Öldürülecekler Listesi




-korkaklar her gün ölür-

Münir Oyunbozan



Her fani ölümü, şu veya bu şekilde tadacak. Dün, "yıkılmaz" denilenler, "tanrılık" iddiasında bulunanlar nasıl bir fani gibi ölüp gittiler ve isimleri şöyle veya böyle hatırlanır oldu ise, bugün de, "yıkılmaz" denilenler onların yollarından geçecekler, ŞU VEYA BU ŞEKİLDE ÖLECEKLER!

Bir hoş seda mı bırakacaklar, bed-dua ile mi "yadedilecekler", hayattayken yaptıklarının eseri olacak.

Celal Bayar öldü. Menderes öldü. Aydemir öldü. İnönü öldü. M. Kemal öldü. Abdülhamid öldü. Vahidüddin öldü. Çerkes Etem öldü. Kuşçubaşı öldü. Enver Paşa öldü. C. Gürsel öldü. Madanoğlu öldü. D. Avcıoğlu öldü. Türkeş öldü. Batur öldü. Sunalp öldü. Tağmaç öldü. Erkaya öldü. Ecevit öldü. Mahmud Şevket Paşa öldü!

Her fani ölecek!

&&&

Kıvrıkoğlu -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Karadayı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Çevik Bir -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Kemal Yavuz -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Fisunoğlu -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Fırtına -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Şener -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Tolun -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

&&&

"TC, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir!"

Anayasa'da böyle yazmakta. Her yazılana inanırsak, "akademisyen salaklığı"na düşmemiz kaçınılmazdır oysa; belgeleri "tabu" gibi ele alanlar, belgelerin sadece kağıt üstünde bir geçerliliği olduğuna dair vesikaların veyahut alametlerin ortaya çıkması üzerine "bu bir cinayetdir! bu halkı aldatmaktır!" diye isyan edeceklerine, kanunların "adamına/güce göre" geçerli olduğunun ortaya çıktığını haykıracaklarına, -işbirlikçilik, yandaşlık bir kenara- üzerinden geçile geçile kevgire dönmüş "yasaların namusunu koruma salaklığı"nı yapmakla meşgul oluyorlar.

Namus'u, "filanca yerin deterjanlı su ile yıkanması" ile "temizleyeceğine" inanma "durumu", hem namus'dan hem de "temizlik"ten ne anladığını o kişinin bir güzel ortaya koyuyorsa, ekranlara çıkan, gazetelere beyanat veren, makaleler, kitablar yazan, hatta "platform-cemiyet" oluşturan "aydınlarımız" da, bugün yukarıdaki anayasa maddesini de öyle anlama kabiliyetini gösteriyor ve üstelik yüzleri de hiç kızarmıyor.

Ortada "TC" diye bir isme sahib "devlet" olduğuna bir şey dememiz pek mümkün değil, milletlerarası anlaşmalara ve bloklara bu isimle girmiş bir devlet olduğu kuşkusuz bir gerçek elbette ama "demokratik" olduğu, "muhalif" olup da biraz da alengirli işlere karışmış veya sesi fazla çıkmış olanların, oradan geçmekte olan bir "gizli tanık" ifadesiyle içeriye tıkıldığı yolundaki velev ki iddia olsun, böyle bir şayianın çıktığı bir memleketde, "demokratik"lik meselesi, bir "iddia" olarak kalır. İşin gerçeği, ne yazık ki bu.

