Allah Resûlünün kötülüklere karşı mücadelede kademe kademe aletlerini işaret buyurdukları emri hatırlayınız... Birinci derecede el; yani fiil... İkinci derecede dil; yani ihtar... Üçüncü derecede kalb; yani nefsini muhafaza... En aşağı derece de üçüncü derecede gömülüp orada mahfuz kalmak...

İyiyi yapmak ve getirmek, kötüye mani olmak ve defetmek mükellefiyeti, bu iki müessiri teşkilâtlandırmak zaruretini izaha yeter!

Tarihin çöküntü sahifelerinde kendisine misâl aramanın değil, tarihe destanlık çapta yeni bir felâket örneği vermenin mevzuu şartlar içinde, takip edeceğin strateji şudur:

Davayı, estetik, diyalektik, ideolojik ve politik sahalarda beslemek ve ocaklaştırmak... Meydana gelemeyişlerin sırrını kendi "antitez"inde göstermek ve ortada ne kadar zaaf varsa davan lehinde semerelendirmek... Asla küçük ve bücür oluşlara ve erişlere yanaşmamak, sahte tesellilere miskinliğe kapılmamak... "Hepçilik"ten vazgeçmemek ve zerrece taviz vermemek... Strateji ve taktik dilinden anlamak ve taviz vermemeyi öküzlük etme sanmamak... Millet tarlasını, ünüformalı ve ünüformasız genç fidanlar ve yeni ekinler halinde donatmak... Yepyeni bir diyalektikle muazzam bir kültür ve telkin savaşına girişmek, gerektiği yerde gerekeni yapmak, sır dolu bir strateji yolundan istikbalini hazırlamak...

Sormak makamındayım ki, aynada çehresini seyreden ve zamanda gayesini işleyen BÜYÜK DOĞU, aslın gölgeye kendisinden daha yakın olması hikmetiyle her sahada muhatabından neyi ister? Büyük Doğu'nun muradı ve İslâmcı mücadelenin hayatî suali budur... Her sahada bunun cevabını ver!

Öldürülecekler Listesi




-korkaklar her gün ölür-

Münir Oyunbozan



Her fani ölümü, şu veya bu şekilde tadacak. Dün, "yıkılmaz" denilenler, "tanrılık" iddiasında bulunanlar nasıl bir fani gibi ölüp gittiler ve isimleri şöyle veya böyle hatırlanır oldu ise, bugün de, "yıkılmaz" denilenler onların yollarından geçecekler, ŞU VEYA BU ŞEKİLDE ÖLECEKLER!

Bir hoş seda mı bırakacaklar, bed-dua ile mi "yadedilecekler", hayattayken yaptıklarının eseri olacak.

Celal Bayar öldü. Menderes öldü. Aydemir öldü. İnönü öldü. M. Kemal öldü. Abdülhamid öldü. Vahidüddin öldü. Çerkes Etem öldü. Kuşçubaşı öldü. Enver Paşa öldü. C. Gürsel öldü. Madanoğlu öldü. D. Avcıoğlu öldü. Türkeş öldü. Batur öldü. Sunalp öldü. Tağmaç öldü. Erkaya öldü. Ecevit öldü. Mahmud Şevket Paşa öldü!

Her fani ölecek!

&&&

Kıvrıkoğlu -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Karadayı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Çevik Bir -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Kemal Yavuz -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Fisunoğlu -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Fırtına -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Şener -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Tolun -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

&&&

"TC, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir!"

Anayasa'da böyle yazmakta. Her yazılana inanırsak, "akademisyen salaklığı"na düşmemiz kaçınılmazdır oysa; belgeleri "tabu" gibi ele alanlar, belgelerin sadece kağıt üstünde bir geçerliliği olduğuna dair vesikaların veyahut alametlerin ortaya çıkması üzerine "bu bir cinayetdir! bu halkı aldatmaktır!" diye isyan edeceklerine, kanunların "adamına/güce göre" geçerli olduğunun ortaya çıktığını haykıracaklarına, -işbirlikçilik, yandaşlık bir kenara- üzerinden geçile geçile kevgire dönmüş "yasaların namusunu koruma salaklığı"nı yapmakla meşgul oluyorlar.

Namus'u, "filanca yerin deterjanlı su ile yıkanması" ile "temizleyeceğine" inanma "durumu", hem namus'dan hem de "temizlik"ten ne anladığını o kişinin bir güzel ortaya koyuyorsa, ekranlara çıkan, gazetelere beyanat veren, makaleler, kitablar yazan, hatta "platform-cemiyet" oluşturan "aydınlarımız" da, bugün yukarıdaki anayasa maddesini de öyle anlama kabiliyetini gösteriyor ve üstelik yüzleri de hiç kızarmıyor.

Ortada "TC" diye bir isme sahib "devlet" olduğuna bir şey dememiz pek mümkün değil, milletlerarası anlaşmalara ve bloklara bu isimle girmiş bir devlet olduğu kuşkusuz bir gerçek elbette ama "demokratik" olduğu, "muhalif" olup da biraz da alengirli işlere karışmış veya sesi fazla çıkmış olanların, oradan geçmekte olan bir "gizli tanık" ifadesiyle içeriye tıkıldığı yolundaki velev ki iddia olsun, böyle bir şayianın çıktığı bir memleketde, "demokratik"lik meselesi, bir "iddia" olarak kalır. İşin gerçeği, ne yazık ki bu.

İçeri tıkılanlar deyince Silivri sakinlerini mi sadece kastettiğimizi soranlar olabilir, aralarında tek tük “hadi canım sende!” dediklerimiz olabilirse de, esrar satıcısı, mafya, işkenceci, nasyonalist, Allahsız unvanlarını rahatlıkla verebileceğimiz ve yine rahatlıkla, "fırsatını bulsalar onlar bizi içeri tıkarlardı!" diyebileceklerimize sadece bu açıdan üzüldüğümü söyleyemem elbette, "kılıçla gelen kılıçla gider", fakat, "denek" olarak görürsek onları, hazırlanan iddianamelerin sayfalarının küçük bir kısmı hariç, delil klasörlerinin de "ilgili" olanları dahil okuduğumuzu ve bunlardan iddia edildiği üzere "darbecilik" konusunda kesin delillere bağlı bir şeyin çıkmayacağını ama yattıkları sürenin karşılayabileceği önemsiz suçlarla ("adi" suç kapsamı) mahkum edilip çok büyük kısmının tahliye edileceğini (daha evvelden de bunları söylemiştik) ve bütün bunların da "cambaza bak!" kıvamında olduğunu ve dolayısiyle, onca insanın -kelimenin tam anlamiyle- "süründürülmesini" (1. Ergenekon davası tutuklularından biri mahkemeden tahliyesini istiyor ama bir şartla, "yazın tahliye edin beni", niyesi ise şu: "Gidecek bir yerim yok, kış günü dışarıda yaşayamam!) "demokrasi" ile bağdaştırabilenler, buyursunlar.

"Laik" olup olmadığı da öyle; hayır, "başörtüsü" meselesi değil karine olan, bunun üzerinden her ne maksadla olursa olsun, "başörtüsü Kur'anda yoktur" diyerek ve "sıkmabaş olursa sorun değil" denilmesidir: Bu basbayağı "ictihad"dır ve TSK'nın başı İlker bile bunu onaylıyorsa nerede kaldı "laik"lik? "Sosyal" olup olmadığını anlamanın en kolay yolu ise, "sokak çocukları"; kimin semtinde bunlardan yok ki, yaz-kış oradadırlar, bunların hem de polis ve zabıta binalarının saçak altlarında gecelemeleri bir gerçekse "sosyal"lik nerede? Veya daha kolay bir yöntem: En az yirmi sene "memur-müdür" olarak yaşamış, sonrasında da milletvekili-bakan olmuş AKP'lilere, ama özellikle en fazla 20-25 yaşında olan mahdumlarının şirket sahibi olmaları bu ülkenin ne derece "sosyal" devlet olduğunu ortaya koymaya yeter de artar bile!

&&&

Burhan Kuzu -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

F. Kentel -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

M. Altan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

İhsan Dagı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Mümtaz'er Türköne -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

&&&

Salih Mirzabeyoğlu, 1998 sonunda gözaltına alındı ve dört gün sonra tutuklanarak Metris cezaevine konuldu. Deniz Feneri'nde "ağır ağır yolalan adalet (hanım)" bu davada görülmemiş bir hız yaptı ve 2001 senesinde (bir seneyi hiç saymayın, neredeyse 1 seneyi birkaç ay aşan bir sürede) üç sene önce açılmış, netice itibariyle "takibsizlik kararı" verilmiş dosyanın zerresine dokunulmadan İstanbul’da açılması ve her yerden gelen lehindeki raporlara rağmen bu sefer "anayasayı yıkmak iddiası" sabit görülerek "idamla cezalandırılmasına karar“ veriliyor.

Bugün Ergenekon iddianamesinde, avukatları ve sanıklar tarafından "komedi" olarak nitelenen, "o onunla telefonla konuşmuş, ötekiyle çay içmiş, bu da örgütsel irtibat sayılır!" yollu "irtibatlara" "hukuk adına" isyan etmek ne derece haklı ise, Salih Mirzabeyoğlu'nun, tek silah bulunmadan, tek silah sıkmadan, tek bir emri olmadan "örgüt lideri" olarak "irtibatlandırılması" ve "idamına!" kararına yine hukuk adına isyan etmek gerekir!

“Adalet herkese lazımdır”, denilir; Allah'ın mekridir ki, Mirzabeyoğlu'nu mahkum eden mahkeme heyeti, bugün Ergenekon sanıklarının kodamanlarının avukatı ve Savcılara, hakimlere "isyan ediyorlar!" Mantık şudur aslında ve onlar da bunu biliyorlar: "At içeri çıkmak için uğraşsın!; isyan’larının sebebi de “bunu” bilmelerinden!

S. Mirzabeyoğlu'na yapılanlara ses çıkarmayanların, şimdi olanlara "isyan etmeleri" sadece SAHTEKÂRLIKTIR! Bu bir sahtekârlık, bunda hiçbir şübhe yok, pekala, bu sahtekârlığa, hukuk dilinde "ihsas-ı rey" olabilecek davranışlara girmiş hakim eskilerinin davalarının "durumu" hakkında düşünmesi gerekenler ne düşünüyorlar acaba?

S. MİRZABEYOĞLU'NUN "DAVA FOTOĞRAFI" BU; BİR DE MİRZABEYOĞLU İLE “FOTOĞRAFLARI” OLANLAR, OTURDUKLARI MAKAMLARIN HAKKINI VERECEK SÖZLERİ NİYE SARFETMİYORLAR ACABA? Ortada olan iki dava -Ergenekon ve Deniz Feneri-, Salih Mirzabeyoğlu'nun hangi adaletsizlik, hukuksuzluk ile esir edildiğinin beyanı olduğu kadar, bu duruma ses çıkarmayan, bilakis içinde bulunanlardan ALLAH'IN İNTİKAMIDIR!

&&&

Mehmet Ali Şahin -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Haşim Kılıç -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Zahid Akman -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

"O mahkeme heyetindekiler" -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Metin Çetinbaş, -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Deniz Baykal -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Devlet Bahçeli -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

&&&

Sorsanız "aydınlarımıza", herkes "darbe karşıtı" maaşallah! Fakat ne hikmetse, tam da bizim şu an kullandığımız "fakat" kelimesini, karşıt olduklarını beyan ettikten sonra ilave eder ve ardından şerh mi dersiniz, istisnalar mı dersiniz artık ismini siz koyuverin, "başkasının darbesine karşıyım" anlamına gelecek cümleleri üstelik hiç de utanmadan sıralayıverirler!

Darbeye karşıdır elbette, "FAKAT, şeriatçı bir devlete dur demek için anayasanın korunması gerekliliğinden" bahsediverir. Darbeye karşıdır elbette, "FAKAT, çoğunluk hegomonyasını da engellemek gerekir" deyiverir...