İçeri tıkılanlar deyince Silivri sakinlerini mi sadece kastettiğimizi soranlar olabilir, aralarında tek tük “hadi canım sende!” dediklerimiz olabilirse de, esrar satıcısı, mafya, işkenceci, nasyonalist, Allahsız unvanlarını rahatlıkla verebileceğimiz ve yine rahatlıkla, "fırsatını bulsalar onlar bizi içeri tıkarlardı!" diyebileceklerimize sadece bu açıdan üzüldüğümü söyleyemem elbette, "kılıçla gelen kılıçla gider", fakat, "denek" olarak görürsek onları, hazırlanan iddianamelerin sayfalarının küçük bir kısmı hariç, delil klasörlerinin de "ilgili" olanları dahil okuduğumuzu ve bunlardan iddia edildiği üzere "darbecilik" konusunda kesin delillere bağlı bir şeyin çıkmayacağını ama yattıkları sürenin karşılayabileceği önemsiz suçlarla ("adi" suç kapsamı) mahkum edilip çok büyük kısmının tahliye edileceğini (daha evvelden de bunları söylemiştik) ve bütün bunların da "cambaza bak!" kıvamında olduğunu ve dolayısiyle, onca insanın -kelimenin tam anlamiyle- "süründürülmesini" (1. Ergenekon davası tutuklularından biri mahkemeden tahliyesini istiyor ama bir şartla, "yazın tahliye edin beni", niyesi ise şu: "Gidecek bir yerim yok, kış günü dışarıda yaşayamam!) "demokrasi" ile bağdaştırabilenler, buyursunlar.

"Laik" olup olmadığı da öyle; hayır, "başörtüsü" meselesi değil karine olan, bunun üzerinden her ne maksadla olursa olsun, "başörtüsü Kur'anda yoktur" diyerek ve "sıkmabaş olursa sorun değil" denilmesidir: Bu basbayağı "ictihad"dır ve TSK'nın başı İlker bile bunu onaylıyorsa nerede kaldı "laik"lik? "Sosyal" olup olmadığını anlamanın en kolay yolu ise, "sokak çocukları"; kimin semtinde bunlardan yok ki, yaz-kış oradadırlar, bunların hem de polis ve zabıta binalarının saçak altlarında gecelemeleri bir gerçekse "sosyal"lik nerede? Veya daha kolay bir yöntem: En az yirmi sene "memur-müdür" olarak yaşamış, sonrasında da milletvekili-bakan olmuş AKP'lilere, ama özellikle en fazla 20-25 yaşında olan mahdumlarının şirket sahibi olmaları bu ülkenin ne derece "sosyal" devlet olduğunu ortaya koymaya yeter de artar bile!

&&&

Burhan Kuzu -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

F. Kentel -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

M. Altan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

İhsan Dagı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

Mümtaz'er Türköne -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülücek!

&&&

Salih Mirzabeyoğlu, 1998 sonunda gözaltına alındı ve dört gün sonra tutuklanarak Metris cezaevine konuldu. Deniz Feneri'nde "ağır ağır yolalan adalet (hanım)" bu davada görülmemiş bir hız yaptı ve 2001 senesinde (bir seneyi hiç saymayın, neredeyse 1 seneyi birkaç ay aşan bir sürede) üç sene önce açılmış, netice itibariyle "takibsizlik kararı" verilmiş dosyanın zerresine dokunulmadan İstanbul’da açılması ve her yerden gelen lehindeki raporlara rağmen bu sefer "anayasayı yıkmak iddiası" sabit görülerek "idamla cezalandırılmasına karar“ veriliyor.

Bugün Ergenekon iddianamesinde, avukatları ve sanıklar tarafından "komedi" olarak nitelenen, "o onunla telefonla konuşmuş, ötekiyle çay içmiş, bu da örgütsel irtibat sayılır!" yollu "irtibatlara" "hukuk adına" isyan etmek ne derece haklı ise, Salih Mirzabeyoğlu'nun, tek silah bulunmadan, tek silah sıkmadan, tek bir emri olmadan "örgüt lideri" olarak "irtibatlandırılması" ve "idamına!" kararına yine hukuk adına isyan etmek gerekir!

“Adalet herkese lazımdır”, denilir; Allah'ın mekridir ki, Mirzabeyoğlu'nu mahkum eden mahkeme heyeti, bugün Ergenekon sanıklarının kodamanlarının avukatı ve Savcılara, hakimlere "isyan ediyorlar!" Mantık şudur aslında ve onlar da bunu biliyorlar: "At içeri çıkmak için uğraşsın!; isyan’larının sebebi de “bunu” bilmelerinden!