Darbeye karşıdır elbette, "FAKAT, polis devletine gidişe elbette anayasal dayanaklarla karşı çıkmak gerekir" diye "fikir" yumurtlar! Yakından bakıldığında ise, aslında bunların günaşırı gittikleri "kulüpler"de ziftlenme esnasında tanıdığı "orta malları" ile "çiftleşmelerinin" tehlikeye girmesinden, "gencecik, okumuş, filinta gibi ve elbette uzun saç ve kulağı küpeli" polislerce -malum hallerinin- "kaydaltına" alınmasından, "darbeye "ama"larla karşı(!)" karşı olduklarını görürsünüz!

&&&

Sedat Ergin -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Ertuğrul Özkök -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Ercan Saatçi -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Çelik -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Gencabay -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

(Y) Erdoğan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

K. Kerinçsiz -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Emin Gürses -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Mahir Kaynak -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Nuray Mert -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Şıh Şamil Tayyar -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Behiç Gürcihan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Fatma Sibel Yüksek -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Zahide Uçar -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Hasan Cemal -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Laçiner -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Hüseyin Gülerce -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Mehmet Metiner -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Y. Akdoğan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

&&&

"Ama'ci darbe karşıtları"nın simetrisi, yayınlanan "iddianameler ve delil klasörleri"ndeki herşeyi "doğru" kabul eden ve karşı iddiaları bu "belgeler"den satır satır, klasör ve sayfa numarası vererek "tape kayıtları" ile savunan sivil veya asker eskileridirler ki bunlar da "yandaş medya" dediklerinde bol miktarda olmakla birlikte, esas olarak "fısıltı gazetesi"nin bugünkü hali olan internet "yazarları"dır. Dikkat edilirse eğer, bir mesele veya kişi gündeme mi getirilecek, önce internetde "hazırlanıyor" ve ardından da basılı veya "görsel" medyaya "düşürülüyor!" Ve ne garibtir ki, bunların meşhurları da "asker eskileri"... D. Baykal'ın deyimiyle "GKB'nın kalbinde" yani "Psikolojik Harb Dairesi'inde senelerce vazife yapmış olan "subay"lar, emekliye ayrılınca "ifşaatlere" başlayıveriyor, "belgeleri", "asker mantığı ve yazışması" ile değerlendirip "cuntacıları ifşa ediyorlar!"

Mesela, Alb. Dursun Çiçek'in başının altından çıktığı düşünülen "AKP ve F.G.'ni Bitirme Planı"...

İmza ıslaktıydı da kuruydu da, sahteydi de vs. "Kağıt parçası", "fotokopi" vs... Haberi yapan gazete Taraf... Daha evvelden Zaman'da çalışmış M. Baransu da "haber sahibi"; bir anda o gazete senin o ekran benim çıkıp konuşmaya başladı, hatta Baransu o kadar "gizli bir kaynak"dan bunu almış ki, gazetenin yayın yönetmeni olan Ahmet Altan "nasıl ve kim getirdi bilmiyorum" diyordu. Basında, özellikle "yandaş medya"da bir kıyamet, bir kıyamet! "İşte komplonun belgesi!"; "işte cuntanın belgesi!.." Hatta sonra tam bir şov havasiyle "bavul bavul belge" savcılığa, "imza karşılığı" teslim ediliverdi.

Fakat ne kadar garibtir ki, "belge"nin altında yaş mı kuru mu olduğu tartışılan imzası bulunan, ifadeye vermeye bile binbir naz ile gidip, evrakları görmek istediğini söyleyince kendisine gösterilen ve bu esnada eldiven kullanan, GKB tarafından kendisine tam bir güvenlik sağlandığı da belli olan Alb. Dursun Çiçek serbest bir halde dışarıda dolaştı aylarca!!!

Tamam, ortada "darbeciler" var, bunlar "demokratik nizamı yıkıp totaliter bir sistem" rüyasındalar, bu da tamam; fakat, savcılık bunun "delili" diye bir "şey"i ortaya çıkarsın, kıyametler kopsun, fakat bunun altında imzası olan subayı "gel biraz dinlen!" diye aylarca tutuklayamasın!!!

Bu "demokratik ve hukuk" devleti içinde nasıl açıklanabilir? Ama aynı savcı, birbirlerine sinkaf eden ve kül tablası kavgası yaparak kaş-göz yaran Kerinçsiz ile Yıldırım'ı veya işkence eden A.S.Saçan ile işkence ettiği S. Peker'i ve bütün bunlara sebeb olarak sayılabilecek Veli Küçük'ü "örgüt kardeşi" olarak kabul ederek aynı örgütten yargılasın! Daha da önemlisi böyle bir örgütten bahseden ve "babamdır!" diyerek Veli Küçük'ü saygıyla işaretleyen Tuncay Güney'i sorgulamasın bile! Onun ifadesini -ki A. S. Saçan almıştır o ifadeyi- Ergenekon Terör Örgütü iddianamesinin iskeleti yapsın ve orada geçen herkesi Silivri’ye tıksın ama, ifadenin hem de ilk kısmında geçen Fetulah Gülen ve Veli Küçük ilişkisini görmesin, onu bir defa bile, "tanık" sıfatiyle de olsa- ifadeye çağırmasın!

&&&

Ahmet Altan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

M. Baransu -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Ekrem Dumanlı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Dursun Çiçek -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Hüseyin Gülerce -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Fatih Altaylı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Şahin Alpay -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Can Ataklı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Emre Kongar -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Fatih Çekirge -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Oktay Ekşi -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

&&&

"Öldü... Ölecek..." nakaratını kendisinden ödünç aldığım, ara ara okumaktan da –bilinmez ki hangi sebeble diyelim- "zevk aldığım", "dün" yanında bulunduklarını "bugün" gayet rahatlıkla kendinden menkul bir "vatansever paradigması" sebebiyle "acayip bir şekilde değerlendirmekten" hiç de yüksünmeyen ve üstelik bunları "askerin itibar ettiği" yerlerde yapan "İzmirli 'işşiz' gazetecinin", bir yazısından alıntı (imlasına dokunulmadı):

"- Abdullah Gül, AKP’den taraf bir Cumhurbaskani! Karsi darbeden yana bir Cumhurbaşkanı! Aynı zamanda “Kayıp trilyon davası”ndan da sanık, zanlı, şübheli, mahkeme kaçağı!