S. Mirzabeyoğlu'na yapılanlara ses çıkarmayanların, şimdi olanlara "isyan etmeleri" sadece SAHTEKÂRLIKTIR! Bu bir sahtekârlık, bunda hiçbir şübhe yok, pekala, bu sahtekârlığa, hukuk dilinde "ihsas-ı rey" olabilecek davranışlara girmiş hakim eskilerinin davalarının "durumu" hakkında düşünmesi gerekenler ne düşünüyorlar acaba?

S. MİRZABEYOĞLU'NUN "DAVA FOTOĞRAFI" BU; BİR DE MİRZABEYOĞLU İLE “FOTOĞRAFLARI” OLANLAR, OTURDUKLARI MAKAMLARIN HAKKINI VERECEK SÖZLERİ NİYE SARFETMİYORLAR ACABA? Ortada olan iki dava -Ergenekon ve Deniz Feneri-, Salih Mirzabeyoğlu'nun hangi adaletsizlik, hukuksuzluk ile esir edildiğinin beyanı olduğu kadar, bu duruma ses çıkarmayan, bilakis içinde bulunanlardan ALLAH'IN İNTİKAMIDIR!

&&&

Mehmet Ali Şahin -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Haşim Kılıç -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Zahid Akman -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

"O mahkeme heyetindekiler" -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Metin Çetinbaş, -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Deniz Baykal -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Devlet Bahçeli -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

&&&

Sorsanız "aydınlarımıza", herkes "darbe karşıtı" maaşallah! Fakat ne hikmetse, tam da bizim şu an kullandığımız "fakat" kelimesini, karşıt olduklarını beyan ettikten sonra ilave eder ve ardından şerh mi dersiniz, istisnalar mı dersiniz artık ismini siz koyuverin, "başkasının darbesine karşıyım" anlamına gelecek cümleleri üstelik hiç de utanmadan sıralayıverirler!

Darbeye karşıdır elbette, "FAKAT, şeriatçı bir devlete dur demek için anayasanın korunması gerekliliğinden" bahsediverir. Darbeye karşıdır elbette, "FAKAT, çoğunluk hegomonyasını da engellemek gerekir" deyiverir...

Darbeye karşıdır elbette, "FAKAT, polis devletine gidişe elbette anayasal dayanaklarla karşı çıkmak gerekir" diye "fikir" yumurtlar! Yakından bakıldığında ise, aslında bunların günaşırı gittikleri "kulüpler"de ziftlenme esnasında tanıdığı "orta malları" ile "çiftleşmelerinin" tehlikeye girmesinden, "gencecik, okumuş, filinta gibi ve elbette uzun saç ve kulağı küpeli" polislerce -malum hallerinin- "kaydaltına" alınmasından, "darbeye "ama"larla karşı(!)" karşı olduklarını görürsünüz!

&&&

Sedat Ergin -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Ertuğrul Özkök -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Ercan Saatçi -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Çelik -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Gencabay -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

(Y) Erdoğan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

K. Kerinçsiz -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Emin Gürses -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Mahir Kaynak -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Nuray Mert -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Şıh Şamil Tayyar -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Behiç Gürcihan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Fatma Sibel Yüksek -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Zahide Uçar -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Hasan Cemal -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Laçiner -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Hüseyin Gülerce -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Mehmet Metiner -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Y. Akdoğan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

&&&

"Ama'ci darbe karşıtları"nın simetrisi, yayınlanan "iddianameler ve delil klasörleri"ndeki herşeyi "doğru" kabul eden ve karşı iddiaları bu "belgeler"den satır satır, klasör ve sayfa numarası vererek "tape kayıtları" ile savunan sivil veya asker eskileridirler ki bunlar da "yandaş medya" dediklerinde bol miktarda olmakla birlikte, esas olarak "fısıltı gazetesi"nin bugünkü hali olan internet "yazarları"dır. Dikkat edilirse eğer, bir mesele veya kişi gündeme mi getirilecek, önce internetde "hazırlanıyor" ve ardından da basılı veya "görsel" medyaya "düşürülüyor!" Ve ne garibtir ki, bunların meşhurları da "asker eskileri"... D. Baykal'ın deyimiyle "GKB'nın kalbinde" yani "Psikolojik Harb Dairesi'inde senelerce vazife yapmış olan "subay"lar, emekliye ayrılınca "ifşaatlere" başlayıveriyor, "belgeleri", "asker mantığı ve yazışması" ile değerlendirip "cuntacıları ifşa ediyorlar!"