Erdoğan, nitelikli dolandırıcılıktan, organize suç örgütü kurmaktan tanık, sanık, zanlı, mahkeme kaçağı!

Gülen, karşı darbeden sabıkalı, çalmıyor ama çalanların getirdiği haram lokmalar ile geçimini sağlıyor!

Bu tablo karşısında ne demeliyiz?!

Ne düşünmeliyiz?!"

Şimdi bu gazetecinin bunları yazarken, geçmişinde “Cem Uzan'ın Ankara temsilcisi" gibi bir damganın olduğunu, sırf bu yüzden, AKP-RTE aleyhine yazdığı yazılardan ötürü kendi tabiriyle "AKP döneminde işsiz kalmasının" hıncıyle bunları kaleme aldığını düşünsek bile, "hırsızın hiç mi suçu yok" hesabı, yazdıklarında doğru olan bir şey hiç mi yok dersek, denilirse, şu yazdıklarının hepsinin doğru olduğunu -mahkeme zabıtları, dosyaları sebebiyle- kabul etmek gerekir o zaman da şöyle düşünebiliriz:

Abdullah Gül -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Recep Tayyip Erdoğan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Fetulah Gülen -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

(Mukadderatdan kaçmak hamaratlığı, bir faninin küstahlığıdır sadece...)

&&&

Bütün bunların üzerine, bir de BALYOZ! Önce ses kasedleri çıktı, ardından da "belgeleri"... Az değil, yaklaşık olarak 5000 sayfalık bir "belge yığını" ve bunlar da, "ŞATO" diye tabir edilen 1. Ordu Karargâhından "çıkarılmış"... Nedir, ne oluyor demeye kalmadan, "Balyoz"un başındaki general eskisi Çetin Doğan ekran ekran dolaşmaya başlayıp, "kaat'iyyen böyle bir darbe çalışmasına girişmediklerini" mütekebbir edalariyle anlatmaya başladı. "Belgeler"in ve "ses kayıtları"nın bir kısmını kabul edip, "eklemeler de var" diyerek savunma yapmaya başladı, ama hep mütekebbir edalarla...

Neredeyse bir hafta o ekran bu ekran şu gazete dolaşıp dururken, etrafda "eh bu sefer kesin bir şey olur!" havaları yayılırken, ne garibtir ki, hem Doğan hem de eskiden kuvvet komutanlığı yapmış general eskileri Savcılık ile hiçbir şekilde muhatab olmadı!

Fakat, sonra ne oldu?

Bu "Balyoz Planı" zaten Savcı Zekeriya Öz'ün elindeymis; numarası önemsiz bir "ergenekon dalgası"nda bürosu aranan bir avukatda "ele geçirilmiş!" olduğu ortaya çıkmasın mı!!!

Bu, tam bir "show time" değil midir? Bu, tam bir "manipülasyon" değil midir? Ve, Taraf'ın yaptığı, sormak yeridir, "gazetecilik" midir?

Fakat iş bununla da bitmiyor, bu "Balyoz Planı" isimli "belge", mahkemenin "yayın yasağı" koyduğu "51. NOLU DVD" imiş! Daha da güzel tarafı, bu "51 NOLU DVD", avukatın bürosunda ele geçiriliyor ama, "o" avukatın odasında değil, yanında çalıştırdığı arkadaşının "masasının üstünde" ve ne arkadaşı ne de "o" avukat bunu "üstlenmiyor"; üstelik Savcı da arama esnasında mevcut değil o saatde! Ve üstelik bu dvd'nin içinde "şayan-ı hayret" video ve ses kayıtları, resimler ve evraklar olduğu söyleniyor ve yine ilginçtir ki bu dvd, yani içinde hükümetden bazılarının, bürokratların, işadamlarının vs. kalburüstü bazı kimselerin "ses ve görüntüleri"nin olduğu söylenen bu dvd’nin, bir tutuklunun talebini değerlendiren mahkemenin getirilmesini istemesi üzerine "KIRILDIĞI VE OKUNAMAZ DURUMDA OLDUĞU" ve -bu yetmez mi gibi- "KOPYASININ DA ALINMADIĞI" ortaya çıkıyor!

Maddeleştirelim:

1) Ortada, "Balyoz Planı" diye bir "belge" var.

2) Bu "belge"nin gerçekliği üzerine bir tartışma var.

3) Tartışmalar üzerine Savcılar harekete geçiyor ve talebi üzerine de "orijinal belge", haberi yapan M. Baransu tarafından bavullar içinde kendilerine teslim ediliyor!

4) Neredeyse "darbe olacak!" denilebilecek bir şekilde hararetli tartışmalar yaşanmaya başlıyor.

5) Fakat bu "belge"nin savcıların (Zekeriya Öz) elinde olduğu, zaten ilk soruşturmayı yaptıkları ortaya çıkıyor!

6) "Belge"nin olduğu 51 NOLU DVD'ye mahkeme tarafından "yayın yasağı" konulmuş olmasına rağmen nasıl olur da gazeteye ulaştırıldığı bir "muamma" olarak konuşulurken, bulunması arama usulüne aykırı ve kimse tarafından da kabul edilmeyen dvd'nin KIRILARAK KULLANILAMAZ HALE GELDİĞİ açıklanıyor!

Pekala!

Yayın yasağı olan dvd'nin içinden "Balyoz Planı" kopyalandığına göre, acaba "video ve ses kayıtları" da "bir gün servis edilmek" üzere kopyalanmış olabilir mi?