Mesela, Alb. Dursun Çiçek'in başının altından çıktığı düşünülen "AKP ve F.G.'ni Bitirme Planı"...

İmza ıslaktıydı da kuruydu da, sahteydi de vs. "Kağıt parçası", "fotokopi" vs... Haberi yapan gazete Taraf... Daha evvelden Zaman'da çalışmış M. Baransu da "haber sahibi"; bir anda o gazete senin o ekran benim çıkıp konuşmaya başladı, hatta Baransu o kadar "gizli bir kaynak"dan bunu almış ki, gazetenin yayın yönetmeni olan Ahmet Altan "nasıl ve kim getirdi bilmiyorum" diyordu. Basında, özellikle "yandaş medya"da bir kıyamet, bir kıyamet! "İşte komplonun belgesi!"; "işte cuntanın belgesi!.." Hatta sonra tam bir şov havasiyle "bavul bavul belge" savcılığa, "imza karşılığı" teslim ediliverdi.

Fakat ne kadar garibtir ki, "belge"nin altında yaş mı kuru mu olduğu tartışılan imzası bulunan, ifadeye vermeye bile binbir naz ile gidip, evrakları görmek istediğini söyleyince kendisine gösterilen ve bu esnada eldiven kullanan, GKB tarafından kendisine tam bir güvenlik sağlandığı da belli olan Alb. Dursun Çiçek serbest bir halde dışarıda dolaştı aylarca!!!

Tamam, ortada "darbeciler" var, bunlar "demokratik nizamı yıkıp totaliter bir sistem" rüyasındalar, bu da tamam; fakat, savcılık bunun "delili" diye bir "şey"i ortaya çıkarsın, kıyametler kopsun, fakat bunun altında imzası olan subayı "gel biraz dinlen!" diye aylarca tutuklayamasın!!!

Bu "demokratik ve hukuk" devleti içinde nasıl açıklanabilir? Ama aynı savcı, birbirlerine sinkaf eden ve kül tablası kavgası yaparak kaş-göz yaran Kerinçsiz ile Yıldırım'ı veya işkence eden A.S.Saçan ile işkence ettiği S. Peker'i ve bütün bunlara sebeb olarak sayılabilecek Veli Küçük'ü "örgüt kardeşi" olarak kabul ederek aynı örgütten yargılasın! Daha da önemlisi böyle bir örgütten bahseden ve "babamdır!" diyerek Veli Küçük'ü saygıyla işaretleyen Tuncay Güney'i sorgulamasın bile! Onun ifadesini -ki A. S. Saçan almıştır o ifadeyi- Ergenekon Terör Örgütü iddianamesinin iskeleti yapsın ve orada geçen herkesi Silivri’ye tıksın ama, ifadenin hem de ilk kısmında geçen Fetulah Gülen ve Veli Küçük ilişkisini görmesin, onu bir defa bile, "tanık" sıfatiyle de olsa- ifadeye çağırmasın!

&&&

Ahmet Altan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

M. Baransu -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Ekrem Dumanlı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Dursun Çiçek -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Hüseyin Gülerce -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Fatih Altaylı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Şahin Alpay -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Can Ataklı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Emre Kongar -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Fatih Çekirge -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Oktay Ekşi -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

&&&

"Öldü... Ölecek..." nakaratını kendisinden ödünç aldığım, ara ara okumaktan da –bilinmez ki hangi sebeble diyelim- "zevk aldığım", "dün" yanında bulunduklarını "bugün" gayet rahatlıkla kendinden menkul bir "vatansever paradigması" sebebiyle "acayip bir şekilde değerlendirmekten" hiç de yüksünmeyen ve üstelik bunları "askerin itibar ettiği" yerlerde yapan "İzmirli 'işşiz' gazetecinin", bir yazısından alıntı (imlasına dokunulmadı):

"- Abdullah Gül, AKP’den taraf bir Cumhurbaskani! Karsi darbeden yana bir Cumhurbaşkanı! Aynı zamanda “Kayıp trilyon davası”ndan da sanık, zanlı, şübheli, mahkeme kaçağı!