Bunlar olurken bir de mütevazılık maskesi altında mütekebbirane dolaşan B. Arınç'ın "beni öldüreceklerdi ey vatandaş yetiş!" dercesine lafları ile Albay ve Binbaşıların içinde bulunduğu bir "askeri istihbarat timi"ne baskın yapılıyor, GKB yine çıkıp sahibleniyor, fakat süreç, "GKB'nin kalbgahı" olan Özel Harb Dairesi'nin aranmasına ve "kozmik belgelerin" çuvallara doldurulup Vatan'daki emniyete götürülmesine kadar uzanmaya başlıyor. (Emekli olmadan önce orada çalışmış Albay eskisi Şenol Özbek'in, "orası ÖHD'nin yurt sathında bulunan onlarca bürosundan sadece biri ve girilen de o büronun "kozmik odası", yani, "devlet sırları çalınıyor" diye vaveyla koparanlar işi abartıyorlar" diyerek "Zaman"dan operasyona destek beyanlarına, "psikolojik harbi iyi bellemişsin" de denebilir, "bu kafayla sana o dairede vazife yaptıranı da..." denilebilir. Girilen yer, Özel Harb Dairesi'dir, isterse tuvaletinde arama yapılsın, "girilmiştir"...)

Tam bu esnada "1. Erzincan-Erzurum Başsavcılık Savaşı" başlayıveriyor, önüne gelene "kumpas" kurduğu iddia edilen Erzincan Başsavcısı, Erzurum'daki –“gencecik bir civan olan”- özel savcı tarafından makamında derdest ediliverip Silivri'ye gönderiliyor! HSYK da toplanıyor ve "demek öyle!" diyerek bu "civan" özel savcıyı ve arkadaşlarını taht-ı saltanatından indiriyor! Koskoca Erzurum, iki gün "özel savcı"sız kalıyor! Ama "civan savcı" hall'edilmeden önce, ulağı kapıda bekletiyor, elindeki dosyayı "acil kurye" ile İstanbul’daki "civan" savcılara gönderiyor!

Tam bu esnada cübbelere sarılmış bir halde müftünün oğlunun biri emsalsizce zıplayarak ortalığa fırlıyor ve bağlısı olduğunu söylediği Zat'ın adına "sahte imza" ile bir metin yazıp bunu gazetelerde yayınlatıyor. Ekranlarda, gazetelerde İsmailağa'yı "şarlatanlıkdan uzak" bir şekilde müdaafa eden kişiye, tam da Erzincan Savcısı gibi höykürüveriyor! Cevabını aldığında da kuyruğunu kıstırıp köşesine çekiliyor.

Bütün bunlar olurken "emniyete gelen ihbar e-maili" ile Ankara'da bir kamyon çevriliyor ve içinden kasa kasa cephane çıkıyor. Ama, anlaşılıyor ki o cephaneler TSK'ninmış ve evrakları da hemen yanlarındaymış. Fakat gazeteler günlerce haber yapıyor, korumasız olarak gönderilen cephaneler ya teröristlerin eline geçseydi yollu laflar üzerinden TSK'ni "yıpratıyorlar..."

Bütün bunların olduğu tarih ise, 2010!

Bunun üzerine IMF ile görüşmelerin bittiğini ve "stand-by"ın olmayacağını ekleyiniz. Bunu üzerine ucu gözüken "video ve ses kasedi bombardımanı"nı ekleyiniz.

Şudur durum:

İlker Başbuğ -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Çetin Doğan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Şenol Özbek -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

&&&

Bütün bunların üzerine bir de Hanefi Avcı’yı ekleyiniz.

28 Şubatlardan sonra Zaman ve Stv’nin ekranlarından düşmeyen, daha yeni “rol modeli”, “kahraman” olarak “polis ve askerlere” örnek olarak gösterilen Hanefi Avcı, “baskın basanındır” diyerek “Cemaat heryerde” dedi ve son günlerde ortaya çıkan bütün “kasetleri” ve komploları “bir ideolojiye, bir gruba bağlanmış, o grubun disiplinine tâbi olmuş örgüt mensubları” dediği Gülen’in adamlarına yıkıverdi. Bunun üzerine hemen Gülen’in avukatı bir tekzib yayınlayıp “külliyen iftiradır” dedi; eğer öyleyse, senelerce “külliyen iftiracı” birini niye sütunlarınıza aldınız, “rol modeli”, “kahraman” diye örneklik yaptınız, sorusuna da bir cevab vermeleri gerekir. Hanefi Avcı’nın kitabı, yeni bir “Gülen İddianamesi” olarak kayıtlara geçmiştir

&&&

Hanefi Avcı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Bülent Orakoğlu -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

M. Ali Birand -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

&&&

Son iki, üç senede ülkemizde yaşananlara, bunu bırakın, şu 2010'un ilk üç ayında cereyan eden hadiseler bir bakın yeter... Bu ülke "normal" bir ülke mi? Hükümetin yakınlarının bir anda "en çok vergi verenler" listesine girmeden "en çabuk zenginleşenler" listesine girdiği bir ülkede, enflasyonun yüzde "tek rakamlı"da tutulması gayet tabiî değil mi? Ve bu ekonominin "bir üfürüklük canı" olması da tabiî değil mi?

Ve yine, sadece sokaklarda her gün onlarca kişinin şu veya bu siyasete inanıyor olduklarından öldürülmeleri "eksik"tir "şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri gece saat 03:00'den itibaren Bayrak Harekatı ile yönetime el koymuştur" diye radyolarda anons yapıldığı günlerden... Bunun "hasreti" ile yananların olduğunu biliyoruz, darbeyle yatıp darbeyle kalkanları görüyoruz ama onlar şunu unutuyorlar: AKP'nin kapatılma davası"nda karar, "odak olduğu"na ve "kapatılması gerektiğine" olan vurguya rağmen, "ABD ve AB ne der sonra, ilişkilerimiz bozulur" denilerek üç kuruşluk bir para cezasına çevrilmişti. "Son Kale" olarak görülen Anayasa Mahkemesi, ABD ve AB'den KORKTUĞU veya "omuzlayacağına" emin olmadığı, hâlâ AKP'nin arkasında olunduğunu hissettiklerinden böyle bir karar almıştı.

Buradan ne çıkar? Bu ülkede İKTİDAR DA, İKTİDARA DARBE İLE GELMEK İSTEYENLER DE ABD-AB'Cİ! Laf kalabalıkları arasında, kuru "vatansever, milli irade, vatan satılıyor" mübalataları arasında gözden kaçırılan GERÇEK VE TEK GERÇEK BU İŞTE!

Şimdi mesela "Ermeni soykırımının kabul edilmesi" üzerinden, "ABD tavır aldı, AKP'yi defterden sildi, işte fırsat yaklaşıyor" diyerek ellerini oğuşturan "darbe sevdalıları" muhakkak çıkacaktır. Hayalleri ile yaşarlar ancak... Oysa, halka güvenseler, halka itimat verseler, her iki taraf içinde geçerlidir, "karşıtlarını" ezmek bir haftalık bir süredir ve tamamen de "sivil"dir. Hükümeti "düşürmek" veya TSK'ni "sindirmek" önlerine yığılacak elleri pankartlı bir kaç bin kişiye veya yapılan kapalı salon toplantılarında peşi sıra devam edecek "protestolara" kalmıştır.

Fakat bunu yapacak "cesaretleri" kalmamış. Çünkü, halka değil, "dışarıya" güveniyorlar; iki senedir ŞAMAROĞLANINA döndürülen TSK'nın sokağa çıkacak olan tanklarının tepesine çıkıp, önlerine geçip "kokteyl" atacak bacak kadar çocukların bile olduğunu BİLİYORLAR!

AKP de yapamıyor, protestoları İstiklal Caddesiyle kayıtlıyor, oysa, "polis devleti", "Nazilerin iktidara gelişi süreci" ile ilişkilendirilen AKP'nin devasa kitle gösterileri yapmasının sırası değil midir? Kontrolün "başkalarının" eline geçme korkusu ve kendi kitlesine bile güvenmeme psikolojisidir bunun sebebi.

Şu “hayat-memat” meselesine döndürülen referandum sürecinde bile, kayıkçı kavgası görüntüsünden kurtulunamamış, sadece parti başkanlarının mitingleri ile “idare “edilmeye çalışılmıyor mu? Nerede AKP ve CHP’nin “gençlik örgütleri”, niye kendi başlarına halkın arasında toplantılar, yürüyüşler tertib edemiyorlar?

Türkiye senelerdir işte bu İKİ KORKAK YAPININ ESERİ olarak bitkisel hayatda yaşatılıyor. Oysa "deniz bitti"...

Ne demiştiler?

"BİRLİKTE FETULAHI HALLEDELİM, ÇİCEĞİ SOLDURALIM, ASKERİ KISITLAYALIM!"

Gerçek şu ki, “SEN” bitirmez ve soldurmazsan, sen bitecek, solacak ve kısıtlanacaksın, hem de iki metre derinliğe, iki metre uzunluğu havi bir toprağın içinde. Erkek olan, sözünde durur! Erkeksen..! Halk arkanda olacaktır!

&&&

Her fani -şu veya bu şekilde- ölecek...

Ölmeyecek olan tek şey, Ölümü de Yaratan ve Ölümü de Yaratanın Yolunda Ölmeden Ölenler ve Fikir!

Necip Fazıl ölmedi!

Salih Mirzabeyoğlu da ölmeyecek!

Bunların haricindeki HERKES, ALLAHIN İNTİKAMI olarak -şu veya bu şekilde- ÖLDÜRÜLÜCEK!

Mirzabeyoğlu, Bolu’dan “ÖLÜM ODASI”nı yazmaya başladı ve bu bile çok şeyler anlatmalı!


http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/furkan-yazarlari/munir-oyunbozan/1105-oldurulecekler-listesi

2012 Son “TELGRaf”... YENİDEVİR ; 1859 ve 1921

HABER

Astronomlar, 2012 yılında yaşanacak güneş fırtınasının Dünyayı çok sert vuracağı görüşündeler.

Astronomlar, bu ayın başlarında Dünya'da ilginç ışık gösterilerine sebep olan güneş fırtınasının çok daha büyüğünün gelmekte olduğu uyarısında bulundular.

2012 yılında meydana geleceği tahmin edilen bu büyük fırtınanın 100 milyon hidrojen bombasının gücüne eşdeğer bir kuvvetle Dünya'yı vuracağı tahmin ediliyor.Amerikan medyasının verdiği haberlere göre, NASA bu ay yaşananların sadece Güneş'te hazırlanmakta olan devasa fırtınanın öncüsü olduğu uyarısında bulunuyor.

2006 yılından beri bu felaketi gözlemleyen NASA'nın uyarısına göre, fırtına 2012'de Dünya'yı vurduğunda, gezegenimizin tamamında büyük güç sorunları yaşanabilir.

1859 ve 1921 yıllarında yaşanan benzer büyüklükteki fırtınaların ardından dünya genelinde bir kaos yaşanmış, telgraf hatları işlemez hale gelmişti.

Araştırmacılar, içinde bulunduğumuz teknoloji çağında sözkonusu fırtınanın çok daha büyük çapta hasara sebebiyet verebileceğini söylüyorlar.Astronomi dalında öğretim görevlisi ve yazar Dave Reneke: "Astronomların genel kanısı 2012 yılında yaşanacak fırtına son 100 yılın en şiddetlisi olacağı yönünde" diyor.

"Böylesi bir felaket, ondan en çok etkilenecekler tarafından ciddiye alınmalı, havacılık şirketleri, iletişim şirketleri ve GPS sistemiyle çalışan herkes."

NASA'nın hazırladığı bir rapora göre, böylesi bir felaket eğer bugün yaşanırsa 1 ila 2 trilyon dolar arası zarara sebep olacak ve zarar gören sistemlerin tam onarımı için 4 ila 10 yıl arası bir süre gerekecek.

ÜÇIŞIK




-Abdülhakîm ARVASÎ Hazretleri, Necip Fazıl Kısakürek, Salih Mirzabeyoğlu-


ESSEYYİD ABDÜLHAKİM ARVASİ HAZRETLERİ

Hayatı:

Hicrî 1281 yılında, o zaman Hakkari'ye, şimdi Van iline bağlı Başkale kasabasının Arvas köyünde doğdu...