Erdoğan, nitelikli dolandırıcılıktan, organize suç örgütü kurmaktan tanık, sanık, zanlı, mahkeme kaçağı!

Gülen, karşı darbeden sabıkalı, çalmıyor ama çalanların getirdiği haram lokmalar ile geçimini sağlıyor!

Bu tablo karşısında ne demeliyiz?!

Ne düşünmeliyiz?!"

Şimdi bu gazetecinin bunları yazarken, geçmişinde “Cem Uzan'ın Ankara temsilcisi" gibi bir damganın olduğunu, sırf bu yüzden, AKP-RTE aleyhine yazdığı yazılardan ötürü kendi tabiriyle "AKP döneminde işsiz kalmasının" hıncıyle bunları kaleme aldığını düşünsek bile, "hırsızın hiç mi suçu yok" hesabı, yazdıklarında doğru olan bir şey hiç mi yok dersek, denilirse, şu yazdıklarının hepsinin doğru olduğunu -mahkeme zabıtları, dosyaları sebebiyle- kabul etmek gerekir o zaman da şöyle düşünebiliriz:

Abdullah Gül -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Recep Tayyip Erdoğan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Fetulah Gülen -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

(Mukadderatdan kaçmak hamaratlığı, bir faninin küstahlığıdır sadece...)

&&&

Bütün bunların üzerine, bir de BALYOZ! Önce ses kasedleri çıktı, ardından da "belgeleri"... Az değil, yaklaşık olarak 5000 sayfalık bir "belge yığını" ve bunlar da, "ŞATO" diye tabir edilen 1. Ordu Karargâhından "çıkarılmış"... Nedir, ne oluyor demeye kalmadan, "Balyoz"un başındaki general eskisi Çetin Doğan ekran ekran dolaşmaya başlayıp, "kaat'iyyen böyle bir darbe çalışmasına girişmediklerini" mütekebbir edalariyle anlatmaya başladı. "Belgeler"in ve "ses kayıtları"nın bir kısmını kabul edip, "eklemeler de var" diyerek savunma yapmaya başladı, ama hep mütekebbir edalarla...

Neredeyse bir hafta o ekran bu ekran şu gazete dolaşıp dururken, etrafda "eh bu sefer kesin bir şey olur!" havaları yayılırken, ne garibtir ki, hem Doğan hem de eskiden kuvvet komutanlığı yapmış general eskileri Savcılık ile hiçbir şekilde muhatab olmadı!

Fakat, sonra ne oldu?

Bu "Balyoz Planı" zaten Savcı Zekeriya Öz'ün elindeymis; numarası önemsiz bir "ergenekon dalgası"nda bürosu aranan bir avukatda "ele geçirilmiş!" olduğu ortaya çıkmasın mı!!!

Bu, tam bir "show time" değil midir? Bu, tam bir "manipülasyon" değil midir? Ve, Taraf'ın yaptığı, sormak yeridir, "gazetecilik" midir?

Fakat iş bununla da bitmiyor, bu "Balyoz Planı" isimli "belge", mahkemenin "yayın yasağı" koyduğu "51. NOLU DVD" imiş! Daha da güzel tarafı, bu "51 NOLU DVD", avukatın bürosunda ele geçiriliyor ama, "o" avukatın odasında değil, yanında çalıştırdığı arkadaşının "masasının üstünde" ve ne arkadaşı ne de "o" avukat bunu "üstlenmiyor"; üstelik Savcı da arama esnasında mevcut değil o saatde! Ve üstelik bu dvd'nin içinde "şayan-ı hayret" video ve ses kayıtları, resimler ve evraklar olduğu söyleniyor ve yine ilginçtir ki bu dvd, yani içinde hükümetden bazılarının, bürokratların, işadamlarının vs. kalburüstü bazı kimselerin "ses ve görüntüleri"nin olduğu söylenen bu dvd’nin, bir tutuklunun talebini değerlendiren mahkemenin getirilmesini istemesi üzerine "KIRILDIĞI VE OKUNAMAZ DURUMDA OLDUĞU" ve -bu yetmez mi gibi- "KOPYASININ DA ALINMADIĞI" ortaya çıkıyor!

Maddeleştirelim:

1) Ortada, "Balyoz Planı" diye bir "belge" var.

2) Bu "belge"nin gerçekliği üzerine bir tartışma var.

3) Tartışmalar üzerine Savcılar harekete geçiyor ve talebi üzerine de "orijinal belge", haberi yapan M. Baransu tarafından bavullar içinde kendilerine teslim ediliyor!

4) Neredeyse "darbe olacak!" denilebilecek bir şekilde hararetli tartışmalar yaşanmaya başlıyor.

5) Fakat bu "belge"nin savcıların (Zekeriya Öz) elinde olduğu, zaten ilk soruşturmayı yaptıkları ortaya çıkıyor!

6) "Belge"nin olduğu 51 NOLU DVD'ye mahkeme tarafından "yayın yasağı" konulmuş olmasına rağmen nasıl olur da gazeteye ulaştırıldığı bir "muamma" olarak konuşulurken, bulunması arama usulüne aykırı ve kimse tarafından da kabul edilmeyen dvd'nin KIRILARAK KULLANILAMAZ HALE GELDİĞİ açıklanıyor!

Pekala!

Yayın yasağı olan dvd'nin içinden "Balyoz Planı" kopyalandığına göre, acaba "video ve ses kayıtları" da "bir gün servis edilmek" üzere kopyalanmış olabilir mi?

Bunlar olurken bir de mütevazılık maskesi altında mütekebbirane dolaşan B. Arınç'ın "beni öldüreceklerdi ey vatandaş yetiş!" dercesine lafları ile Albay ve Binbaşıların içinde bulunduğu bir "askeri istihbarat timi"ne baskın yapılıyor, GKB yine çıkıp sahibleniyor, fakat süreç, "GKB'nin kalbgahı" olan Özel Harb Dairesi'nin aranmasına ve "kozmik belgelerin" çuvallara doldurulup Vatan'daki emniyete götürülmesine kadar uzanmaya başlıyor. (Emekli olmadan önce orada çalışmış Albay eskisi Şenol Özbek'in, "orası ÖHD'nin yurt sathında bulunan onlarca bürosundan sadece biri ve girilen de o büronun "kozmik odası", yani, "devlet sırları çalınıyor" diye vaveyla koparanlar işi abartıyorlar" diyerek "Zaman"dan operasyona destek beyanlarına, "psikolojik harbi iyi bellemişsin" de denebilir, "bu kafayla sana o dairede vazife yaptıranı da..." denilebilir. Girilen yer, Özel Harb Dairesi'dir, isterse tuvaletinde arama yapılsın, "girilmiştir"...)

Tam bu esnada "1. Erzincan-Erzurum Başsavcılık Savaşı" başlayıveriyor, önüne gelene "kumpas" kurduğu iddia edilen Erzincan Başsavcısı, Erzurum'daki –“gencecik bir civan olan”- özel savcı tarafından makamında derdest ediliverip Silivri'ye gönderiliyor! HSYK da toplanıyor ve "demek öyle!" diyerek bu "civan" özel savcıyı ve arkadaşlarını taht-ı saltanatından indiriyor! Koskoca Erzurum, iki gün "özel savcı"sız kalıyor! Ama "civan savcı" hall'edilmeden önce, ulağı kapıda bekletiyor, elindeki dosyayı "acil kurye" ile İstanbul’daki "civan" savcılara gönderiyor!