Arvasî Ailesi, Hazret-i Muhammed'in soyundan olup, Hülâgu Han'ın Bağdat'ı istilâsı zamanında Kürdistan'a hicret etmişlerdir.

Arvasî ailesi, 1. Dünya Savaşina kadar 600 yıl boyunca bu beldede dinî ilimler ve fen ilimleri neşretmiş; 600 yıl boyunca meydana getirdikleri üç binden fazla el yazması eser, 1. Dünya Savaşi'nda Ruslar tarafından yağmalanmıştır...

Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, 1. Dünya SavaşI'nın akabinde İstanbul'a yerleşti...

İstanbul'daki Beyazıt ve Ağa Camilerinde ders verdi...

Eyüp Sultan semtindeki Kaşgarî Dergahı'nda ise tarikat derslerine devam etti.

Kendileri, Nakşî olmakla beraber bilinen bütün sünnî tarikatlarda irşad ehliyetine sahiptiler...

İnsanlara olduğu gibi cinlere de fetva verebildiği için kendisine "Müftü-is Sakaleyn" denilmiştir.

Çocukluğundan itibaren tek bir vakit namazını kazaya bırakmadığı bilinen Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, şu sözü söylemiştir:

- "Yarın Allah huzurunda namazıma niyazıma değil, Ahbes'e olan kinime güveniyorum."

Nitekim Ahbes tarafından dergahları kapatıldı ve sürgün edildi...

Kabri, Ankara'nın Bağlum köyündedir...

Ölümünden sonra da irşadı kesilmediğine inanılan büyük velîlerdendir...

Eserleri:

Vefatından sonra, "Tasavvuf Bahçeleri" ve "Rabıta-i Şerîfe" isimli eserleri Necip Fazıl Kısakürek'in Büyük Doğu Yayınevi'nden neşredilmiştir.






NECİP FAZIL KISAKÜREK

Hayatı:

1905 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da doğdu.

Maraş kökenli soylu bir ailenin çocuğudur.

Heybeliada'daki Bahriye Mektebi'nde ve Dârülfünûn'un (İstanbul Üniversitesi) Felsefe bölümünde okudu...

M. Kemal tarafından, Batı kültürünü ithal maksadıyla Fransa'ya gönderilen ilk beş gencin içinde o da vardı...

Fransa yıllarında tam bir bohem hayatı yaşadı...

Yurda döndükten sonra Türkiye İş Bankası'nda müfettişlik ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretim üyeliği yaptı...

1938 yılında Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ile tanışıp İslâm'a döndü...

1943 yılında resmî görevlerinden istifa ederek Büyük Doğu ismiyle gazete çıkartmaya başladı. Büyük Doğu gazetesi 1978'e kadar, devlet tarafından defalarca kapatıldığı için fasılalarla çıkmaya devam etti...

1979-1980 yıllarında, Salih Mirzabeyoğlu ile beraber Rapor isimli bir dergi neşretti.

Bütün hayatı Kemalist yapılanmaya karşi mücadele ile geçen Necip Fazıl Kısakürek'in yarı hayatı hapishanelerde geçmiştir.

İki defa ihtilâl teşebbüsünde bulunmuş fakat başarılı olamamıştır.

Birinci ihtilal teşebbüsünde Adnan Menderes'i kullanmak istediğini fakat başarılı olamadığını kendisi hatıralarında yazmıştır.

İkinci ihtilâl teşebbüsü ise, Alparslan Türkeş tarafından deşifre edilerek akamete uğratılmıştır.

Necip Fazıl Kısakürek, 1983 yılının (doğduğu gün olan) 25 Mayıs'ında vefat etti.

Kabri, İstanbul'un Eyüp Sultan semtindedir.

Eserleri:

12 yaşında şiire başlayan Necip Fazıl'ın ilk şiir kitabı daha 17 yaşında iken yayınlandı ve şiirleri Kemalist T.C.'nin ders kitaplarında okutuldu.

T.C. tarafından, "bir mısraı Türk milletini ihya etmeye yeter" denilerek övüldü...

Genç yaşta yazdığı tiyatro eserleri, T.C.'nin tiyatrolarında aylarca kapalı gişe sahnelendi...

33 yaşında Abdülhakim Arvasî Hazretleri ile tanıştı. Bu tanışma onun hayatında dönüm noktası oldu. Bundan sonraki hayatı, Kemalist yapı yerine kurmayı hayal ettiği "Başyücelik" isimli devletin ideolojik altyapısını hazırlamakla geçti. Fakat o âna dek kendisini yere göğe sığdıramayanlar tarafından, İslamî kimliği açık olduktan sonra yokluğa mahkûm edilmek istendi. Ders kitablarından şiirleri ve fikirleri çıkarıldı. Tiyatrodan sinema senaryosuna, tarihten siyasete, şiirden fikire çok geniş bir yelpazede yüzden fazla eser yazmış büyük bir ideologdur.








SALİH MİRZABEYOĞLU

Hayatı:

1950 yılında Erzincan'da doğdu... Aslen Bitlis'lidir... Soyu, bir koldan büyük sahabî ve başkumandan Halid bin Velid hazretlerine diğer koldan Ehli Beyt'e uzanmaktadır. Ehli Beyt olarak Kürt illerine hicret eden altun neslin ferdleri, bu topraklarda meskûn aşiretler tarafından hemen "Bey" ilân edilmiş ve başa geçirilmişlerdir ki, Mirzabeyoğlu'nun büyük dedeleri de böylece Kürt aşiretlerine nesilden nesile geçerek "Beylik" etmişlerdir. Dedeleri ve amcazâdeleri Musa, Nuh ve İzzet Beyler M. Kemal'e ilk isyan eden isimlerdir. En son Mirzabeyoğlu İzzet Bey 1926'da Kösor dağlarında, T.C.'nin resmî kayıtlarına göre M. Kemal'in 125 askerini öldürerek şehit düşmüştür. Kürt edebiyatının en meşhur isimlerinden Cigerhun, Salih Mirzabeyoğlu'nun nenesi Gülnaz Hanım'ın kahramanlıklarını anlatan destanlar yazmıştır...