Tam bu esnada cübbelere sarılmış bir halde müftünün oğlunun biri emsalsizce zıplayarak ortalığa fırlıyor ve bağlısı olduğunu söylediği Zat'ın adına "sahte imza" ile bir metin yazıp bunu gazetelerde yayınlatıyor. Ekranlarda, gazetelerde İsmailağa'yı "şarlatanlıkdan uzak" bir şekilde müdaafa eden kişiye, tam da Erzincan Savcısı gibi höykürüveriyor! Cevabını aldığında da kuyruğunu kıstırıp köşesine çekiliyor.

Bütün bunlar olurken "emniyete gelen ihbar e-maili" ile Ankara'da bir kamyon çevriliyor ve içinden kasa kasa cephane çıkıyor. Ama, anlaşılıyor ki o cephaneler TSK'ninmış ve evrakları da hemen yanlarındaymış. Fakat gazeteler günlerce haber yapıyor, korumasız olarak gönderilen cephaneler ya teröristlerin eline geçseydi yollu laflar üzerinden TSK'ni "yıpratıyorlar..."

Bütün bunların olduğu tarih ise, 2010!

Bunun üzerine IMF ile görüşmelerin bittiğini ve "stand-by"ın olmayacağını ekleyiniz. Bunu üzerine ucu gözüken "video ve ses kasedi bombardımanı"nı ekleyiniz.

Şudur durum:

İlker Başbuğ -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Çetin Doğan -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Şenol Özbek -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

&&&

Bütün bunların üzerine bir de Hanefi Avcı’yı ekleyiniz.

28 Şubatlardan sonra Zaman ve Stv’nin ekranlarından düşmeyen, daha yeni “rol modeli”, “kahraman” olarak “polis ve askerlere” örnek olarak gösterilen Hanefi Avcı, “baskın basanındır” diyerek “Cemaat heryerde” dedi ve son günlerde ortaya çıkan bütün “kasetleri” ve komploları “bir ideolojiye, bir gruba bağlanmış, o grubun disiplinine tâbi olmuş örgüt mensubları” dediği Gülen’in adamlarına yıkıverdi. Bunun üzerine hemen Gülen’in avukatı bir tekzib yayınlayıp “külliyen iftiradır” dedi; eğer öyleyse, senelerce “külliyen iftiracı” birini niye sütunlarınıza aldınız, “rol modeli”, “kahraman” diye örneklik yaptınız, sorusuna da bir cevab vermeleri gerekir. Hanefi Avcı’nın kitabı, yeni bir “Gülen İddianamesi” olarak kayıtlara geçmiştir

&&&

Hanefi Avcı -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

Bülent Orakoğlu -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

M. Ali Birand -şu veya bu şekilde- Azrail tarafından öldürülecek!

&&&

Son iki, üç senede ülkemizde yaşananlara, bunu bırakın, şu 2010'un ilk üç ayında cereyan eden hadiseler bir bakın yeter... Bu ülke "normal" bir ülke mi? Hükümetin yakınlarının bir anda "en çok vergi verenler" listesine girmeden "en çabuk zenginleşenler" listesine girdiği bir ülkede, enflasyonun yüzde "tek rakamlı"da tutulması gayet tabiî değil mi? Ve bu ekonominin "bir üfürüklük canı" olması da tabiî değil mi?

Ve yine, sadece sokaklarda her gün onlarca kişinin şu veya bu siyasete inanıyor olduklarından öldürülmeleri "eksik"tir "şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri gece saat 03:00'den itibaren Bayrak Harekatı ile yönetime el koymuştur" diye radyolarda anons yapıldığı günlerden... Bunun "hasreti" ile yananların olduğunu biliyoruz, darbeyle yatıp darbeyle kalkanları görüyoruz ama onlar şunu unutuyorlar: AKP'nin kapatılma davası"nda karar, "odak olduğu"na ve "kapatılması gerektiğine" olan vurguya rağmen, "ABD ve AB ne der sonra, ilişkilerimiz bozulur" denilerek üç kuruşluk bir para cezasına çevrilmişti. "Son Kale" olarak görülen Anayasa Mahkemesi, ABD ve AB'den KORKTUĞU veya "omuzlayacağına" emin olmadığı, hâlâ AKP'nin arkasında olunduğunu hissettiklerinden böyle bir karar almıştı.

Buradan ne çıkar? Bu ülkede İKTİDAR DA, İKTİDARA DARBE İLE GELMEK İSTEYENLER DE ABD-AB'Cİ! Laf kalabalıkları arasında, kuru "vatansever, milli irade, vatan satılıyor" mübalataları arasında gözden kaçırılan GERÇEK VE TEK GERÇEK BU İŞTE!

Şimdi mesela "Ermeni soykırımının kabul edilmesi" üzerinden, "ABD tavır aldı, AKP'yi defterden sildi, işte fırsat yaklaşıyor" diyerek ellerini oğuşturan "darbe sevdalıları" muhakkak çıkacaktır. Hayalleri ile yaşarlar ancak... Oysa, halka güvenseler, halka itimat verseler, her iki taraf içinde geçerlidir, "karşıtlarını" ezmek bir haftalık bir süredir ve tamamen de "sivil"dir. Hükümeti "düşürmek" veya TSK'ni "sindirmek" önlerine yığılacak elleri pankartlı bir kaç bin kişiye veya yapılan kapalı salon toplantılarında peşi sıra devam edecek "protestolara" kalmıştır.

Fakat bunu yapacak "cesaretleri" kalmamış. Çünkü, halka değil, "dışarıya" güveniyorlar; iki senedir ŞAMAROĞLANINA döndürülen TSK'nın sokağa çıkacak olan tanklarının tepesine çıkıp, önlerine geçip "kokteyl" atacak bacak kadar çocukların bile olduğunu BİLİYORLAR!

AKP de yapamıyor, protestoları İstiklal Caddesiyle kayıtlıyor, oysa, "polis devleti", "Nazilerin iktidara gelişi süreci" ile ilişkilendirilen AKP'nin devasa kitle gösterileri yapmasının sırası değil midir? Kontrolün "başkalarının" eline geçme korkusu ve kendi kitlesine bile güvenmeme psikolojisidir bunun sebebi.

Şu “hayat-memat” meselesine döndürülen referandum sürecinde bile, kayıkçı kavgası görüntüsünden kurtulunamamış, sadece parti başkanlarının mitingleri ile “idare “edilmeye çalışılmıyor mu? Nerede AKP ve CHP’nin “gençlik örgütleri”, niye kendi başlarına halkın arasında toplantılar, yürüyüşler tertib edemiyorlar?

Türkiye senelerdir işte bu İKİ KORKAK YAPININ ESERİ olarak bitkisel hayatda yaşatılıyor. Oysa "deniz bitti"...

Ne demiştiler?

"BİRLİKTE FETULAHI HALLEDELİM, ÇİCEĞİ SOLDURALIM, ASKERİ KISITLAYALIM!"

Gerçek şu ki, “SEN” bitirmez ve soldurmazsan, sen bitecek, solacak ve kısıtlanacaksın, hem de iki metre derinliğe, iki metre uzunluğu havi bir toprağın içinde. Erkek olan, sözünde durur! Erkeksen..! Halk arkanda olacaktır!

&&&

Her fani -şu veya bu şekilde- ölecek...

Ölmeyecek olan tek şey, Ölümü de Yaratan ve Ölümü de Yaratanın Yolunda Ölmeden Ölenler ve Fikir!

Necip Fazıl ölmedi!

Salih Mirzabeyoğlu da ölmeyecek!

Bunların haricindeki HERKES, ALLAHIN İNTİKAMI olarak -şu veya bu şekilde- ÖLDÜRÜLÜCEK!

Mirzabeyoğlu, Bolu’dan “ÖLÜM ODASI”nı yazmaya başladı ve bu bile çok şeyler anlatmalı!


http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/furkan-yazarlari/munir-oyunbozan/1105-oldurulecekler-listesi

1 yorum:

Adsız dedi ki...

beyin takviyesi lazım.