Salih Mirzabeyoğlu daha 15 yaşında, Eskişehir'de lise öğrencisi iken Necip Fazıl'la tanıştı. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi'nde Hukuk eğitimi gördü...

1975'ten itibaren eserleri yayınlanmaya başladı...

1979-1980 yıllarında, Necip Fazıl'ın Rapor isimli dergilerinde ideolojik-politik perspektiflerini yazdı.

Necip Fazıl'ın vefatından sonra, 1984 yılında İBDA'yı kurdu ve 1999 yılına kadar kırktan fazla eseri olan Mirzabeyoğlu’nun 2010 yılına gelindiğinde eserleri ellialtı’ya ulaşarak İbda Külliyatı'nı oluşturdu...

1986'dan itibaren, Mütefekkir Mirzabeyoğlu'ndan bağımsız olarak, İBDA etrafında legâl ve illegâl cepheler oluşmaya başladı. İbda-C ismiyle polis kayıtlarına geçmiş yüzden fazla oluşum vardır. İbda-C'lerin örgütlenme modeli, bilinen hiçbir örgütsel şemaya oturmamakta ve "kendinden zuhur diyalektiği" diye tabir edilen bir ölçüye göre örgütlenmeyi öngörmektedir... İstihbarat kaynaklarınca hazırlanan raporlarda, toplam 2000 ilâ 3000 silahlı militana sahib olduğu tesbiti geçmektedir. Devrim öngörüleri de farklı olup gerilla taktiğine değil, halk ihtilâli stratejisine bağlıdır. Buna bağlı olarak hemen hemen bütün İslâmî cemaatler içinde taban buldukları bilinmektedir.

Bir döneme damgasını vuran "İbda-C"lerden tamamen ayrı bulunmasına ve illegal hiçbir eylemde rolü olmamasına rağmen, fikir-sanat-aksiyon mihrakı "İbda"yı temsil eden Salih Mirzabeyoğlu, engizisyon mahkemelerini geçen bir barbarlıkla ve hukukun ırzına geçilerek idamla yargılanmış, "tiyatro" mahkemece idama mahkûm edilmiş, şu gün itibariyle Bolu F Tipi Cezaevi'nde "idama mahkûm" bir Mütefekkir olarak bulunmaktadır ve İslâm Âlemi'nin "Kurtuluş Reçetesi"ni ve liderlik liyâkatini elinde bulunduran "tek" ferd olarak sıranın kendisine gelmesini beklemektedir.

Eserleri:

Salih Mirzabeyoğlu kendisini, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu kanatları ile uçan bir su kuşuna benzetmektedir. Ellialtıdan fazla eseriyle bir kütüphane olan İbda Külliyatı, sıradan bir müslümandan ziyade entellektüel bir Batılının belki daha rahat algılayabileceği düzeydedir. O klasik "ulema" şablonunun dışında olduğu kadar, Batı'nın kavramlarına teslimiyetçi "modern müslüman aydın" tipolojisine de aykırıdır. Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu kanatları arasında kendi kavramlarını üretebilmiş orjinal bir mütefekkir ve ideologtur. En önemli bir özelliği de, sadece yazan değil, yazdıklarını hayata geçirme mücadelesi veren bir aydın olmasıdır.

Necip Fazıl'la olan ilişkisini "Sokrat-Eflâtun" benzetmesiyle izah eden Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl'ın ortaya koyduğu "Başyücelik Devleti" projesini hayata geçirmek için destanlık bir mücadele vermiş, efsanevî zulümlere uğratılmıştır. Elbette bu "Kurtuluş Destanı" henüz bitmemiş olup, en "şanlı" safhanın eşiğindedir..

"GELİYORLAR!"




İBDA'NIN TANITICI VASIFLARI

Tarihi lif lif ayıklamış ve sahte kahramanları gerçeklerinden ayırmış olarak... İBDA "malûm-sır"rında mevcut kuvvetin tesbiti ki, Büyük Doğu Mimarı'nın "Geliyorlar!" diye ilânındandır!..

·

Allah için buğz ve Allah için aşk ölçüsüne uygun şekilde, baş nefret kutbu ile baş muhabbet kutbunu tayin etmiş olarak... İBDA "malûm-sır"rında mevcut kuvvetin tesbiti ki, Büyük Doğu Mimarı'nın "Geliyorlar!" diye ilânındandır!..

·

Batı dünyasını bütün oluş sırları ve olamayış hikmetleriyle süzgeçten geçirmiş olarak... İBDA "malûm-sır"rında mevcut kuvvetin tesbiti ki, Büyük Doğu Mimarı'nın "Geliyorlar!" diye ilânındandır!..

·

Bâtıl olanı güzelleştirmeyi bilen Batı'ya karşılık, Hakkı çirkinleştirmeyi beceren kaba softa ve ham yobaz tipini, kökünden kazıyıcı idraka ulaşmış olarak... İBDA "malûm-sır"rında mevcut kuvvetin tesbiti ki, Büyük Doğu Mimarı'nın "Geliyorlar!" diye ilânındandır!..

·

En çarpıcı ve cezbedici estetik ölçüleriyle pırıldamak zevk ve gayesine ermiş olarak... İBDA "malûm-sır"rında mevcut kuvvetin tesbiti ki, Büyük Doğu Mimarı'nın "Geliyorlar!" diye ilânındandır!..

·

"İslâm'da merhamet eksiktir!" diye düşünüp en kalpazan ve sun'i merhamet numaraları karşısında övünen Batı'ya mukabil, som altun merhametin nidüğünü anlamış ve İslâm'da kılıcın bile usta cerrah elinde bir rahmet neşteri olduğunu kavramış olarak... İBDA "malûm-sır"rında mevcut kuvvetin tesbiti ki, Büyük Doğu Mimarı'nın "Geliyorlar!" diye ilânındandır!..

·

Batı'nın baş çilesi, insanoğlunu Homongolos'a çevirici makine bilmecesini en derinden çözmüş olarak... İBDA "malûm-sır"rında mevcut kuvvetin tesbiti ki, Büyük Doğu Mimarı'nın "Geliyorlar!" diye ilânındandır!.. (Salim Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği)